MAZERET ÜRETME HASTALIĞI


Merve YURTSEVER


Mazeret kelimesinin sözlükteki açılımı; bir kusurun, bir suçun elde olmadan işlendiğini öne sürme, nedenini ise kendi dışında olduğuna dayandırmaktır. Dolayısıyla potansiyelini ortaya koyamayan, toplumdaki varlığını hayal ettiği ölçüde yaşayamayan bireylerin oldukça kabarık mazeret listeleri vardır. Bir de iç huzurdan yoksun olan ömürleri… Mazeretlerin aslında gerçekten birer bahane olduğunu bilmek, insanın iç dünyasında gizliden gizliye huzursuzluk doğurur ve bunu yenmenin yolunu yeni bahaneler üretmekle bulmaya çalışan kişi giderek daha çok batar. En sonunda mazeret üretme hastalığının esiri olur.
İnsanın, kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlüğünü gerçekleştirebileceğini savunur Sartre. Öyleyse yapamamanın arkasında hep birtakım nedenleri olanlar da kendi kararları ve tercihleriyle yaşamlarına pranga vurmuş olmuyorlar mı? Çünkü her mazeret bağımlısı, harekete geçtiği takdirde bazı şeylerin değişeceğini içten içe bilir. Mazeret üretmekteki esas mesele belki de etraftakilerden çok kendini inandırmaktır. Bunca ısrar ve bahanelere sığınma konusunda gösterilen istikrarın açıklaması belki de sadece bu kadardır...
Biz yine de biraz irdeleyelim. Psikolojik açıdan baktığımızda daha çok gençler arasında görüldüğü düşünülen “bir şeyleri sürekli erteleme eğilimi”, aksayan işler ve son dakikaya bırakılan sorumluluklar sonucunda mazeret üretme hastalığı baş gösterir. Hazzı erteleme becerisi yirmili yaşlara kadar gelişebildiği için mazeret üretme eğiliminin gençlerde daha sık görüldüğü kabul edilebilir. Ancak önlem alınmadığı takdirde toplumlar artık yetişkin yaşlarında olmasına rağmen hâlâ sorumluluk alamayan ve mazeretlere sığınan bireylerden ibaret olur.
Sizce insan niçin mazeret üretir? Sorumluluklarından kaçmak için mi? Kendine güvenmediği için mi? Başaramayacağına emin olduğu için mi? Yoksa tembellik yapmanın daha cazip olduğunu düşündüğü için mi? Cevabı tek kelime: Hepsi. Peki, insan bu soruların hepsinin cevabının tek kelimede karşılık bulduğunu bilseydi, hâlâ mazeret üretir miydi? Bilmek ya da fark etmek durumu tamamen yok etmese dahi mazeret üretme eğiliminin sınırlandırılmasına katkı sağlayacaktır. Evet, insan türlü türlü mazeretler üretir. Doğrusu bu açıdan beynimiz oldukça yaratıcıdır. Gel gör ki sonsuz bahaneler de sıralasak, bu tutum sorunu ertelemekten hatta duruma göre daha da büyütmekten öteye geçemez. Geçiştirmek, o anı kurtarmak hiçbir zaman gerçek çözüm değildir.
Sınava gireceği tarihi çok önceden bilen bir öğrenci, düzenli çalışmadığında ve üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmediğinde büyük ihtimalle istediği sonucu elde edemeyecek, bu durumda da kendini savunurken soruların çok zor olduğu, aslında çalışmak istediği ama imkân bulamadığı gibi mazeretlere sığınacaktır. Vaktinde çalışmayıp ertelediği sorumluluğu onu bahane üretmeye mecbur bırakacaktır.
Aslında ertelemek de mazeret üretmek de bireyde savunma mekanizması olarak ortaya çıkar. İnsan başarılı olunca gururla “Ben yaptım.” der. Başarı içselleştirilir. Ancak başarısızlıklar hep dış nedenlere bağlanır. Toplumda kabulün önemli bir noktasıdır bu. Zira başarı odaklı bir toplumda yaşıyoruz. Bu yüzden, otomatikleşen mazeret üreticilerinin cevaplarında “Yeterince vakitleri olsaydı mutlaka yaparlardı.” vardır.
Esasen insan, yaşamı boyunca bahanelere sığınmaya meyillidir. Hatta bir nevi ihtiyaçtır da bu. Önemli olan, mazeretleri dozunda tutabilmektir. Bazen insan, özsaygısını koruyabilmek adına başarısızlığını bağlayabileceği nedenlere ihtiyaç duyar. Bu, kişinin yaşamına devam edebilecek dürtüyü oluşturması için gerekli olabilir. Fakat alışkanlık hâline gelmesi olayın rengini tamamen değiştirecektir. Mazeretlerin konforuna alışan insan kendiyle yüzleşmekten kaçma eğilimi gösterecektir. O yüzden mazeret bulmaya tamamen olumsuz bir gözle bakmak doğru değildir. Ancak sürekli olarak bahanelere sığınmak tehlikelidir. Bunu bir kaçış noktası, bir sığınak hâline getiren kişi başlangıçta içten içe hepsinin kendi ürettiği bahaneler olduğunu bilir. Fakat durum tekrar edildikçe insan beyninin çalışma sistemi gereği, kişinin gerçeklik algısı zedelenir. Kişi, özsaygısını korumak adına sunduğu bahanelerin gerçek olduğuna inanmaya başlar. Bu süreklilik hâliyle insan, âdeta kendi kendini manipüle eden bir sistem kurar ve bu sistemin esiri olur, kendini pasifize eder, eyleme geçmek, sorumluluk almak korkunç bir iş gibi gözükür.
Psikolog Frederick Rhodewalt, 1991 yılında yaptığı araştırmalarda, önemli olduğunu düşündüğü bir performanstan önce mazeret üreten bireylerin, başlangıçtaki özsaygı düzeylerinden bağımsız olarak başarısızlık yaşadıklarında özsaygı düzeylerini koruduklarını görmüştür. Birey, daha eyleme geçmeden bahanelerini hazır ettiğinde başarısızlığını daha kolay kabullenmektedir. 2001 yılında, Mc Crea ve Hirt tarafından tekrarlanan araştırmada da aradan geçen on yıla rağmen sonuç değişmemiştir. Bununla birlikte yapılan diğer bir dizi çalışma ise mazeret üretme eğiliminin, kısa vadede özsaygıyı korumasına rağmen uzun vadede kişiyi olumsuz etkilediğini, özsaygısını neredeyse tamamen yitirmesine sebep olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda mazeret üretmenin kökeninde başarısız olma korkusunun ve dolayısıyla kendine güvenememe durumunun yattığını söyleyebiliriz. Amerikalı motivasyon yazarı olarak da tanınan Dr. David J. Schwart, Büyük Düşünmenin Büyüsü isimli kitabında da bunu desteklemektedir. Schwart, kişi daha başarılı oldukça mazeret bulma eğiliminin azaldığını, sıradan başarılara sahip insanların ise neden yapamadıkları konusunda çok hızlı ve kolay açıklama yaptıklarını söylemiştir.
Basit bir örnekle açıklamak gerekirse iki iş arkadaşını ele alabiliriz. Edindiği konumla işinde başarılı olan arkadaşı için “Ama o, şu kişileri tanıyordu. O yüzden kolayca statü elde etti. Benim böyle bir imkânım yok ki ben de başarılı olayım.” diyerek başarısızlığını gerekçelendirir ve kendini haklı çıkarma çabasına girer. Aslında sadece kendi başarısızlığına bahane üretmez, iş arkadaşının başarısını da gerçekçi olmayan nedenlere bağlar. Oysa kendisi sinemaya giderken arkadaşının seminerlere katılıp varsayılan o önemli kişilerle bu vesileyle tanışmasını görmezden gelmiştir. Yine o, hayatı bahanelere sığınarak yaşarken arkadaşının kendisini geliştirmek için yaptığı araştırmalar ve okuduğu kitaplarla donanımlı hâle gelmesini es geçer.
Mazeretleri yaşamında alışkanlık hâline getiren kişi kendince hep şanssızdır. Ayağı kayıp düşse yol bozuktur, okuması gereken kitap çok kalındır ki o da zaten başlayamayacak kadar yorgundur, spor için gün içinde bir türlü vakti olmaz, komşusunun zamanı çoktur da bu nedenle fittir, yemekten sonra ise kaçırmaması gereken dizisi başlar... Şans bir türlü onu bulmaz ki yaşamın akışı değişsin. O yüzden çabalamak anlamsızdır. Şanslı değilsen yapabileceğin bir şey yoktur. Konfor alanından çıkıp denemeye bile girişmez. Ya da bir iki kez denemeyi yeterli bulur ve kolayca vazgeçer. Kendisi sadece gezip eğlendiği için yerinde sayarken başarılarını duyduğu, gördüğü arkadaşını şanslı olarak addeder.
Belki de bilinmesi gereken en önemli nokta başarının çabayla doğru orantılı olduğudur. Kişi, kendi şansını kendi gayretiyle oluşturur. Dolayısıyla mazeret üretmek alışkanlık olup hastalık boyutuna gelmeden önce çocukluk yıllarından itibaren bu bilinç aşılanmalıdır. Çocuklarla, ufak başarılarda dahi nasıl aşamalardan geçip hangi çalışmalar sonucunda o başarıyı elde ettiğini konuşmak gerekir. Böylece farkındalığa ulaşan insan mazeret üretme eğiliminden uzaklaşacaktır. Esas iş çocukluk döneminde olsa da yetişkinliğe ulaşmış birey de durumunun farkına varıp kabul psikolojisine girdiği takdirde mazeretlerin hastalık boyutundan kurtulabilir.
Düşünüyorum da sürekli sızlanmak, kendini haklı gösterecek durumlar üretmek, olmazları sığınak yapmak yorucu olmalı. Öyle değil mi? Zaman akıyor. Sandığımızdan çok daha çabuk geçiyor yıllar. İnsan dönüp arkasına baktığında mazeretlerle kendine set vurduğunu yolun sonunda anlamamalı. “Keşke” en can yakan ve en çözümsüz kelime olabilir. Zamanı geri getiremiyoruz. Geçen ömre karalar bağlama vakti gelmeden, bilinmez bir süre için çabalamak daha anlamlı olmalı. Zira mazeret üretme hastalığına tutulan herkes eninde sonunda o keşke karalarına bürünecektir. Yaratılanların en üstünü olan insan, bunu bir an önce fark etmeli.
Hayat devam ettiği sürece hiçbir şey için geç değildir. O hâlde artık değişimi arzuluyorsak öncelikle mazeretlerin yaşamımızda ne kadar yer aldığını fark etmeliyiz. Peki, nasıl olacak bu farkına varma ya da kendine itiraf etme işi? Kim bilir, belki izlediği bir filmden ilhamla belki her iki boyutunu da okuyabileceği bir kitapla belki de bu satırlarla...