YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN ESKİ HİKÂYELER
Sümeyra ÇELİK
Eskiler cazibesini yanında gezdirir. Eski eşyalar, eski günler, eski hatıralar, eski ramazanlar… Antika, hatıra, yaşanmışlık diye bir sürü gerekçeyle üstelik. Nesnelerin eski olmaklığından gelen bu cazibe tabii ki meraklısınadır. Son zamanlarda bu durumun bir piyasa meselesine indirgenmiş olduğunu da unutmamak gerekir.
Soyut alanlara geçtiğimizde ise eski olma ilk seçeneğe göre daha az rağbet görür. Bu durum insanın metafizik yönünü ıskalamanın bir başka sonucu olarak okunabilir. Eskilerin dünyayı anlama ve anlamlandırma biçiminde önemli bir konuma sahip olan mercilerden biri de edebiyattır. Edebiyatın her zaman eskisi makbuldür demesek de edebî eser olarak devraldığımız mirasa rücu etmenin önemini savunan taraftayız. Esasında edebî eserler satırlara ve sözlere döküldüklerinde soyut olmaktan çıkarlar. Ancak okuru içine çektiği yolculuk itibarıyla soyut alana dâhildirler. Bir eseri yazıldığı veya söylendiği çağdan ayrı düşünmek uygun bir yaklaşım olmamakla beraber edebî eserlerin zamansız ve mekânsız olma özelliklerini de unutmamak gerekir. Hâl böyle olunca edebî eser tüm zamanların çocuğu, yani soyut alanın efendisi konumuna doğal olarak yükselir.
Bu satırlar böyle müstesna bir paye atfettiğimiz anlatıların günümüz dünyasına uzaklığına dikkat çekmek için yazılmıştır. Yine bu satırlar; kadim öğretimizin “Gök kubbe altında söylenmemiş söz yoktur.” söylemi kulağımızdaki yerini muhafaza ederken Doğu’nun anlatılarını hatırlatmaya dair bir niyet taşımaktadır.
Şimdilerde yaş gruplarına göre ayrıma tabi tutulan anlatılar için ne kadar geriye gidersek o kadar çok muhatap ayrımı olmadığını fark ederiz. Örneğin Dede Korkut hikâyeleriyle yetişenler arasından her yaştan insana rastlamak mümkündür. İnsanı küçültmek ve potansiyelini görmezden gelmek gibi bir sorunu olmayan zamanın anlatılarına, hakandan çocuğa, anneden askere kadar herkes muhataptır. Mezkûr durum dinleyen ve eyleyen yönüyle çift boyutludur. Dolayısıyla bu anlatılara canlılık özelliği atfedilebilir. Şiirle hikâyenin iç içe geçtiği bu görkemli anlatıya temas etmeden yaşamak talihsizlik olur. Öyleyse raftaki yerinden yahut satırdaki konumundan daha ötede bir işlevi olan anlatıların taşıdığı devasa mirasın hiç değilse sandık kapağını açmak gerekir. Bu sandıkta Doğu anlatılarının tamamıyla beraber Hz. Ali Cenknameleri, Hamzanâmeler, Battal Gazi Destanı, Manas Destanı, Müseyyeb Gazi Destanı, Ebu Müslim Destanı, Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Kerem ile Aslı, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Köroğlu vb. gibi eski Türklere ait anlatılar vardır. Binbir Gece Masalları, Leyla ile Mecnun, Kelile ve Dimne, Şahname, Makamat, Mantıku’t-Tayr, Heft Peyker, Bostan ve Gülistan, Hüsn ü Aşk, A’mak-ı Hayal gibi pek çok hikâye de bu sandıktan çıkarılacağı günü bekler. Düşünceyi aktarmada dahi hikâye formunu tercih eden Hayy bin Yakzan da yine bu hikâye sandığındadır. Yüzyıllar boyu Arapça, Farsça ve Türkçe yazılan mesneviler de dâhil olunca sandık listesi uzar gider. Ağırlıklı olarak nazımda vücut bulan mesneviler Doğu hikâye geleneğinin en temel formunu oluşturur. Günümüzdeki gibi şiir ve hikâye ayrımı düşünülmediğinden mesneviler bu tahtın asıl vârisleri olarak görülebilir. Risaletü’n-Nushiyye mesnevisi ile Yunus Emre, insanın kemal yolculuğu üzerinden yaşadığı merhaleleri sıralar. Tümüyle bir hikâye olan bu eserde insanın iç âlemine doğru yapılan yolculuğun pek çok kimse için tanıdık olmasını ise hayat ile edebiyat birlikteliği ile açıklamak mümkündür.
Dünyanın doğusu denilen yerde neredeyse tüm zamanlarda hayat ve edebiyat ikiz kardeş gibidir. Birinin diğerine olan benzerliğini -zaman tozları üzerine örtse de- anlamak için edebiyatçı olmak gerekmez. Doğu’da şairlerin, anlatıcıların toplum üzerindeki etkisi hesaba katıldığında hayat ve edebiyatın iç içeliği aşikâr olur. Acılar, anılar, sevinçler, ölümler, aşklar, savaşlar, ayrılıklar üzerine yazılır, çünkü hepsi yaşamın bir parçasıdır. Doğu hikâyeleri, toplumu ve bireyi, dünyayı ve ahireti anlatan gürül gürül bir ırmak gibi hayatın merkezinden akar. Ozanlar, kassaslar ve kıssahanlar farklı coğrafyalarda hayatı edebiyata tercüme ederler. Sembolik bir anlatımın hâkim olduğu hikâyelerde kısa ve öz bir tavırla hikmet parlatılır. Anlam, bir bilmecede saklanır, sembolik anlatılarla gizlenerek muhatabın bu muammayı çözmesi hedeflenir. Şimdilerde ilgide olan kimselerin bilmediği, değişik veya farklı olma telaşı bu anlatılarda hissedilmez. Bir çeşni meselesidir esas olan. Yeni ile farklı olma arasına mizan kurulur.
Şehzadeleri yetiştiren, hükümdarlara yol gösteren, avama eğlence sunan, seçkinlerin zekâsına hitap eden Kelile ve Dimne’de tüm ahlak kuralları fabllarla anlatılır. Hikâye içinde hikâye olan eser Doğu’dan Batı’ya uzanan büyük bir coğrafyayı etkileyen ilk örneklerden olmasıyla meşhurdur.
Kadın erkek ilişkilerinin bir papağanın gözünden anlatıldığı Tutiname, Sanskritçeden Farsçaya, oradan da Türkçeye doğru varan yolculuğunda Mah-ı Şeker’e anlatılan ve otuz gece süren bir hikâyeden oluşur. Papağandan aktarılanlar arasında garip hikâyeler, büyülü temsiller, eğlenceli sözler ve akıllıca tespitler merak unsuruna dayandırılarak anlatılır. Binlerce yıllık Doğu hikâye geleneğinin bir özeti gibidir.
Şeyhname ise merkezde din olmak üzere birçok başlığa yer verir. Aşk, güzellik, hırs, dünyaya kanma, savaş, sanat, iktidar mücadelesi, evlilik, kahramanlık, bilgi ve irfan gibi konularla hayatı derinden yaşayan insanın erdemlerini, psikolojisini düşsel bir üslupla anlatır. Firdevsi, eserinin başında, “Söylenecek bütün sözler söylenmiş, yeniden söylemeye değer söz kalmamıştır.” dese de ömrünü adadığı başyapıtını otuz beş yılda yazar. Eseriyle Doğu edebiyatında -ucu Osmanlı’da divan ve halk edebiyatını etkilemeye kadar varan- Şahname yazma geleneği başlar.
Kuşların yolculuğunu, hikmetli ve veciz sözlerle evliya menkıbeleri ve gündelik olayları anlatan Mantıku’t-Tayr, mesnevi formunda yazılmış pek çok hikâyeden oluşur. Felsefi, ahlaki ve dinî mesajlar imgesel olarak aktarılır. Sembolik ifadelerle anlatılan Simurg’un hikâyesi fıtrata doğru bir yolculuktur. Bir hakikat arayışına uçan kuşlar inişli çıkışlı serüvenleriyle padişahlarını arar. Kafdağı’na varabilen ise sadece otuz kuş olur. Bu hikâyenin taşıyıcı sütunu olarak karşımıza çıkan hikmettir.
Doğu anlatılarının başyapıtlarından olan Binbir Gece Masalları insanın zaaflarını, çelişkilerini arzularını ve çıkmaz sokaklarını yan yana resmeder. Harun Reşit döneminde yoğunluk kazansa da uzun yıllar halifeler masalları yazdırmış ve böylece zengin külliyat meydana gelmiştir. Şehrazat’ın anlattığı, gün doğunca sona eren ve bin bir gece süren masalları onu ölmekten kurtarır. Sadece saray ve çevresi değil toplumsal hayattan hamallar, terziler, hekimler, tüccarlar da masallara konu olur. Doğu’nun aşılayıcı rüzgârlarından olan Binbir Gece Masalları’nın tercümeleri Batı’yı âdeta fetheder.
Bu yazının hacmi Doğu klasiklerinin birkaçına temas edebilecek mahiyettedir. Bunların yanında pek çok eser anlatının efsunlu dünyasını, muhatabı satırlarında dolaşana kadar muhafaza ediyor. Sözün fıtrat ile olan alışverişinde hikâyeden yana bir usul geliştiren ve şiirsel anlatıyı mirasımıza ekleyen bu eserler dün olduğu gibi bugün de derin ve öz, sade ve kapsamlı anlam dünyasına hikmet şemsiyesi tutup dinleyicisine, okuyucusuna sunuyor. Yazının büyük ataları olan anlatılar, sözün insan üzerindeki etkisinin de bir çeşit göstergesi oluyor. Doğu edebiyatında sıralamanın anlatıdan yazıya doğru olması sözün konumunu sağlamlaştıran bir unsur olarak hâlâ mevzisini koruyor.