Prof. Dr. Hayati HÖKELEKLİ
“Nebevi öğretiyi esas alan Müslüman kimliği, dışa dönük, aktif, ıslah edici, bireysel girişim gücü olan, toplumla olumlu ilişkiler sürdüren bir düzlemde gelişir.”


Söyleşi
Mahir KILINÇ

Peygamberimizle (s.a.s.) alakalı bir tema etrafında her yıl düzenlenen Mevlid-i Nebi haftasının bu yılki konusu “Peygamberimiz ve Şahsiyet İnşası” olarak belirlendi. Başkanlığımızca bu çerçevede bir dizi programlar tertip edilerek toplumda bir farkındalık oluşturulması hedeflenmektedir. Mevlid-i Nebi geleneği ve yansımaları hakkında neler söylersiniz?
Gerek bireysel gerekse toplumsal hayatımızda, diğer zamanlara kıyasla daha önemli, değerli, kutsal kabul edilen zaman ve hadiseler vardır. Böylesi zamanların ve hadiselerin değerini yüceltmek, hatırasını kalıcı kılmak için çeşitli merasim ve törenlere başvurulur. Böylece, insani ve dinî değerlerimiz bu törenler vasıtasıyla kendilerini yenileme ve gücünü pekiştirme fırsatı bulurlar. Bu değerlere olan bağlılığımız, coşkulu ve manevi zevk yoğunluklu bir deneyime dönüşür. Aynı inanç ve değerleri paylaşan kimseler arasındaki birlik, bütünlük bilinci zirveye ulaşır.
Peygamber Efendimizin dünyayı teşrifi, biz Müslümanlar açısından dünyanın en önemli olaylarından birisidir; çünkü o tüm yaratılmışların en üstünü, en mükemmeli, inananların tamamı için en ideal örnek ve en güzel rol model (numune-i imtisal; üsvetün hasenetün), ahlaki ve insani değerleri eksiksiz ve kusursuz olarak kendinde toplayan kâmil insandır. Ayrıca, peygamberlerin sonuncusu (hatemü’l- enbiya), Allah’ın insanlara vahyettiği son dinin tebliğ ve temsilcisidir. Böyle bir mükemmel şahsiyetin varlığı ile sevinmek, övünmek, onun hatırasını yaşamak ve yaşatmak, insanlığa getirdiği değerleri yüceltmek için törenler, kutlamalar yapmak son derece anlamlı ve güzel bir uygulamadır. Tarih boyunca Müslümanlar bu hatırayı canlı tutma ve gelecek nesillere aktarma gayreti içerisinde oldular. Günümüzdeki kutlamalar da bunun bir uzantısıdır.
Şahsiyet inşasında kuşku yok ki en temel dinamik imandır. Bir Müslümanın Allah’ın koyduğu hayat nizamı çerçevesinde kimlik kazanabilmesinde, şahsiyetini inşa edebilmesinde imanın rolü nedir? İmansız bir şahsiyet inşası mümkün müdür?
Şahsiyet ya da kişilik; bir insanı tanımlayan, onun kendine özgü yapısı fakat bir ölçüde gelişim ve değişime de açık tüm özellikler, yetenekler, ilişkiler bütünüdür. İnsan şahsiyeti, kalıtım yoluyla ana-babadan tevarüs eden yetenek ve eğilimler ile içinde yetiştiğimiz çevresel ortamın etkileşimine bağlı olarak yapı ve biçim kazanır.
Şahsiyet; huy, mizaç ve yetenek ile karakter, benlik ve kimlik gibi unsurlardan oluşan iç içe geçmiş girift bir yapıdır. Bunlardan birinci gruptakiler genel olarak doğuştandır; ikincileri ise, çevre ile kurulan ilişki ve iletişimle şekillenir. Ayrıca insanın kişiliği; duyu, duygu, düşünce, sezgi, vicdan, irade gibi birçok psikolojik işlevi bünyesinde taşır. Din, insan hayatında hem doğuştan fıtri bir yetenek ve eğilim hem de toplumda yerleşik ve yapılaşmış bir gelenek, cemaat, kurum ve kültür olarak kendisini gösterir. Fıtrat hadisinde de çok net olarak dile getirildiği gibi her insan doğuştan inanmaya, Allah’ı tanıma ve bağlanmaya yatkın olarak dünyaya gelir. Fakat hangi din ve inanç geleneğine bağlı olarak kişiliğini ve kimliğini geliştireceği, içinde yetiştiği (başta ana baba, aile olmak üzere) çevresel ortama bağlıdır.
Din, fıtri olduğu kadar toplumsal bir zorunluluktur; şimdiye kadar ilimsiz, sanatsız, felsefesiz birçok toplum olmuştur ama dinsiz bir toplumun varlığına rastlanmamıştır. Şahsiyetin sağlıklı bir yapılanması için onu oluşturan tüm unsurları bir arada, uyumlu şekilde bütünleştirecek bir merkeze ihtiyaç vardır. İnsanın yönünü tayin edecek bir amaç, niçin yaşadığını kendisine haber veren bir anlam sistemi, neyi tercih edip neyi reddetmesi ve uzak durması gerektiğini telkin eden bir değerler sistemi, nasıl bir insan modeline göre kimlik ve benlik geliştirmesi gerektiğini gösteren rol modelleri, dünyada ve toplumdaki yerini ve görevlerini açıklayan bir dünya görüşü veya ideoloji olmadan, kişilik tam bir yapı kazanamaz. Dolayısıyla din insanın anlam, amaç, kimlik, değer, dünya görüşü ihtiyacı açısından şahsiyet oluşumunda en önemli kurucu faktör olarak görev yapar.
“Ey müminlerin annesi, bana Resulüllah’ın ahlakını anlatır mısın?” diye soran bir kişiye, Hz. Aişe validemiz: “Sen Kur’an okumuyor musun? Onun ahlakı Kur’an’dı.” (Ebu Davud, Tatavvu, 26.) diyerek şahsiyetin inşasında Kur’an-ı Kerim’i işaret etmişti. Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in başta Peygamberimiz olmak üzere tüm Müslümanlara şahsiyet inşasında sunmuş olduğu güzel insan modeli nedir? Ayetlerde bundan nasıl bahsedilmektedir?
“İyi insan, iyi vatandaş” yetiştirmek dinî ya da toplumsal sistemlerin temel amacıdır. Bu da iki şekilde gerçekleşir: Hangi davranışların iyi hangilerinin kötü olduğunu açıklayan kurallar ve değerler, bunların canlı uygulayıcısı ve şahsiyetinde temsil edici örnekler. Kutsal kitabımız, ahlaki ve insani olarak “iyi” olan nitelik ve davranışları çok açık şekilde dile getirmiştir. Peygamber Efendimiz de bu kural ve değerleri hayatın her alanında kendi yaşantı ve davranışlarında ortaya koymuştur. Dinî anlamda iyi olan vasıflar, ilahi sıfatların insandaki bir yansımasından ibarettir. Tüm iyilik ve güzelliğin kaynağı Yüce Allah’tır; insanın da ahlaki olarak erdemli bir kimse olabilmesi, bu sıfatları kendi şahsiyetinde gerçekleştirip yansıtmasına bağlıdır. Yani bazı tasavvuf erbabının dile getirdiği gibi “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak” söz konusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimizden, “Sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4.) diye bahsedilir. Bu büyük ahlakı oluşturan nitelikler de “aziz”, “rauf”, “rahim” (Tevbe, 9/128.); “şahid” (Bakara, 2/43.); “kerim” (Hakka, 69/40.); “şekur” (İsra, 17/3.); “veli” (Ahzab, 33/6.); “hadi” (Şura, 42/52.) gibi Allah’ ait isim ve sıfatlar olarak zikredilir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) “Her doğan fıtrat üzere doğar, sonra annesi babası onu Yahudi yahut Hristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhari, Tefsir, (Rum) 2; Müslim, Kader, 22.) buyurarak insan gelişiminde ailenin, eğitimin ve çevrenin önemine dikkatleri çekmektedir. Mümin kişi, bahsedilen bu dış faktörlerden nasıl etkilenmektedir, şahsiyet inşasında başka etkenler de var mıdır?
Yukarıda belirttiğimiz gibi, insanların kişilik gelişiminde fıtri özellik ve yetenekler kadar çevresel ortamın da belirleyici etkisi vardır; insan yavrusu hangi din ve inanç sisteminin içine doğarsa kimliği ve kişiliği ona göre şekillenir. İnsan gelişimi için bu genel bir kural olmakla birlikte istisnai de olsa bazı kimseler, kendi aile ve toplum çevresinde buldukları inanç ve değerleri yetersiz ve tatminsiz bularak; bunları eleştirip reddedebilir. Ya da içinde yetiştiği ortamda yerleşik olan farklı kültür ve inanç geleneklerine yönelebilir. Özellikle günümüz çoğulcu ve açık toplumlarında yaşayan gençler, dinî ya da seküler çok farklı inanç, dünya görüşü, cemaat ve grup ile karşılaşabiliyorlar. Bunlardan öğrendiklerini kendilerininkiyle karşılaştırıyorlar. Bazı durumlarında bu haberdarlık ve karşılaşma onların dinî tercihlerinde bir değişime yol açabiliyor. Yani seçme özgürlüğü ve seçenek bolluğu olduğu ortamlarda dinî değişim ve dönüşümler kaçınılmaz oluyor. Bunun dışında fıtrata aykırı, tevhid inancı ve değerleriyle çelişen, ahlaki olarak yozlaşmış çevresel ortamlarda, akl-ı selim ya da fıtrat-ı selim sahibi kimseler, kendi bireysel yönelim ve çabalarıyla, içinde yetiştikleri seküler ve pagan kültürün telkin ettiği inanç ve değerler dışında kendilerine özgü “tevhidci” bir inanç modeli geliştirebiliyor. Kur’an-ı Kerim’de Enam suresinin 76-79. ayetlerinde zikredilen Hz. İbrahim’in fıtri dinî deneyim süreci ve aşamaları bunun bir örneğidir. Peygamber Efendimizin de “Cahiliye” olarak adlandırılan bir toplumda, henüz kendisine peygamberlik görevi tevdi edilmeden çok önceleri toplumundan bir kopma ve inziva dönemi yaşadığını hatırlamak gerekir. Günümüzde de benzeri deneyimleri yaşayan az sayıda da olsa insanların olduğu bir gerçek.
“Andolsun ki Allah’ın Resulünde sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) ayeti çerçevesinde bir Müslümanın şahsiyet, kimlik ve kulluk şuurunun oluşmasında Hz. Peygamberin öneminden ve onun eşsiz örnekliğinden söz edebilir misiniz?
Psikoloji bilimine göre, bir insanın kişiliğinin en üst seviyede gelişmesi ve olgun bir duruma gelebilmesi için tüm varlık alanlarında deneyim kazanması gerekir. Peygamber Efendimizin örnekliğinin en belirgin vasfı, hayatın tüm varlık alanlarında aktif olarak yer almış olmasıdır. Peygamber Efendimiz; Allah ile ilişkiler, ibadet ve maneviyat alanında bize rehber olduğu kadar aile, komşuluk, ticaret, siyaset, uluslararası ilişkiler, iktisat, savaş-barış, liderlik vb. dünyevi ve toplumsal konularda da davranış örnekleri ortaya koymuştur. Yani o, dinî olduğu kadar dünyevi yaşamımızda da örnek ve modeldir. O, yaşadığı dünyanın ve zamanın tüm tarihsel, siyasal ve toplumsal olaylarında aktif olarak rol oynamıştır. Böylece nebevi öğretiyi esas alan Müslüman kimliği, dışa dönük, aktif, ıslah edici, bireysel girişim gücü olan, toplumla olumlu ilişkiler sürdüren bir düzlemde gelişmiştir. Toplumdan kopuk, münzevi, nemelazımcı, içekapanık, kaderci, aşırı mistik kişilik yapılanmaları, Efendimizin örnekliğine aykırı ve uzak anlayışların ürünü olagelmiştir.
Hayatın her alanında faydalı pek çok şeyi ashabına öğreten Peygamber Efendimizin: “Ben size, bir babanın evladına öğrettiği gibi öğretiyorum.” (İbn Mace, Taharet, 16.) sözlerinden inşa edici rolünün de olduğunu anlıyoruz. Hz. Peygamber, kötülüğe batmış bir toplumdan insanlığa örnek olacak yeni bir toplum inşa etmişti. Bireyden topluma inşa süreci hakkında neler söylersiniz?
Güçlü bir toplum, kaliteli bireylere ihtiyaç duyar. Başka bir deyişle; bir toplumun kalitesi, onu oluşturan bireylerin kişilik ve karakterinin kalitesine bağlıdır. Toplumu geleceğe taşıyacak olanlar da çocuk ve gençlerdir. Çocuk ve gençlerin eğitim ve öğretimine önem vermeyen toplumlar gerilemeye mahkûmdur. Efendimizin insan yetiştirme modelinde, çocuk ve gençlerle ilişkisi özel bir önem taşır. Onların üzerine titremesi ve büyük değer vermesi, Müslümanların geleceğini güven ve emniyet altına alma girişimi olarak anlam kazanır. Gençler idealisttir; adaletli bir toplum ve dünya özlemi içerisinde arayış ve çaba göstermeye eğilimlidir. Bu gençler, toplumsal standartların iyileştirilmesi ve insan kalitesinin yükseltilmesi uğruna kendilerini adamaya hazırdır. Efendimiz de kendi dönemindeki gençlere, yetenekleri doğrultusunda sorumluluklar verdi, onları cesaretlendirdi ve teşvik etti. Yaşları gereği yapabilecekleri bazı aşırılıklarını müsamaha ile karşılayarak onları ikna edici, vicdanlarını harekete geçirici bir yöntemle kişiliklerinin olgunlaşmasına yardımcı oldu.
“Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabıdır. Rehberliğin en güzeli Muhammed’in rehberliğidir.” (Nesai, İdeyn, 22.) sözleri uyarınca hız ve haz çağındaki insanlık, şahsiyetini ve kimliğini korumak için neler yapmalıdır? Modern zamanlarda mümin karakteri ahlak bakımından ne gibi etkilere maruz kalmaktadır?
Çok zor bir zamanda, ahir zamanda yaşıyoruz. Seküler popüler kültürün evrenselleştirici ve tek tipleştirici etkileri altında yaşam süren küçük-büyük tüm Müslümanların büyük bir meydan okumayla karşı karşıya oldukları bir gerçek. Bu durumda bir kısım insanlarda “din yorgunluğu”, hatta “din bezginliği” denebilecek durumlar gelişiyor. Kutsala olan duyarlılık zayıflıyor; ilahi öğretilerin sesi duyulmaz oluyor. İnanç değerleri ile ahlakı değerleri arasında büyük bir boşluk oluşuyor. Bir başka deyişle, inançlarımız değer üretemez hâle geliyor. Kişilik bölünmesi ya da “melez desenler” içerisinde vücut bulan yapılar gelişiyor.
Bu durumda, inanç safiyetini ve ahlaki sağlamlığı korumanın iki yolu var gibi gözüküyor. Birincisi; içinde yaşadığımız seküler dünyanın değer ve uygulamalarına karşı protest, eleştirici, sorgulayıcı bir tutum geliştirmek. Bunun için de çok yönlü okumalarla zamanımızın postmodern ruhunu, transhümanizmin sapkınlıklarını iyi analiz edip, sonuçlarının insanlığı ne gibi tehlikeli sonuçlara götürebileceğini açıkça kavrayıp, anlamak. Bu kavrayış istikametinde her türlü mücadeleyi, etkinliği, çabayı ortaya koymak. Alternatif bir kültür ve kendi değerlerimize uygun yaşam alanları oluşturmak için geleceği planlamak ve nihai planda yeni bir medeniyet projesi üretmek.
İkincisi ise; toplumdan uzaklaşıp kendi içinde bir getto oluşturmak suretiyle dışa kapalı bir grup içinde psikolojik güvenimizi, -ne ölçüde olabilirse- özgün dinî kimliğimizi korumaya çalışmak.
Günümüz Müslümanları bu iki yolu da deniyor gibi gözüküyor. Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere: “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar.” (İsra, 17/84.) Fakat her durumda Asr suresinde bize telkin edilen davranış tarzının çok önemli olduğunu düşünüyorum: İmanımıza sahip çıkmak, iyi ameller işlemeyi sürdürmek; hakkı ve sabrı tavsiye etmek.


Öz Geçmiş
Prof. Dr. Hayati Hökelekli, 1951’de Yozgat’ta doğdu. İlahiyat öğrenimini 1975 yılında Kayseri’de tamamladı. Kısa bir süre MEB’e bağlı olarak öğretmenlik yaptıktan sonra 1977’de Bursa’da Din Psikolojisi Araştırma Görevlisi olarak akademik hayata başladı. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde sürdürdüğü görevi esnasında “Ergenlik Çağı Gençlerinin Dinî Gelişimi” konulu çalışmasıyla 1983’te doktor ünvanını aldı. 1988’de doçent, 1995’te profesör oldu. 2018 yılında emekli oldu. İstanbul Aydın Üniversitesi Psikoloji Bölümünde 2023 yılına kadar görevini sürdürdü ve aynı zamanda İbn Haldun Üniversitesinde dersler verdi.
Yayınlanmış bazı çalışmaları şunlardır:
Din Psikolojisi, Gençlik, Din ve Değerler Psikolojisi (edt. ve bölüm), Ölüm, Ölüm Ötesi Psikolojisi ve Din, Psikolojiye Giriş, İslam Psikolojisi Yazıları, Çocuk, Genç, Aile Psikolojisi ve Din, Din Psikolojisine Giriş, İslam’a Giriş ( edt. ve bölüm)…