Söyleşi
Sema BAYAR
Prof. Dr. Muammer ERBAŞ:
“İnsanoğlu mükellef bir varlık olduğu için kendisinden ve fiziki çevresinden olduğu gibi bitkilerden ve hayvanlardan da sorumludur. Zira insanın yanlışları ve sorumsuzlukları, bitkilerin ve hayvanların yaşamına da zarar vermektedir.”
İnsanoğlunun doğumundan ölümüne kadar tüm hayatı boyunca etkileşim içerisinde olduğu çevre ile ilişkisi nedir ve nasıl olmalıdır? Çevre ahlakının Kur’ani temelleri nelerdir?
Allah Teala, Rabbü’l-âlemîn; pek çok âlem yaratmış. Bir âlem yaratmış ki, onun merkezinde insanoğlu; yani biz varız. İnsan, başlı başına müstakil otonom bir varlık değil. Bilakis önce dünyaya gelebilecek iyi bir anne-babaya ve aileye, sonra da içinde yaşayıp gelişebileceği düzgün bir sosyal ve fiziki çevreye muhtaç. İnsan, öncelikle hayat sahibi canlı bir varlık. Dolayısıyla insanın içine doğduğu ve yaşadığı çevrenin de onun yaşamına uygun olması gerekir. Bu noktada Kur’an, bizlere, öncelikle insanın ait olduğu âlemin kendi çapında tıpkı onun gibi canlı ve hareketli olduğunu bildirmektedir: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tespih eder. O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tespihini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır.” (İsra, 17/44)
İnsanın ait olduğu evrenin yapısını Kur’an bağlamında biraz açabilir miyiz?
İnsanoğlunun ait olduğu çevrenin, onun yapısına uygun olması gerekir. Bu noktada bizim ait olduğumuz evren dört temel maddeden oluşmaktadır: Toprak, su, hava ve ateş. Kur’an’a göre insan da öncelikle topraktan yaratılmıştır: “Sizi topraktan yaratması, O’nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz.” (Rum, 30/20) Su ile hayat bulmaktadır: “İnkâr edenler, … her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi?” (Enbiya, 21/30) Yaşamak için temiz havaya muhtaçtır: “O, yeryüzünü sizin ayaklarınızın altına serendir. Haydi, onun üzerinde yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin. Dönüş ancak O’nadır.” (Mülk, 67/15), “Allah, gökleri ve yeri yaratan, gökten yağmur indiren ve onunla size rızık olarak türlü meyveler çıkaran, emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri emrinize veren, nehirleri de hizmetinize sunandır.” (İbrahim, 14/32-33) ayetleri açıkça ortaya koymaktadır. Ve insanı canlı kılan vücut sıcaklığıdır: “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, … O’dur.” (Yunus, 10/5) Dolayısıyla insanoğlu bu âlemin (âlem-i kübra)gayrı değil bilakis aynı ve parçası (âlem-i suğra) olan bir varlıktır. Bu itibarla insan, içinde yaşadığı evrenin her bir unsuruyla ontolojik bir ilişkiye; yani yakın bir benzerliğe sahiptir.
İnsanoğlunun yaşadığı evrende bitkiler ve hayvanlar da mevcut. İnsanın bu varlıklarla ilişkisi hakkında ne söyleyebiliriz?
İnsanın beden itibarıyla bu evrene ait olduğunu söylemiştik. Aynı şekilde bitkiler ve hayvanlar da bu evrenin doğal bir parçası. Bu itibarla insan, bir yandan diğer canlılarla aynı evreni paylaşırken diğer yandan da tüm evrenin hizmetine sunulduğudur. Nitekim bir bebek üç-beş kilo olarak dünyaya geliyor. Daha sonra aldığı bitkisel ve hayvansal gıdalarla ağırlığı her geçen gün artıyor. Dolayısıyla insanoğlu çevresindeki bitki ve hayvanlara yabancı birer varlık olarak değil aynı evreni paylaştığı bir yakını gibi bakmalıdır. Öyle ki Yunus Emre, bu yakınlığı meşhur dizelerinde çok güzel dile getirmektedir:
Sordum sarı çiçeğe,
Annen baban var mıdır?
Çiçek eydür derviş baba,
Annem babam topraktır.
Sordum sarı çiçeğe,
Evlat kardeş var mıdır?
Çiçek eydür derviş baba,
Evlat kardeş yapraktır.
Bu noktada insanın ait olduğu çevre sadece maddi boyuttan ve varlıklardan mı ibarettir?
İnsanoğlu ilki maddi (beden), diğeri manevi (ruh) olmak üzere iki boyuta sahiptir: “Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!” (Secde, 32/9) Tıpkı insan gibi içinde yaşadığı çevrenin de maddi boyutunun yanı sıra bir de manevi boyutu bulunmaktadır. İnsanın duyularıyla algılayamadığı bu boyut, Kur’an’da gayb âlemi olarak adlandırılmakta ve ona ait şeytan, cin, melek vb. varlıklar hakkında bilgi verilmektedir: “O, görülen âlemi de görülmeyen âlemi de bilir; çok büyüktür, yücedir.” (Rad, 13/9) İnsanoğlu, bedeniyle nasıl bu evrenin bir parçasıysa, ruhuyla da gayb âleminin bir unsuru ve üyesidir. “De ki: İnsanların kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak sahip ve hâkimine) insanların İlâhına sığınırım!” (Nas, 114/1-6) İnsanoğlu niyetini düzgün tuttuğunda etrafı meleklerle dolar ve bunlar ona manevi güç verir. Niyetini bozduğunda ise devreye şeytan ve kötü cinler girerek insanın zihnini karıştırır ve kalbini bozar.
Kur’an’a göre insanoğlunun içinde yaşadığı gökler, yer ve ait olduğu çevredeki konumu nedir?
İnsanoğlu, bu evrende var olan diğer varlıklar gibi sıradan bir varlık değildir. Çünkü insan, akıl ve irade sahibidir. Bu itibarla ilk olarak Kur’an’da insanın, bu evrenin ve ait olduğu çevrenin halifesi olduğu ifade edilmiştir: “Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim.’ demişti.” (Bakara, 2/30) İnsanın halife olması, onun bu evrenin hâkimi ve Allah adına sorumlusu olması demektir. Şöyle ki insan sahip olduğu cüzi iradeyi kullanarak bu evrendeki yaşam şartlarını kendisi veya diğerleri için olumlu ya da olumsuz yönde etkileme ve değiştirme imkânına sahiptir. Diğer varlıklar ise böyle bir imkâna sahip olmadıkları için mevcut şartlara uymaya çalışırlar, aksi takdirde yok olup giderler.
Bu noktada ikinci olarak Kur’an’da karşımıza teshir kavramı çıkmaktadır: “Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.” (Hac, 22/65) Pek çok yerde zikredilen bu kavram, evrenin insanoğlunun rahat bir şekilde yaşamasına uygun bir şekilde yaratıldığını ve onun emrine amade kılındığını ifade etmektedir. Şöyle ki dünyanın mevcut yapısı ve konumu insan yaşamına en elverişli şekilde yaratılmıştır. Bunun ötesinde insan, sahip olduğu aklı ve cüzi iradeyi doğru yönde kullanarak yaşamını çok daha kolay ve rahat bir şekilde sürdürebilir. Örneğin güneşin dünyaya olan konumu, insanın doğal bir şekilde aydınlanmasına ve ısınmasına çok uygundur. İnsan, güneş enerjisinden istifade ederek kendisine geceleri de yetecek ilave ışık ve ısı üretme imkânına sahiptir.
Kur’an’a göre insanoğlu bu evrenin cüzi anlamda hâkimi ve sorumlusu ise, bu durumda evrendeki diğer varlıklarla nasıl bir ilişki içinde olmalıdır?
Bu bağlamda Kur’an’da karşımıza ilk olarak şükür kavramı çıkmaktadır: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (Bakara, 2/172) İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi, dünya üzerinde var olan bitki ve hayvanlara bağlıdır. Allah Teala, insanların yaşamını rahat bir şekilde sürdürebileceği miktarda ve nitelikte toprağı, suyu, havayı, ısıyı ve bitkiyi hiçbir bedel ve karşılık talep etmeden insanoğluna bahşetmiştir. Bu nedenle insanoğlunun öncelikle Rabbine bu sonsuz lütfundan dolayı şükretmesi gerekir: “Allah’ın verdiği nimetleri sayacak olsanız bitiremezsiniz; doğrusu Allah bağışlar, merhamet eder.” (Nahl, 16/18)
İkinci olarak Kur’an’da karşımıza emanet kavramı çıkmaktadır: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab, 33/72) Emanet kavramı, evrenin içindeki varlıklarla birlikte korunmasının insanoğluna verilmiş bir görev olduğunu ifade etmektedir. Şöyle ki Allah Teala’nın hâkim kıldığı ilahi yasalar gereği bu evrende doğal olarak işleyen bir yaşam vardır. Bu bağlamda vakti gelince rüzgârlar eser, yağmurlar yağar, ekinler biter, koyunlar yavrular… İnsanoğluna düşen görev ve sorumluluk, söz konusu ilahi kaynaklı işleyişe sahip çıkması, onu Allah’ın rızası ve kendi faydası için koruyup kollamasıdır. Zira bu düzende meydana gelecek sorunlar Allah’a değil doğrudan insana ve diğer varlıklara zarar verecektir: “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat çıkar; Allah da belki dönerler diye yaptıklarının bir kısmını böylece kendilerine tattırır.” (Rum, 30/41)
İlgili ayetikerimelerde insanoğlunun emrine ve hizmetine sadece bu evrenin değil bilakis bu evrende yaşayan diğer canlıların da verildiği ifade edilmektedir: “Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek yapılanları yaratan O’dur. Allah’ın size verdiği rızıktan yiyin, şeytanın ardına düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır.” (En’am, 6/142) Bu bağlamda bitkiler ve hayvanlar, akıl ve irade sahibi olmadıkları için bir sorumluluğa sahip değildir. İnsanoğlu ise, mükellef bir varlık olduğu için kendisinden ve fiziki çevresinden olduğu gibi bitkilerden ve hayvanlardan da sorumludur. Zira insanın yanlışları ve sorumsuzlukları, bitkilerin ve hayvanların yaşamına da zarar vermektedir. Bu noktada şu ayetikerime çok dikkat çekicidir: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.” (En’am, 6/38)
Kur’an’da öngörülen ilişki çerçevesince modern dönemde insanoğlunun evrenle ve çevreyle olan ilişkisini kısaca değerlendirebilir misiniz?
Modern dönemde insanoğlu, aydınlanma ve sanayi devrimiyle atılım yaparak teknolojik imkânlar açısından gelişme göstermiştir. Buna bağlı olarak insanlığa çevre dâhil her konuda güzel vaatlerde bulunmuştur. Bununla birlikte bu dönemde insanlık adına ciddi sorunlar yaşandığı gibi, çevre konusunda da büyük felaketler yaşanmış ve yaşanmaya devam etmektedir. Maalesef Batı medeniyeti, aşırı hırsı, bencilliği ve doyumsuzluğu nedeniyle toprağı zehirlemiş, su kaynaklarını tahrip etmiş, havayı kirletmiş ve enerji kaynaklarını tüketmiştir. Günümüzde konuşulan küresel ısınma olgusu bunun somut örneğidir. Buna ilaveten bilinçsiz kesimler ve sorumsuz orman yangınlarıyla dünyanın bitki örtüsü tahrip olup zarar görmüş, doğal yaşam alanlarını ve imkânlarını kaybeden pek çok hayvan türünün de nesli tükenmiştir. Örneğin; son yüzyılda insan faaliyetleri ve iklim değişikliği nedeniyle 400’den fazla omurgalı türünün nesli tükendiği, şayet önlem alınmazsa önümüzdeki yirmi yılda 500’den fazla türün daha yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirtilmektedir. (https://earth.org/sixth-mass-extinction-of-wildlife-accelerating/)
Netice itibarıyla Kur’an’a göre ideal bir insan-çevre ilişkisi tesis edebilmek için ne yapmamız gerekir?
Bunun için çocuklarımıza öncelikle hak kavramını doğru bir şekilde öğretmemiz gerekir. Müslüman, hak olan Allah Teala’ya inanır ve bunun gereği olarak hakkı ve hukuku gözetir. Bizi yoktan var eden Rabbimizin ve dünyaya getirip büyüten anne babamızın nasıl üzerimizde hakkı varsa aynı şekilde besiniyle, suyuyla, havasıyla ve ısısıyla bize yaşam ortamı sağlayan çevremizin de hakkı vardır. Bize yaraşan şey, evrendeki canlı cansız bütün varlıklara saygı duymak, onları koruyup gözetmek, Allah’ın koyduğu dengeyi bozmamaktır. “Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahman, 55/7-8)
Hak’tan sapmak aşırılık; yani israftır. Kur’an’da Müslümanlar her türlü aşırılıktan sakındırılmıştır. Bu bağlamda doğadan ve mevcut bütün varlıklardan düzgün ve ölçülü bir şekilde istifade etmeli, aşırıya gitmemeliyiz. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin; yiyin için fakat israf etmeyin, çünkü Allah müsrifleri sevmez.” (A’raf, 7/31)
Son olarak dinimizde en yüce değer takvadır: “Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, takva sahibi olanınız; yani O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (Hucurat, 49/13) O hâlde Allah’a karşı takvalı olmak, onun bize verip emanet ettiği şeylere karşı duyarlı ve saygılı olmamızı gerektirir. Emanet bilinciyle duyarlı olmamız gerekenlerin başında da çevremiz ve aynı dünyayı paylaştığımız diğer varlıklar gelmektedir: “Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.” (A’raf, 7/56)