İNSANLIĞA ŞAHİT BİR ÜMMET

Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri


Yüce dinimiz İslam, geçmişten geleceğe bütün insanlığın ihtiyacı olan güven ve adaletin, barış ve merhametin, huzur ve sükûnetin kodlarını bünyesinde barındıran evrensel bir hayat nizamıdır. Bu eşsiz nizamın temel kaynağı olan Kur’an ise bir hidayet rehberi, hakikat kılavuzu; iman ve hayat kitabıdır. Kur’an’ın gönderiliş gayesi, insanları cehaletin ve zulmün karanlıklardan ilmin ve irfanın aydınlığına çıkarmak, dünya ve ahiret saadetine ulaştırmaktır. Bu ulvi gaye, ancak ona inanmak ve onun getirdiği hakikatler doğrultusunda yaşamakla gerçeklik bulur. Nitekim teorik ve pratik boyutuyla bu gerçek, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in hayatında aynıyla vuku bulmuştur.
Kur’an’ı yaşanan bir hayata dönüştüren Resul-i Ekrem (s.a.s.), her türlü kötülük ve olumsuzluğun doruğa ulaştığı, insan onur ve haysiyetinin hiçe sayıldığı bir cahiliye toplumundan vahyin rehberliğinde tüm insanlığın gıpta edeceği bir toplum ve medeniyet inşa etmiştir. Onun örnekliğinde teşekkül eden ve kıyamete dek kaim olacak bir ümmetin nüvesini teşkil eden bu toplum, Kur’an’la hayat bulmuş, onun ahkâm ve ahlakı üzere ideal bir dünya kurmuştur. Zor ve sıkıntılı zamanlarda Kur’an’ı en büyük dayanak ve motivasyon kaynağı bilen, onu okumayı, anlamayı ve onun hikmet yüklü mesajlarını hayata taşımayı en büyük gaye edinen ilk Müslümanlar, bu sayede çeyrek asır bile sayılmayacak kısa bir süre içinde dönemin imparatorlukları ile boy ölçüşebilecek konuma ve kudrete ulaşmıştır. Bu tarihi hakikat, Sevgili Peygamberimizin, “Allah şu Kur’an’la bazı kavimleri yükseltir; bazılarını da alçaltır.” (Müslim, Müsafirin, 269.) sözünün açık bir tecellisidir.
Hiç şüphesiz yer başka yerlere, gökler de başka göklere dönüştürüleceği güne (İbrahim, 14/48.) kadar Kur’an’ın nuru insanlığın yolunu ve ufkunu aydınlatmaya devam edecektir. Ancak fert ve toplumların Kur’an’ın rehberliğinden istifade edebilmesi için öncelikle onun çağrısına kulak vermesi gerekir. Kur’an’ın neye ve niçin çağırdığını bilmesi gerekir. Bu gözle Kur’an’a baktığımızda onun evrensel çağrısının özünü inanç, ibadet ve ahlak boyutuyla tevhid inancının oluşturduğunu müşahede ediyoruz. Bu çağrının doğru anlaşılması, ilahi mesajların hayat bulması ve tevhidin en güzel şekilde yaşanması hususunda öne çıkan unsurun da nübüvvet makamı olduğunu görüyoruz. Hatta nübüvvet makamı, tevhidin fikrî, amelî ve ahlaki boyutta vücut bulmasını sağlayacak olan bir hayatın nirengi noktasını oluşturmaktadır. Hz. Peygamber’e tabi olup itaat etmenin Allah’a itaat etmek olduğunu beyan eden pek çok ayette bu gerçeği açıkça görmek mümkündür. (Âl-i İmran, 3/31-32; Nisa, 4/80.)
Bilinmelidir ki Hz. Peygamber’e tabi olmak, onun tebliğ ettiği tevhid inancını ve Kur’an’ı hayata dönüştüren sünnetini bütün boyutlarıyla benimsemeyi mündemiç bir eylemdir. Diğer bir ifadeyle bu eylem, insanı Kur’an’ın rahmet iklimiyle buluşturacak, hikmet derinliklerine muttali kılacak ve nihayetinde söz, tutum ve davranışlarına istikamet kazandırarak huzur ve güven dolu bir hayata ulaştıracak yolculuğun ilk adımıdır. Nitekim Cenab-ı Hak, peygambere inanmayı, tabi olmayı ve itaat etmeyi tevhid dini İslam’ın vazgeçilemez şartı olarak beyan etmektedir. Bu bağlamda, “Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi vasat bir ümmet yaptık.” (Bakara, 2/143.) ayeti, Hz. Peygamber ile Müslümanlar arasındaki ilişkinin önemini ve amacını göstermesi bakımından son derece anlamlıdır. Bir yönüyle nübüvvetin İslam inancındaki yerini belirginleştiren bu ayet, aynı zamanda Müslüman şahsiyetine ve İslam toplumunun keyfiyetine dair iki önemli hususa da dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi İslam ümmetinin ayırıcı vasfını belirten vasat ümmet terkibi, ikincisi ise Müslümanların diğer insanlar karşısındaki mümtaz konumunu ifade eden şahitlik kavramıdır.
Sözlükte “dengeli ve hayırlı olma, hayırlısını seçme” (İbn Manzur, Lisanü’-l Arab) anlamına gelen “vasat” kelimesi, “ümmet” kelimesiyle terkip hâlinde kullanıldığında mutedil bir topluma işaret etmektedir. Bu toplum ki inancında, ibadetinde, ahlakında, her türlü tutum ve davranışlarında ifrat ve tefritten korunarak doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran, tutarlı, ölçülü, insaflı, sağduyulu ve uyumlu bir toplumdur. Hem maddi ve bedensel tutkulara kapılıp zevk ve sefahate dalmaktan hem de beşerî ve dünyevi ihtiyaçları büsbütün reddederek bir tür ruhbanlık hayatına kaptırmaktan kendini koruyarak dünya-ahiret dengesinde yaşayan bir toplumdur. Bu toplum, insanların en hayırlısı Hz. Muhammed’e ümmet olma şerefine nail olmuş numune-i imtisal bir toplumdur. Cenab-ı Hak, bu toplumun kimliğini ve varoluş gayesini Kur’an-ı Kerim’de, “O sizi seçti ve size din konusunda hiçbir güçlük yüklemedi; tıpkı ceddiniz İbrahim’in dininde olduğu gibi. O size hem daha önce hem de bu Kur’an’da ‘Müslümanlar’ adını verdi ki peygamber size şahitlik (ve örneklik) etsin, siz de insanlara şahitlik (ve örneklik) edesiniz.” (Hac, 22/78.) fermanıyla tescil etmiştir.
Kur’an’ın “vasat ümmet” nitelemesiyle sıkı ilişkisi bulunan şahitlik kavramı ise İslam ümmetinin diğer toplumlar karşısındaki misyonunu ortaya koymaktadır. Yaygın anlamıyla şahit, şehadetine müracaat edilen ve önemli bir meseleyle alakalı örnek/delil olan kimse demektir. Allah bu ümmeti, İslam’ın ilke ve ölçüleri ekseninde oluşan inanç ve düşünce dünyalarıyla, güzel ahlak ve yaşayışlarıyla bir delil kılmış; din ve dünya işlerinde her türlü aşırılıklardan uzak, adaletli ve dengeli bir ümmet yapmıştır. Bu bakımdan İslam ümmeti, her konuda mutedil duruşuyla üstün insanlığın ne olduğunu gösteren ve nasıl olması gerektiğine dair delil değeri taşıyan örnek bir toplumdur. İnançta, ibadette, ticarette, siyasette, sanatta, sosyal ilişkilerde ve hayata dair her alanda benimsediği söz konusu dengeli tavır, İslam ümmetinin şahitliğinin temelini oluşturmaktadır. Bununla birlikte şahitlik kavramı, Müslümanlara yüklenen önemli bir sorumluluğa da vurgu yapmaktadır. Esasen şahitlik, bir farkındalık ve duyarlılıktır. Şahit olmak, sorumlu olmak, inisiyatif almak, zamanın nabzını tutmaktır. Bu itibarla Müslüman, yakın çevresi başta olmak üzere ülkesinde, bölgesinde ve tüm dünyada olup bitenlere karşı duyarsız kalamaz. Hz. Peygamberin, “… Siz Allah’ın yeryüzündeki şahitlerisiniz.” (Buhari, Cenaiz, 85; Müslim, Cenaiz, 60.) sözüne muhatap olmanın bilinciyle hayatın her alanında aktif bir şekilde varlık göstermenin, adaleti, hakkaniyeti, hukuku tesis ve böylece tüm insanlığın iyiliğini temin etmenin gayreti içinde olur.
Diğer taraftan Yüce Allah, İslam ümmetinin insanlığa şahitliğini, Resulüllah’ın bu ümmete şahitliğine bağlamıştır. Zira o, yaratıcıya mutlak teslimiyet ve itaatin, mahlûkata engin şefkat ve merhametin en büyük temsilcisidir. Bütün boyutlarıyla her türlü iyiliğin ve güzelliğin zirvesi; erdemli ve üstün insanlığın en güzel örneğidir. Cenab-ı Hak bu hususu, “İçinizden Allah’ın lütfuna ve ahiret gününe umut bağlayanlar, Allah’ı çokça ananlar için hiç şüphe yok ki Resulüllah’ta güzel bir örneklik vardır.” (Ahzab, 33/21.) ayetiyle tebcil etmiştir. Dolayısıyla Müslümanlar, Allah’ın “vasat ümmet” övgüsüne mazhar olma izzetini ancak Hz. Peygamber’in şahitliğinde/örnekliğinde yol yürüdüğü sürece koruyabilecektir.
Ne var ki küresel emperyalizmin bütün dünyayı etkisi altına aldığı son birkaç asırdır yaşanan siyasi, iktisadi ve sosyal travmalar sebebiyle Müslümanların ümmet bilinci ciddi yaralar almış; İslam dünyası, Kur’an’ın taltif ettiği itidalden ve insanlığa şahitlik misyonundan hayli uzak bir görünüme bürünmüştür. Bu durum, geçmişte vakur duruşuyla milletlere rol model olmuş, cesaret ve ferasetiyle tarihin seyrini değiştirmiş bir ümmet için büyük bir trajedidir. Bu vahim tablo, aslında Kur’an’ın rehberliğinden, toplumu dönüştürücü gücünden ve Resulüllah’ın örnekliğinden hakkıyla istifade edilemediğini göstermektedir. Zira Kur’an’ın çokça okunduğu fakat iman, amel ve gaye boyutunun, Müslümanlara fikir, ufuk ve aksiyon kazandıran yönünün ihmal edildiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Nüfusu iki milyara yükseldiği hâlde nüfuzu âdeta sıfıra inen İslam dünyasının bugünkü manzarasını biraz da bu açıdan ele almak gerekir.
Böyle bir konjonktürde bütün İslam dünyasını vasat ümmet ve şahit toplum hâline getirmek kolay olmayabilir. Fakat bu niteliklerde bir toplumun yeniden bir nüvesini oluşturmak kesinlikle gerçekçi ve ideal bir hedeftir. Kaldı ki iman, teslimiyet ve güzel ahlak açısından yeniden dünyaya örnek olacak bir toplum modeli ortaya koymak, Müslümanlar için kulluk sorumluluğu olduğu kadar, zulmün, adaletsizliğin ve ahlaksızlığın hayatı kuşattığı bu bunalımlar çağında tüm insanlık için de en acil ihtiyaçtır. Yapılması gereken, Resulüllah’ın örnekliğinde herkesin kendi hayatını büsbütün Kur’an’ın hakikatleriyle, inanç, ibadet ve ahlak ilkeleriyle buluşturmasıdır. Bu doğrultuda ihlas, samimiyet ve gayretle yola revan olanlar, tıpkı asr-ı saadette olduğu gibi Allah’ın kudretini, inayetini ve rahmetini daima yanlarında bulacaklardır.