İMAJ ÇAĞINDA MÜSLÜMANCA YAŞAMAK VE YENİ ÇAĞI İNŞA ETMEK

Doç. Dr. Sevde DÜZGÜNER
DİB Mühtedi Çalışmaları ve Yurtdışı Sosyal İçerikli Din Hizmetleri Daire Başkanı


Dünya, milyonlarca yıldır insanoğluna ev sahipliği yapmaktadır. Bu süre içerisinde insanlar gruplar hâlinde yaşamış ve kendi sistemlerini kurmuştur. Farklı coğrafyalarda farklı sistemler kuran insanların kendilerine has yaşam biçimleri “kültür” kavramı ile açıklanmıştır. Kültür; milletlerin algı, tutum ve davranışlarında kendini gösteren yaşam biçimi olarak tanımlanabilir. Giyim kuşamdan yeme içme alışkanlıklarına, sanat anlayışından mimari eserlere kadar her konu kültürün bir parçasını oluşturur.
Geçmişte olduğu gibi bugün de değişik kültürler birbirini merak etmekte, birbiriyle alışverişte bulunmakta ve birbirini etkilemeye devam etmektedir. Kültürlerarası bu irtibatlar eskiden ticaret kervanlarıyla yapılırdı. Diğer bir deyişle kervan, sadece ticari malların takasını değil farklı bilgi, örf ve âdetlerin de taşınmasını sağlardı. Günümüzde ise teknolojinin gelişmesiyle birlikte farklı kültürlere dair bilgiye erişim çok daha kolay hâle gelmiş durumdadır. İnsanlık tarihi üzerinde kültür etkileşimi o kadar etkilidir ki kültürel psikoloji, sosyoloji, antropoloji ve tarih gibi pek çok bilim dalı özel olarak kültürel etkiler üzerine çalışmalar yürütmektedir. Bu çalışmalar, günümüzde kültürlerarası etkileşimin önceki dönemlere oranla daha hızlı olmasının çeşitli etki ve sonuçlarına da ışık tutmaktadır.
Ülkeler, milletler, kültürler ve dolayısıyla da insanlar arası etkileşim; gazete, radyo ve televizyon gibi yayın kanallarının artmasıyla hızlandı. Bunun doğal bir sonucu olarak “küreselleşme” ortaya çıktı. En yalın hâliyle küreselleşme, dünyanın küçük bir köy hâline gelmesi demektir. Yani dünyanın herhangi bir yerindeki bir şahıs veya olayın tüm dünyada duyulması, bilinmesi ve oraya etki etmesi. Bu haberdar olma hâli aslında internetten edinilen bilgi ile sınırlı değil. Artık ülkeler arası seyahatler, kısa sürede pek çok farklı kültürü görme imkânı sunmakta. Diğer taraftan küreselleşme, tüm ülkelerde geniş bir pazara sahip olan büyük şirketlerin her köşe başında var olması şeklinde de kendini göstermiş durumda. Yani bir taraftan ülkeler ve kültürlerarası ulaşım ve etkileşim hızlanırken diğer taraftan bu ülkeler ve kültürler arasındaki farklılıklar yok olmaya, sosyal yapılar birbirine benzemeye başlamış durumda. Dolayısıyla artık dünya, insana küçük bir köyde yaşıyormuş hissi vermekte.
Değinilen gelişmelerin bir adım ötesi ise çok daha yakın bir dönemde gerçekleşti. İnternetin keşfi, kültürlerarası etkileşimi artırıp küreselleşmeye kapı aralasa da internet üzerindeki yeni platform olan sosyal medya, olayı başka bir boyuta taşımış durumda. Çünkü bu platformlar, değil sadece farklı kültürlerin, dünya üzerindeki her bir bireyin kendi algı, tutum ve davranışlarını tüm dünyaya ilan etmesine imkân tanımaktadır. Dolayısıyla denilebilir ki bu yeni teknolojilerle önce kültürlerarası etkileşim hızlandı. Şimdi ise bireylerarası etkileşim döneminde yaşıyoruz. Dahası tek bir bireyin tüm dünyayı etkileyebildiği, tüm ülkelerin gündeminde yer alabildiği ve milyonlarca insanın zihninde yer edinebildiği bir dünya oldu burası. Böyle bir dünyada bireyler büyük imtihanlar vermektedir. Bu imtihanların başında ise kendi kimliklerini koruma sınavı gelmektedir. “Kimim ben?” sorusu artık eskisi kadar kolay cevaplanır bir soru değildir.
Kişinin kendiyle yüzleştiği noktada verdiği cevaplara göre farklı kimlik türlerinden bahsedilebilir. Örneğin kişi kendini içe dönük biri olarak görüyorsa bu onun kişisel kimliği ile ilgilidir. Kişi kendini bir takımın taraftarı olarak anlatıyorsa bu onun sosyal kimliğidir. Kişi kendini Türk olarak tanımlıyorsa bu, onun millî kimliği; Müslüman olarak tanımlıyorsa bu da onun dinî kimliğidir. İnsanlar büyük ölçüde gençlik döneminde kendi kimliklerinin farkına varır ve bir anlamda kendini inşa sürecine girer. Bu dönemde diğer türlerinde olduğu gibi dinî kimlik de kişi tarafından benimsenir ve kişinin kendilik tanımının bir parçası hâline gelir. Ancak günümüzün hızla değişen şartlarında dinî kimliğin belirlenmesi ve benimsenmesi eski dönemlerde olduğundan farklıdır. Kimlik inşası kaygısında olan günümüz gençleri, sadece kendilerinin ve sosyal çevrelerinin etkisi altında değil. Tüm dünya ile iletişim hâlinde olmak demek tüm dünyadaki pek çok farklı kaynaktan gelecek etkilere de açık olmak demektir. Günümüzde Müslüman kimliğini kabul etmek ve korumak da böylesi etki bombardımanı altında gerçekleşmektedir.
Dünyadaki sosyal değişimin birey üzerindeki etkilerini anlatırken bugün “Müslümanım” diyebilmenin daha zor olduğunu kastetmiyorum. Aksine dünya tarihindeki dönüşüme değinmemin sebebi Müslümanların her dönemde farklı şartlarda dinî kimliklerini koruduklarının altını çizmek içindir. İnsan gruplarının farklı
kültürlere sahip olması gibi her dönemin kendine has bir ortamı, bir düşünce biçimi vardır ki buna, “zamanın ruhu” denir. Bu kavram daha çok dünyadaki kırılma dönemleri, sosyal değişimin görünür olduğu ve dahi idarenin el değiştirdiği zamanlardan bahsedilirken kullanılır. Devletlerin yıkılması veya bir ideolojinin yükselmesi gibi olayları açıklarken “Bu sonuca hazırlayan şartlar oluşmuştu yani zamanın ruhu bunu gerektiriyordu.” gibi cümleler kurulur. Diğer taraftan önceki dönemlerde zamanın ruhu daha çok bir ülke veya kıta değişimi için kullanılsa da artık şartlar değişti. Küreselleşen dünyada içinde bulunulan çağın havası sadece yerelde değil tüm dünyada hissedilmekte. Diğer bir ifade ile zamanın ruhu ve değişimler artık bölgesel değil kitlesel boyutta olmakta. Bizim de içinde yaşadığımız dünyada zamanın güncel ruhu ise kesinlikle imajın her şeyin önüne geçmesi şeklinde ortaya çıkmakta. Bir imaj çağında yaşadığımızı söyleyebiliriz. Müslüman olarak imaj çağında yaşamanın ipuçlarını ise İslam tarihinde bulmamız mümkündür.
İslam, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) ile başlayıp Hz. Muhammed (s.a.s.) ile tamamlanan evrensel bir dindir. İslam’ın evrensel oluşu ise onun tüm zamanlarda ve tüm mekânlarda yaşanabilen bir din olduğu önermesini içerir. Nitekim Peygamber Efendimiz, İslam’ın tamamlanması ile birlikte veda haccında tüm Müslümanlara sonraki asırlarda onlara yol haritası sunacak iki temel kaynak olduğunu belirtmiştir: Allah’ın kitabı ve Resul’ün sünneti. Bu düstur ile hareket eden Müslümanlar devletler, medeniyetler kurmuş ve İslam’ın evrensel mesajını tüm kıtalara ulaştırmıştır. VII. yüzyıldan günümüze kadar Müslümanlar pek çok farklı kültür, fikir ve uygulama ile karşılaşmış, içinde bulunduğu zamanın ruhuna göre İslam’ın temel ilkeleri çerçevesinde yaşamasını bilmiştir. Müslümanlar, farklı tariflerle hazırlanan yemekler, değişik mimari yapılar, o yöreye ait sağlık uygulamaları gibi pek çok alanda yeni uygulamalarla karşılaşmışlardır. Bu uygulama veya fikirlerle karşılaşınca Müslümanların tepkisi çoğu zaman direkt reddetmek şeklinde değil, Kur’an ve sünnete uygun olup olmamasına bakmak şeklinde olmuştur. Ardından yeni uygulama veya fikir eğer temel kaynaklar ile uyumluysa benimsenmiş, değilse İslam ile uyumlu hâle getirilmiştir. İslam medeniyetinin yeniliğe karşı tepkisi, dışlayıcı değil prensiplerine uygun olarak dönüştürücü bir yaklaşım şeklinde olmuştur. Bu nedenle İslam, yeniliğe ayak uyduramayarak tarihin akışı içerisinde yok olup gitmiş bir yaşam biçimi değildir. Aksine İslam, Kur’an ve sünnet üzere kurulu temel ilkeleri koruyan ve bunlarla uyumlu her türlü yeniliğe açık dinamik yaşam biçimi sunan bir dindir. İnsan, ağaç dallarından yaptığı evlerden gökdelenlere geçerken İslam’ın inanç, ibadet ve ahlaka dayalı kökleri korunmuştur. Bu kök, her kültürün içine nüfuz etme, her zamanın ruhuna hitap edecek sözü olma özelliklerine sahiptir.
İmaj çağında “Müslümanım” diyebilmek için İslam’ın farklı çağlardaki var oluşunu ve etkisini iyi bilmek gerekir. Önceki çağlarda da İslam’ın öğretisi ile uyuşmayan fikir ve eylemlerin yaygın olduğu dönemler olmuştur. Ancak Müslümanlar, içinde bulundukları şartların güçlüklerini aşmasını bilmiştir. Bugün de insanların ve hatta devletlerin gündemi bir fotoğraf karesinin çok kişi tarafından paylaşılması ile değişmekte. Bu kadar fazla görünür olma ilkesinin İslam’ın tevazu anlayışı ile uyumlu olmadığı bir gerçek ama Müslümanlar olarak bizlerin, bu çağın işleyişini bilerek bu işleyişi İslam ile uyumlu hâle getirme sorumluluğumuz bulunduğunu hatırlamamız gerekiyor. Televizyon yaygınlaşmaya başladığında ilk olarak onu evimize almama tepkisi vermemiz gibi interneti kullanmayarak onun getirdiği imkân ve güçlükleri topluca reddedebiliriz. Ancak televizyon örneğinde olduğu gibi inkâr tepkisinin bir çözüm olmadığının farkındayız. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki görünür olmak, var olmak demek. Tersinden okuyunca da görünmemek demek, yok olmak demek. Bu durumda imaj çağında Müslümanım diyebilmek için üç noktaya dikkat etmemiz gerektiği kanaatindeyim:
1.İçinde bulunduğumuz çağı iyi bilmeliyiz.
2.İmaj çağının işleyişi içerisinde İslam’ın evrensel mesajını doğru bir şekilde ifade edebilmeliyiz.
3.Esas olanın dış görünüş değil kalplerde olan olduğu mesajı üzere kurulu yeni bir çağı başlatmak üzere çalışmalıyız.
Günümüz Müslümanlarına düşen görev, dünyadaki değişimlerden olumsuz etkilenip kendini korumaya çalışan nesne pozisyonundan çıkıp tüm dünyaya söyleyecek sözü olan ve yeni çağın işleyişini belirleyecek gücü olan özne konumuna geçmektir. Gelecek umudumuz olan genç Müslümanların bu hedefe doğru bayrağı taşıyacaklarına inanıyorum. Çünkü Müslümanlar her devirde İslam’ın evrensel mesajını hem kâl hem de hâl diliyle tüm âleme taşımışlardır ve taşımaya da devam edeceklerdir.