MÜSLÜMANA KÂFİR DENİLİR Mİ?

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

Hocam kafama takıldı, bir Müslümana kâfir denilir mi? Bir kişi ne zaman kâfir olur? Bir kişinin Müslümanlığına veya kâfirliğine başkaları karar verebilir mi? Müslümanın duruşu ne olmalıdır? Ehl-i Sünnetin bu hususta tutumu ve konumu nedir?
Sorulara bakıldığında problem çok büyük. Ancak problemleri biraz da bizler büyütüyoruz. Önce büyütüyoruz, sonra altında kalıyoruz. Bu konuda “İlahi kitabın hükmü, Hz. Peygamber’in sünneti, sahabenin uygulaması nedir?” diye düşünmüyoruz. Geçmişteki kutuplaşmaların ortaya çıkarttığı büyük fitneleri ve meydana getirdiği hasarları görmüyoruz. Yine ve yeni bir kutuplaşmaya kendimizi ve inancımızı kurban ediyoruz.
Hocam siz kutuplaşmaya gittiniz, benim sorum “Müslümana kâfir denilir mi?”
Bendeniz “Müslümana kâfir demenin” vahim sonucunu söyleyip tehlikenin boyutunu göstermeye çalışıyorum. Sorunuza gelince, buna net cevap şudur: Kendisi kabul ve ilan etmedikçe hiçbir Müslümana kâfir denilemez. Hiç kimsenin de bir mümine kâfir deme hakkı ve yetkisi yoktur. (Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiyye, IV, 7-8.) Ulu orta ve gereği yokken bir kâfire “kâfir” demek de anlamsız hatta yakışıksızdır. Bu tavır kişileri İslam’dan ürkütmeye ve küfürlerini pekiştirmeye götürür. Hâlbuki bizim birincil görevimiz imana davettir. Ayrıca bizim kâfire “kâfir” demek gibi bir görevimiz yoktur. Bir kişi kâfirliğini inatla sürdürüyorsa ona kâfir demek “boşa nefes tüketmek” anlamına gelir. Böyle durumda “Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” (Kâfirun, 109/6.) deyip yolumuza devam etmek en doğru tutumdur.
Hocam bizim kastettiğimiz kendisini Müslüman kabul eden birisine kâfir denilmesi.
İşte bu ciddi bir sorun. Bunun bir yönü iftiraya, diğer yönü gaybı bilme iddiasına gider. Biz insanız ve gaybı bilemeyiz. Bırakın insanları, melekler ve cinler dahi gaybı bilmez. Nitekim melekler “Seni tenzih ederiz! Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.” diye itirafta bulunmuşlardır. (Bakara, 2/32.) Cinlerin gaybı bilmediğini de Hz. Süleyman (a.s.) kıssasında Yüce Allah net bir şekilde bildirmiştir. (Sebe, 34/14.) Bu bilgilerden hareketle İmam Ebu Hanife ve İmam Maturidi yazıcı meleklerin bile insanların kalbinden geçeni bilemeyeceklerini, onların yazdıklarının insanların söz ve fiillerinden ibaret olduğunu açıklamışlardır. (Ebu Hanife, el-Âlim ve’l-müteallim, s. 24; Maturidi, Te’vilatü’l-Kur’an, Mizan Yayınları, VII, 446.) İman, kalpte bulunduğuna göre Allah’tan başka hiç kimse bir kişinin mümin ya da kâfir olduğunu bilemez. Kişi ikrar ettiğinde yani imanını sözle açıkladığında ancak diğer insanlar haberdar olur. Bu şekilde ikrar eden kişiyi mümin kabul etmek de dinî bir görevdir. Çünkü biz zahire göre hüküm vermekle görevli ve yetkiliyiz. Nitekim Hz. Peygamber, Müslüman olduğunu söyleyen bir kişiyi öldürdüğü için Usame b. Zeyd’e çok kızmıştır. (Buhari, Meğazi, 45; Müslim, İman, 158.) Netice itibarıyla mümine kâfir demek, iftira ve bühtan kapsamına girer. Bu iftira ve bühtan ise hem bu dünyada hem öte dünyada söyleyenin boynuna dolanır. (Müslim, İman, 60.)
Peki, ameli imanın parçası kabul edenlere göre durum nedir?
Ameli, imanın parçası kabul eden Ehl-i Sünnet’in Ehl-i Hadis grubuna göre “iman amellere göre artar ve eksilir.” eğer kişide küçük de olsa bir amel varsa imanı var demektir. Örneğin bir kişi, kelime-i şehadeti getiriyorsa yani Allah’ın birliğini ve Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) peygamberliğini kabul ediyor ve söylüyorsa bu kişi mümindir, amellerinin azlığından dolayı kâfir denilemez, “imanı eksik” denilir. Bu kişi eğer “büyük günah” işlemişse fasık ismini alır. Fasık mümindir, öldüğünde cenaze namazı kılınır. Ancak imanın artmasını kabul edip eksilmesini kabul etmeyen Hariciler, ameldeki eksilmeyi ve günah işlemeyi küfür saymışlardır.
Bu yüzden mi Ehl-i Sünnet’in tamamı “Kıble ehli tekfir edilemez” ilkesini benimsemiştir?
Tam da öyle. Bir kişi Allah’ı ve Hz. Peygamber’i tanıyor, Kâbe’yi kıble olarak biliyorsa mümindir ve Müslümandır. Bid’at ehlinden olsa bile bu kişiye asla kâfir denilemez. Bu, Ehl-i Sünnetin övgüye layık ayırt edici özelliğidir. Buna göre Müslümana kâfir demek ehl-i bidat anlayışıdır. (Abdulkahir Bağdadi, el-Fark beyne’l-fırak, s. 282.) Ehl-i Sünnetin yol ve yöntemi Hz. Peygamber’in sahabilere öğrettiği ve onların da bize intikal ettirdikleri büyük ve değerli bir mirastır. Nitekim Hz. Peygamber’in terbiyesinden geçmiş olan sahabiler birbirleriyle tartışmışlar, kavga etmişler, hatta savaşmışlar ama asla birbirlerine kâfir dememişlerdir. Onlar, kardeşlerinin dinini ve imanını sorgulamaya kalkışmamışlardır. Bu aynı zamanda Yüce Allah’ın Rahmet Elçisine talimi ve talimatıdır.
Nasıl yani Hocam?
Hz. Peygamber’in münafıklara muamelesi bu konuda örnek tecrübedir. Bilindiği gibi münafıklık kalp işidir, kalbi de ancak Yüce Allah bilir. Hz. Peygamber münafıkların kim olduklarını ancak O’nun bildirmesiyle bilebilmiştir. Yüce Allah’ın müsaade etmemesi dolayısıyla da sır tutmakla maruf bir sahabi dışında hiç kimseye açıklamamıştır. Sahabiler de aldıkları terbiye gereği bu sırrı öğrenmenin peşine düşmemişlerdir. Hz. Peygamber’in kasıtlı olarak bir kişinin cenaze namazını kılmadığını gördüklerinde ancak onun münafık olduğunu anlamışlardır. Çünkü münafıkların cenaze namazını kılmak Hz. Peygamber’e yasaklanmıştır. Bunun birçok hikmeti vardır. En önemlisi kişinin ölene kadar iman etme hakkının bulunmasıdır. Buradan hareketle henüz ölmeden bir kâfir için küfür üzere öleceği de söylenemez. Çünkü ölmeden önce Müslüman olma ihtimali vardır. Kişinin akıbeti son nefesine göredir. Müslüman nezaketi, tüm insanlara karşı titiz ve ihtiyatlı davranmayı gerektirir. Bu tür bir davranış hem Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberlik kültürünü besler hem de inanmayanları İslam’a ısındırır. Bizim görevimiz ayrımcılık yapmak, nefret ettirmek, kaçırmak ve ötekileştirmek değil, tam tersine bütün insanların hidayete ermesi ve istikamet üzere yaşaması için çaba ve çalışma içinde olmaktır.
Bu olayın sahabeye yansıması nasıl olmuştur?
Sahabiler buradan aldığı terbiyeyle din ve iman konusunda birlik ve bütünlüklerini korumuşlardır. Dünya hayatının getirdiği çekişme ve çatışma ortamında bile din ve imanlarını tartışmaya açmamışlardır. Nitekim üçüncü halife Hz. Osman’ın şehit edilmesi sonucu meydana gelen Cemel ve Sıffin savaşlarında hiçbir taraf bir diğerine kâfir demek şöyle dursun, iman noktasından birbirlerini sorgulamamışlardır. Buradaki örneğimiz başta Hz. Ali olmak üzere olayların içinde yer alan Hz. Aişe, Hz. Zeyd,
Hz. Talha ve Hz. Abdullah b. Abbas gibi âlim sahabilerdir. Tekfir yani Müslümanı kâfir saymak o dönemin aşırılık taraftarları olan Haricilerin, İslam toplumuna bıraktığı kötü bir mirastır. Bunlar kendileri dışındaki herkesi tekfir etmelerine rağmen ne Hz. Ali ne de Hz. Muaviye onları tekfir etmiştir. Hatta Hz. Ali arabulucular görevlendirerek onlarla Müslümanca anlaşma zemini aramıştır. Ehl-i Sünnet âlimleri Hz. Peygamberden gelen ve sahabe tarafından devam ettirilen bu tavrı ve tutumu takip etmişler, bunu bir istikamet yöntemi olarak benimsemişler ve hayatlarına uygulamışlardır.
Ehl-i Sünnet kavramını biraz açabilir misiniz?
Ehl-i Sünnetin uzun söylenişi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’tir. Bu isim Hz. Peygamber ve sahabesinin yolunu tutan, uygulamalarını benimseyip hayatlarına yansıtan büyük Müslüman kitlenin genel adıdır. Buradaki sünnet Hz. Peygamber’in yol ve yöntemini, cemaat ise o yol ve yöntemi benimseyen topluluğu ifade eder. Dinî literatürde sünnetin bir anlamı, “Hz. Peygamber’in söz, uygulama ve onaylamaları”; diğer anlamı ise “Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’in uygulamalarından ortaya çıkan esaslar ve bu esaslara uygun hayat tarzıdır.” Bu hayat tarzını benimseyenlere de Ehl-i Sünnet topluluğu adı verilir. Her ne kadar din, asıl itibarıyla Allah’ın mesajı olan vahye dayansa da dini getirip bildiren ve açıklayan masumiyet özeliğine sahip Hz. Peygamberdir. Bu yüzden onun uygulaması çok önemlidir. Zaten Kur’an’da Allah’a itaatten hemen sonra Hz. Peygamber’e itaatin anılması bu önemin tescil ve teyididir. (Nisa, 4/59; Maide, 5/92; Nur, 24/54.)
Sünnetin gelişimi ve yerleşiklik kazanması nasıl gerçekleşmiştir?
Sünnetin gelişimi ve yerleşiklik kazanması üç aşamalı bir süreçte gerçekleşmiştir: 1. Hz. Peygamber, raşid halifeler ve sahabilerin uygulaması, 2. Tabiinin uygulaması, 3. Tebe-i tabiinin uygulaması. Çünkü Hz. Peygamber, kendisinden sonraki üç nesli “En hayırlınız benim asrımda yaşamış olanlar, sonra onları takip edenler, sonra onları takip edenler.” diye övmüştür. (Buhari, Şehadet, 9; Müslim, Fedailu’s-sahabe, 212; Tirmizi, Fiten, 45.) Bu üç nesil birbirinin öğretmen ve öğrencileridir. Sahabiler Hz. Peygamber’in öğrencileri, tabiin sahabilerin öğrencileri, Tebe-i tabiin ise Tabiinin öğrencileridir. Bu yüzden Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ismi bir bütün olarak kullanmaya özen gösterilmiştir. Çünkü ismin bu hâli hem Hz. Peygamberin yolunu hem de ümmetin birlik ve bütünlüğünü ifade etmektedir. On dört asırlık tarihî süreç içinde olduğu gibi Ehl-i Sünnet bugün de bu özelliğini korumaktadır. Bu yol ve yöntem Müslümanların birlikte, bir arada, barış ve sükûnet içinde yaşamasının en önemli hatta yegâne teminatıdır.
Ehl-i Sünnet topluluğunun diğerlerine bakışı nasıldır?
Ehl-i Sünnet topluluğu “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurat, 49/10.) ilkesi çerçevesinde bazı görüş ayrılıkları dolayısıyla ana kitlenin dışında kalmış Müslümanları da kucaklamış, onlar için de geniş bir Ehl-i Kıble şemsiyesi açmıştır. Buna göre Kâbe’yi kıble bilen bütün Müslümanlar İslam çerçevesi içinde, iman şemsiyesi altındadır. Hiçbir Müslüman görüş, düşünce veya tavrı dolayısıyla ayrımcılığa tabi tutulamaz ve dışlanamaz. Bu da “Ehl-i Kıble tekfir edilemez.” yani “Kâbe’yi kıble kabul eden hiçbir Müslüman İslam dışında sayılamaz.” ilkesiyle tayin ve tespit edilmiştir. Öte yandan Ehl-i Sünnet, bütün insanlığı da kucaklamış; inanmış olanları “ümmet-i icabe”, inanmamış olanları da “ümmet-i da’ve” olarak kabul etmiştir. İcabet edip İslam’ı kabul etmiş olanlar mümindirler, etmemiş olanlar ise ölüm gelene kadar İslam davetinin muhataplarıdırlar. Bu anlayışın temelini, son peygamber Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) sadece belli bir topluluğa ve millete değil, insanlığın tümüne peygamber olarak gönderilmiş olması oluşturur.
Mezheplerin birden fazla olmasını nasıl anlamalıyız?
İslam toplumu içerisinde ortaya çıkan mezhepler, ilk üç neslin farklı görüş ve uygulamalarının esas alınmasıyla oluşmuş sistematik düşünceler ve kitlesel yapılardır. Bu üç neslin uygulaması Kur’an-ı Kerim,
Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesi ve ümmetin icmaına dayanır. Bu üç delilin dışında kalan içtihatlar, her ne kadar ilim sahibi, müçtehit ve muhakkik kişiler tarafından ortaya konulan değerli hükümler olsa da kesin delil ve hüküm olarak görülemez. Çünkü mezhepler, başta mezhep imamları olmak üzere müçtehit âlimlerin tercihi, takdiri ve içtihatlarıyla oluşmuş düşünsel yapılardır. Bu yüzden bir imamın içtihatlarını benimseyen kişi aynı düzeydeki diğer imamların içtihatlarını terk etmekten dolayı hatalı veya günahkâr sayılamaz. Söz gelimi Hanefiler İmam Ebu Hanife’yi, Şafiiler de İmam Şafii’yi takip ederler. Bunun aksi yani bir mezhebi dinin kendisi olarak görmek, dini bir mezhebe indirgemek anlamına gelir. Bu yaklaşım dinin sıhhatini ve asliyetini bozmak, Müslüman kitlenin birlikteliğini dinamitlemek demektir. İslam tevhid dinidir. Allah bir, kitap bir, peygamber bir, İslam bir ve ümmet birdir. Mezhepler din içinde farklı düşünce öbekleridir ve İslam’ın sağlıklı ve tutarlı yaşanmasının aracıdırlar. Bu konumları göz ardı edilip din içinde bir mezhebin veya görüşün öne çıkarılarak yegâne doğru ve hak kabul edilmesi ümmet içerisinde ötekileştirme meydana getirir. Bunun adı ayrımcılık anlamında tefrikadır. Bu yaklaşım aynı zamanda Müslümanlar tarafından ortaya konulmuş farklı fikirlerin din dışı kabul edilmesine, farklılıklarla oluşmuş büyük tarihî birikim ve zenginliğin yok sayılmasına sebebiyet verir. Böyle bir ötekileştirme anlayışına tarihte ilk gidenler, sahabenin büyük kitlesine muhalefet ederek ümmet içinde fitne çıkaran Hariciler olmuştur.
Öyleyse “Ehl-i Sünnetin temel özeliği birleştiriciliktir” diyebilir miyiz?
Tam da öyle. Zaten Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat birleştirici, toparlayıcı ve kucaklayıcı olmanın adıdır. Onun temel görevi ve hedefi fitne, fesat ve tefrikayı önlemek; ihtilafları ve farklı düşünceleriyle Müslüman kitleyi tek bir şemsiye altında buluşturmak, ümmetin birlik ve beraberliğini korumaktır. Çünkü tefrika fitne, fesat ve ayrımcılıktır; ihtilaf ise rahmet ve fikir zenginliğidir. Tefrikaya düşmeden, fitneye kapılmadan rahmet tarafında durur ve zenginliklerimizi korursak ümmetin birliği, bütünlüğü ve dirliği tarafında yer almış oluruz. İlahi buyruk gayet açıktır: Ey Müslümanlar! “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah gönüllerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi Allah kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle açıklıyor ki doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmran, 3/103.) Rahmet Elçisi’nin çözümü de gayet nettir: “Ümmetim asla sapıklık üzerinde ittifak etmez, eğer (fitneye düşürecek) bir ihtilaf görüyorsanız size tavsiyem büyük kitle (sevad-ı a’zam) tarafında yer almanızdır.” (İbn Mace, Fiten, 8.)