İMAN VE İSTİKAMET ÜZERE YAŞAMAK

Doç. Dr. Bayram KÖSEOĞLU
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


رَبِّ قَدْ اٰتَيْتَنٖي مِنَ الْمُلْكِ وَعَلَّمْتَنٖي مِنْ تَأْوٖيلِ الْاَحَادٖيثِۚ فَاطِرَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ اَنْتَ وَلِيّٖ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِۚ تَوَفَّنٖي مُسْلِماً وَاَلْحِقْنٖي بِالصَّالِحٖينَ.

“Ey Rabbim! Bana mülk verdin ve bana rüyaların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!”

(Yusuf, 12/101.)

Allah’ın yarattığı üstün bir varlık olan insan, kulluğunun gereği olarak birtakım sorumluluklar üstlenmiştir. Hayatın ve ölümün, insanın sınanması için yaratıldığı gerçeğinin de vurguladığı bu hakikat (Mülk, 67/2.), ilk olarak kendisini yaratan ve yaşatan Rabbini tanıma ve O’na iman etme sorumluluğunu yüklemektedir insana. Sahip olduğu akıl ve irade sayesinde mükellef olan, diğer varlıkların kendi emrine amade kılındığı insan, Allah’a olan imanı, samimiyeti, takvası ve salih amelleriyle bu değerlerden yoksun olan hemcinslerinden ayrılmaktadır. Her ne kadar en güzel şekilde yaratılmış olsa da (Tin, 95/4.) kul olma sırrına eremeyen, iman ve istikamete erişemeyenler bu üstünlüklerini kaybedeceklerdir. (Tin, 95/5.) Zira insan olma vasfına sahip olmak, dünya ve ahiret mutluluğu için tek başına yeterli değildir.
Günde beş vakit ezan sesinin duyulduğu, İslam ahkâmının ve ahlakının yaşandığı Müslüman bir çevrede doğup büyümek, elbette ki en güzel lütuflardan biridir. Daha doğar doğmaz kulağına ezan sesinin fısıldandığı, yetiştiği aile ortamında dinî değerlerin yaşandığı bir çocuk, yaratıldığı temiz ve saf fıtrat (Rum, 30/30.) üzere bir hayat sürme imkân ve iradesine sahip olacaktır. Artık onun için önemli olan, bu imkânı iyi değerlendirip iman ve istikamet üzere hayatını idame ettirebilmektir.
Hiç şüphesiz ki bir yaratıcısı olduğunu bilmek ve O’na iman etmek insan için en kıymetli hazinedir. İmanın makbul bir iman olmasının ise birtakım şartları vardır. Allah’ın bir olduğuna iman etmek, O’ndan başkasına kulluk etmemek, diğer iman esaslarına inanmak ve iman esasları hususunda herhangi bir şüphe içerisinde olmamak bunların başında gelmektedir. Zira iman, kesin bir itikat ve sağlam bir teslimiyeti gerektirir.
Korku ve ümit arasında dengeli bir yaşam sürmek hem inanç hem de yaşam itibarıyla mümini koruyan, onu her daim kontrol eden son derece önemli bir özelliktir. Sahip olduğu inancı tek başına yeterli görüp mutlak anlamda kurutuluşa ereceğinden emin olmak ya da iman ve salih ameline rağmen kendisinin helak olacağını düşünmek itikadi açıdan doğru bir yaklaşım değildir. Bunun yerine, iman ve salih amellerin dünya ve ahirette huzur ve felaha ulaştıracağını ümit etmek, bununla birlikte bunu garanti olarak görmemek suretiyle her daim tetikte olmak ve tedbiri elden bırakmamak imani bir gerekliliktir. “De ki (Allah şöyle buyuruyor): ‘Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah (dilerse) bütün günahları bağışlar; doğrusu O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.’” (Zümer, 39/53.) buyruğu üzere ye’se düşmemenin yanında, “Allah’ın ansızın gelen azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın azabından emin olamaz.” (Araf, 7/99.) mealindeki ilahi ikaz gereği tedbiri elden bırakmamak da iman ve istikamet üzere yaşamanın gereğidir. “Müminler, Yüce Allah’ın rahmeti gibi azabının da hak olduğuna inandıkları için daima O’nun gazabına ve azabına uğrama endişesi içinde yaşarlar. Kur’an-ı Kerim’deki takva, havf, haşyet, rehbet, hazer gibi kelimelerle dile getirilen bu endişe, sarsılmaz imanın ruhlarda meydana getirdiği olumlu, yapıcı, insanı her türlü kötülüklerden alıkoyup iyilikler yapmaya sevk eden kaygı ve korku şeklindeki yüksek dinî ve ahlaki duyguyu ifade eder. İyi mümin ve iyi insan gibi iyi ümmet ve iyi toplum da ancak bu yüce duygunun vicdanlara hâkim olmasıyla gerçekleşir.” (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİB Yayınları, c. 2, s. 561.)
Bu hakikate rağmen insan ne yazık ki zaman zaman unutabilmekte, aslına yabancılaşmakta, sahip olduklarını kendinden bilmekte ve istikametten ayrılabilmektedir. “Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli gördüğü için çizgiyi aşar. Oysa (kuldaki) her şey yalnız Rabbine aittir (O’na dönecektir).” (Alak, 96/6-8.) mealindeki ayetlerin ifade ettiği bu hakikat hayatın her anında insanın iman ve istikamete olan ihtiyacını vurgulamaktadır. Burada ifade edilen evrensel gerçek, hangi devirde olursa olsun insanın hayat mücadelesinde Allah’ı unutup yalnız kendine güvenmesi, her durumda kendisini yeterli görüp Allah’ın yardım ve tevfikinden kendisini müstağni saymasıdır. Oysa insan ne kadar zengin ne kadar güçlü ne kadar ilim sahibi olsa da nihayetinde zayıf ve muhtaç bir varlıktır; sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını devam ettirebilmesi için öncelikle Allah’a ve içinde yaşadığı toplumun diğer fertlerine ihtiyacı vardır. Buna rağmen insanın kendini kendine yeterli ve başkalarından üstün görmesi vb. tutumları bilgi, iman ve basiret eksikliğinin bir sonucudur. (Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsir, DİB Yayınları, c. 5, s. 653-654.)
Elde ettiği dünyevi payeler sayesinde kendini üstün gören, her şeyi bildiğini iddia eden bu hastalıklı yaklaşım, nihayetinde insanı yaratıcısı olan Allah’a karşı yabancılaştırmakta, O’nun yaratıcı olduğunu kabul etmekle birlikte emir ve yasaklarını sorgulamaya sevk etmektedir. O’nun indirdiği son ilahi kitap olan Kur’an’ın bazı hükümlerini günümüz için geçersiz sayabilme cüretini göstermesine hatta kendi acziyetini unutarak sahip olduğu sınırlı bilgisiyle Kur’an’ın bazı ayetlerinin Allah kelamı olamayacağını iddia etme dalalet ve gafletine düşmesine neden olabilmektedir. Günümüzde de üzülerek tezahürlerini gördüğümüz bu tutum, insanoğlunun her daim istikamete olan ihtiyacını, bu konuda Allah’ın yardımını dilemesi gerektiğini göstermektedir. Anadolu’da güzel bir dua olarak sürekli terennüm edilen, “Allah imandan, Kur’an’dan ayırmasın.” sözü; “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” (Hicr, 15/99.) mealindeki ayet-i kerime, insanın hayatının son anına kadar iman ve istikamete olan ihtiyacın ifadesidir. Hz. Yusuf’un, “...Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” (Yusuf, 12/101.) şeklindeki duası da bu gerçeğin ifadesi olarak bizlere rehberlik etmektedir.