HZ. PEYGAMBER ve ŞAHSİYET EĞİTİMİ
Doç. Dr. İbrahim TOZLU
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Dinin özü ilahi kurallardır. İlkeleri Yüce Yaradan koyar. Emirlerini peygamberlerine ulaştırır. Bu yönüyle vahiy, dikey bir ilişkidir. Peygamber ise yaratıcının emir ve yasaklarını uygular. Hz. Peygamber’in gerek sözlü gerekse fiilleri ile tasviplerine sünnet denir. Bu itibarla da sünnet yatay ilişkidir; halka yöneliktir. Efendimizin şahsiyetini ortaya koyan her uygulama, insanların dini anlamalarında ve vahyi kavramalarında bir bütündür.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatı tüm insanlığın gözleri önünde cereyan etmiştir. O, olaylarla ve halkla hep iç içe yaşamıştır. Bu sebeple Kur’an, onun şahsiyetini şahit, müjdeleyici, uyarıcı, Allah yoluna çağıran davetçi, etrafını aydınlatıcı bir kandil olarak takdim etmiştir. (Ahzab, 33/45,46.) Hayatına yakinen tanık olan ilk müminler, Efendimizin her anını kendi hayatlarına ilmek ilmek işlediler. Çünkü Allah’ın Elçisi, “… Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.” (Ahzab, 33/21.) diye Kur’an’da tanıtılmaktaydı.
Şahsiyet, kişinin öz kimliği ve kendinin farkında olmasıdır. Tutum ve davranışlarını, hareketlerini idare edebilmesidir. Doğuştan ve sonradan elde edilen bütün özellikleri içine alır. Efendimizin şahsiyetini, Kur’an, “Sen elbette üstün bir ahlaka sahipsin.” (Kalem, 68/4.) diyerek bize takdim etmiştir. Bu yönüyle İslam ahlakı, kurgu (ütopya) değildir. Bu ahlak, Resul-i Ekrem’in sünneti ile bu dünya hayatında şahsiyet bulmuştur. Gazali, Hz. Aişe’nin, “Onun ahlakı Kur’an idi.” sözünden ve ilgili ayetlerden yola çıkarak şu sonuca varır: “Kur’an’da terbiyeye yönelik pek çok ayet vardır. Bunlar sadece Hz. Peygamber’e özel değildir. Bütün insanlara hitap eder. Allah, elçisini Kur’an ile insanları da Resulüllah ile terbiye etmiştir.” (Gazali, İhya, II, 358.)
“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (İbn Hanbel, II, 381.) buyuran Efendimiz, bir beşer üzerinde Kur’an’ın tecessüm etmiş en mükemmel rol modeli, şahsiyetidir. Onun bütün ahvali, yaratılış özellikleri, karakter yapısı, âdeti, seciye ve mizacı tüm insanlığa örnektir.
Kur’an, kulun kişiliği hakkında genel bir çerçeve çizmiş, “De ki: Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.” buyurmuştur. (İsra, 17/84.) Kur’an ve Hz. Peygamber bir mıknatıs gibi tertemiz olanları, hidayete erecekleri kendisine çeker. (Razi, Mefatihü’l Gayb, XXI, 391.) Hz. Peygamber, kişiliklerine en uygun şekilde ashabına muazzam bir şahsiyet kazandırmış ve onlar temiz duygulara sahip olarak Resulüllah’ın huzuruna gelince, Allah’ın elçisi olarak onu kabul edince ancak iman ehli sayılmışlardır. Onun için Kur’an’da, “… Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi…” buyrulmuştur. (Âl-i İmran, 3/159.)
Gerek Mekke’de gerekse Medine’de Allah’ın elçisini tasdik edip kabul eden müminler, Efendimizin üstün mizaç ve karakterini kendilerine en temel ilke (şiar) edinirken -Allah’ın lütfu yanı sıra- ziyadesiyle O’nun şahsiyetinden etkilendiler. Evvela aralarında gönül bağı kurdular. Bu yönelimin en önemli ilkesi muhabbet oldu. Muhabbet, insan şahsiyetini geliştiren baş etkendir. Bu, birkaç gram altın madenine erişmek için tonlarca toprağı işlemeye benzer. İnsan, kalbinin derinliklerindeki asıl sevgiye erişmedikçe yol alamaz. Sahabenin en belirgin özelliği, Allah’ın Elçisi’ni çok sevmiş olmalarıdır. Yüce Mevla müminleri, “Allah’ın sevdiği ve onların da Allah’ı sevdikleri” (Maide, 5/54.) kimseler olarak tavsif etmiştir.
Gazali, şahsiyet sahibi müminin, sevme ve sevilme gibi beşeri özellikleri doğuştan aldığını söyler. Onun için insan kendini ifade etmek ve ispatlamak ister. Eğer mümin, şahsiyetini oluştururken kendi nefsini değil de bir başkasını öne çıkartırsa ona göre değer kazanır. Sahabe-i kiramda bu şeref, Resulün şahsında cihat, infak, ilim, amel vb. değerlerle kendini göstermiştir. Böylece onlar sevdikleriyle özdeşleşmiş ve kıymet kazanmışlardır. Buna mukabil kişi, kendi arzu ve nefsani isteklerine boyun eğerse hayvani özellikler (behimiyet) taşır. Hem insanda hem de hayvanda saldırma, bir şeye üstünlük kurma eğilimi vardır. Bu gazap, kin ve öfkeyle (sebuiyet) kendini gösterir. Ayrıca insan, şeytani akılla bir başkasını aldatır, kandırır; hile yaparak (şeytaniyet) kendini gösterir. (Gazali, İhya, III, 11.)
Sahabe-i kiram; Resul-i Ekrem’in yanında akide, akıl ve ruh terbiyesi sayesinde içten gelen yönelişle evvela şahsiyetlerinin farkına vardılar. Yaşadıkları toplumda kölelik sistemiyle sahiplenmenin (rububiyet), insan ötesi tutum ve davranışlarla kaybettikleri insan onurunun yerle bir edilmesinin (behimiyet), her türlü eziyet ve cefanın toplumun belirli bir kesimine reva görülmesinin (sebuiyet), aristokratların istedikleri gibi yaşayıp nefsani yetenekleriyle halkı yönetimleri altına almasının (şeytaniyet) ne demek olduğunu kavradılar. Bu sebeple Resulüllah’ın kişiliği, merhamete dayalı ahlaki şahsiyeti onları ziyadesiyle etkiledi. Onlar da kendilerinden sonrakilere şahit olacak düzeye eriştiler.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şahsiyet eğitiminde mekân, tek merkez değildi. Bunun sayısız örneklerini Mekke’deki Daru’l-Erkam’da, Medine’deki Mescid-i Nebevi’de ve Ashab-ı Suffa’da ve hayatın her alanında görebilmek mümkündü. Allah’ın Elçisi’nde şahsiyetli duruşu gören sahabe, Mekke’de iken Erkam’ın evini davetin merkezi hâline getirdiler. Medine’de ise suffe ashabını İslam’ın ilk eğitim kurumu nüvesi yaptılar. Mekke’den Habeşistan’a hicret eden ilk müminleri Necaşi nasıl görüp etkilenmiş ve İslam’a yönelmişse Medine’de Esad b. Zürare’nin evinde hatta Musab b. Umeyr’in şahsında, Evs kabilesinin lider kadrosu da bu şahsiyetli duruştan etkilenmişti. Bu hususta sahabe, evvela düzgün bir akideye sahipti. Dürüsttü. İstikamet ehliydi. Bu muazzam bir kuvve demekti ve bir etkileşim meydana getiriyordu. Bu bakımdan inanç esasları, şahsiyet eğitiminin birincil faktörüydü. Akide bozulursa insanın yönelimi putlar başta olmak üzere her şeye yönelebiliyordu. Kur’an’da, “Üsvetün hasene/en güzel örnek” (Ahzab, 33/21; Mümtehine, 60/4.) olarak takdim edilen iki büyük peygamber, önce putları kırmakla örnek nesil inşa etmişti: Bunlardan biri İbrahim (a.s.), diğeri ise Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) idi.
Akideyi tamamlayan ikinci önemli etken, kişinin akla yönelimidir. Burada akıl, salt akıl değildir. Ebu Cehil’in adı Amr b. Hişam iken cehaletin babası olarak adlandırıldı Peygamberimiz tarafından. Çünkü rahmani bir habere ve akideye teslim olmamıştı. Akl-ı selim değildi. Hâlbuki aklını ilahi mesajla tezyin eden İbrahim (a.s.), akl-ı selimle putları kırıp yol almıştır. Hz. Muhammed (s.a.s.), cahiliye insanına akıllarının alabileceği kadarıyla sabırla ve sebatla mücadele ederek özellikle şahsiyetlerine hitap etmiştir. Onun için din, akıl, gönül ve kabul işidir. İlk Müslümanlar, akl-ı selim ile davranarak Kâbe etrafında ilkin ibadet için buluşmadılar. Sabrettiler. Bazıları imanlarını dahi gizledi, bazıları açıkça ilan etti. Ama yeri gelince din uğruna canlarını feda ettiler. Bunlar elbette akıl üstü bir iradenin tezahürüydü. Mekke’de Ammar b. Yasir’in genç yaşta anne babasının şehadetini görmesi, Musab b. Umeyr’in anne babasının ekonomik ve psikolojik baskılarına tahammül etmesi, Efendimizin genç Musab’ı gördükçe gözlerinden yaşların süzülüvermesi muazzam bir şahsiyet terbiyesi içindi. Medine’den Mekke’ye gizlice gelen ve Efendimizle buluşmak isteyen nice müminler vardı Akabe tepeciklerinde, hicret günlerinde İki Cihan Serveri’nin yolunu bekleyen…
Şahsiyet eğitiminin üçüncü basamağı, ruhun terbiye edilmesidir. Eğer ruh, akideden mahrum olur ve başkalarının ideolojik etkileriyle depo edilmiş bir akılla yol aldığını zannederse artık o beden, ruhsuz demektir. Şairin, “İmandır o cevher ki ilahi ne büyüktür / İmansız olan paslı yürek sinede yüktür.” dediği gibi akide ve aklın birlikte yol alabilmesi ancak gönülde güçlü imanla ve ulvi bir ruhi hayatla mümkündür. Ruhun özünde ilim, ilmin esasında “Alîm” olan Allah inancı vardır. Bunlar bir bedene hâkim olunca orada merhamet zuhur eder. Ruhu kemâle eren bir muallim, mürebbi, mürşit, anne veya baba terbiye ettiği kişinin şahsiyetine malik olmaz. O, insanı ilim ve merhametle yüceltir.
Sahabe neslinde ilim ve merhamet, Efendimiz (s.a.s.) ile dirilmiştir. Onlar da kendilerinden sonra gelen tabiin neslini, taşıdıkları yüce ruhî değerlerle diriltmişlerdir. Bu kutlu dirilişin özü, evvela ilahi vahye dayanan akideye sonra akl-ı selime ve nihayetinde ruhi eğitime bağlıdır. Hz. Peygamber’in maddeten varlığı, sahabe-i kiram için Yüce Allah’ın rahmetidir. (Maturidi, Tevilat, V, 191.) Onun için Kur’an’da, “Oysa sen onların içinde iken Allah onlara azap edecek değildi. Bağışlanma dilerlerken de Allah onlara azap edecek değildir.” (Enfal, 8/33.) buyrulmuştur. Dolayısıyla sahabe, sonraki nesillerin yetiştirilmesi için şahsiyetli kişiler olarak özellikle seçilmiş, “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz…” (Âl-i İmran, 3/110.) ayetiyle övülmüştür. Sahabe Efendilerimiz, şahsiyetlerini ikmal ederken bu hayata sünnet perspektifinden baktılar. Bizzat Efendimizin kastettiği manayı iyice anladılar. Ona göre de fikir (ictihad) beyan ettiler. Örneğin Resul-i Ekrem, Muaz b. Cebel’i Yemen’e kadı olarak gönderirken Muaz; bir meseleyi Kur’an’da bulamaz ise sünnet ile sünnette de bulamazsa kendi reyi ile hareket edeceğini söylemişti. O vakit Muaz’a, 28 yaşlarındaydı ve heyetin başındaydı. Hicretin 9. yılıydı. Peygamberimizi onca yıl takip etmişti. Akidesi, aklı ve ruhu karışık değildi. İstikbale hazırladığı umutla Muaz’ın verdiği cevaba Hz. Peygamber son derece sevinmişti ve “Allah Resulü’nün elçisini, Resulün razı olduğu şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!” demişti. (Ebu Davud, Akdiye, 11; Tirmizi, Ahkâm, 3.) Zira Muaz’ın gideceği topluluk son derece karmaşıktı. İçlerinde ehl-i kitap da putperest de vardı. Allah Resulü, Muaz’a şöyle tembih etti: “Önce onları Allah’a imana davet et, sonra Peygamberine… Bunu kabul ederlerse beş vakit namazı öğret! Bunu da kabul ederlerse zekâtı anlat!” (Buhari, Zekât, 1; Ebu Davud, Zekât, 5.) Resulüllah, Muaz’ı Kur’an ve sünnetle teçhiz edip ruh dünyasını muhabbetle beslemişti. Kur’an ve sünnetle bütünleşmeyen bir eğitim, kişiyi kemâle erdiremezdi. Ruh dünyası gelişmeyen bedende sağlam bir irade yer etmezdi. İradesi olmayanın ise bir başkasını, şahsiyetine tesir ederek geliştirmesi mümkün değildi.
Zeyd b. Desine (r.a.), Kur’an hafızıydı. Hicretin 4. yılında yedi kişilik arkadaş grubuyla katıldı Reci seferine. Arkadaşları şehit edilse de kendisi pazarda köle olarak satılsa da hapislerde yatsa da müşrikler onu zincire vurarak hapsetmiş olsalar da namazlarını, ibadetlerini hiç ihmal etmedi. Müşrikler yanına geldiler. Onu hakir gördüler: “Ey Zeyd, Allah aşkına doğru söyle! Şimdi senin yerine Muhammed’in öldürülmesini, böylece evine dönmeyi istemez miydin?” dediler. Zeyd şöyle dedi onlara: “Yemin ederim ki şu anda ailemin yanına dönmek bir yana Muhammed’in ayağına bir diken batıp onu incitse gönlüm ona bile razı olmaz.” Onun bu şahsiyetli duruşu, henüz iman etmemiş bulunan Ebu Süfyan’ı etkilemişti. Şöyle dedi: “Doğrusu Muhammed’e inananların onu sevdiği gibi bir başkasını seven kimseyi ben görmedim!” Zeyd b. Desine, o sefer sonrasında esir edilip ağaca bağlanmış ve o hâlde şehadete yürümüştü. (Ebu Davud, Cihad, 105.)
Sahabe-i kiramı şahsiyetli kılan en önemli ölçü, ilimde ve amelde hırslı olmalarıydı. Akılları imanlarıyla bir bütündü. Ruhi eğitimleri tamdı. Yoksa son dört yılında Yemen’den kalkıp gelen Ebu Hureyre (r.a.), Efendimizi tanıyıp en çok hadis nakletme şerefine nasıl ulaşabilirdi?
Sahabede üstün bir bilinç hâkimdi. Kısa süreli de olsa Hz. Peygamber ile beraberlikleri sahabi olmaya ve kemale ermeye kâfiydi ancak onların bireysel gayretleri en üst düzeydeydi. Her ne kadar sahabi olmak onlara özgü olsa da Hz. Peygamber’in üstün örnekliğinin ışığında şahsiyet sahibi müminler olabilmek her devirde mümkündür.