BİTİRİLMEMİŞ ACILAR TEKRARLANIR


Betül KARAPINAR


Yaşam döngüsü tüm canlılarda aşağı yukarı aynıdır; doğmak, olmak ve ölmek. Yaşarken öleceğini bilen ve kendi ölümünün bilinciyle yaşayan tek canlıyız ve hayatımızın her anını bu bilginin gölgesinde yaşıyoruz. Doğmak ve ölmek arasında geçen hayatımız “olmak” üzerine kurgulanmış âdeta ve işin tekâmülü, tamamlama kısmı tam da burası. Yaptığımız her eylemde bilinçli veya bilinçsiz hayatımızı anlamlandırmaya ve o anlamla beraber onu yaşanabilir ve katlanabilir kılmaya gayret ediyoruz. Tasavvuf bu döngüye, “hamdım, piştim” derken edebiyat, “olmak ya da olmamak” diyor. Olmanın ön koşullarından biri kabulse diğerleri de sabır ve mücadele ruhudur, tüm bunlar zorluğu da acıyı da bünyesinde saklar. “Mutluluk ve acı ikiz kardeştir... Acı engellendiğinde mutluluk yavanlaşıp sıkıcı bir rahatlığa dönüşür, acıya duyarlı olmayan insan derin mutluluğa kapısını kapatmıştır.” diyor Nietzsche. Oysa günümüzde acıdan kaçınmak kabul görüyor, acıyı yok sayan, keyif alınamayan her saniyeyi kayıp gören bir anlayış hâkim. İnsanın Anlam Arayışı kitabında Viktor Emil Frankl insanın tüm uğraşısının haz almak ve acıdan kaçmak olmaması gerektiğini; aksine hepsinin hayata dair olduğunu, acının da hayatın parçası olması gerektiğini söyler ve “Kişisel bir trajediyi zafere dönüştürmek ve potansiyelimizle göğüslemek hayatın kendisi kadar anlamlıdır.” der. Hazzın bir yan ürün olduğunu savunur, kendi yaşantısından yola çıkarak kurduğu logo terapide.
Acı korkusu (algofobi) yaygınlaşan bir korku ve diğer korkularımız gibi temelde ölüm korkusuna çıkan bir yol. Çok meşgul olmak, yoğunluğun ardına sığınmak modern dünyada kendinden ve ölümden kaçma, acıdan saklanma metotları genelde. Sanki ölümlülüğün reddi var kendimizi dinlemeyişimizde. Ecdadın kabristanları şehir merkezlerine yerleştirme ve hayatın içine taşımalarına karşın bizler yeni planlamaları kabristanların görünmezliği üzerine yapmaktayız. Acıların bir öğretisi olduğunu bilen ve buna hazır nesillerden acıdan kaçan, haz/mutluluk merkezli keyif alınmayan her anı kayıp sayan bir sistemin kabulüne zorlanıyoruz. “Modern insanın en temel vasıflarından bir tanesi ölüme doğrudan bakamayışı. Ceddimiz ölüm duygusuyla beraber yaşayan insanlardı... Yakın zamana kadar kefen bezini hazırlayan insanlar arasında büyüyorduk bizler. Kefen bezini bir tarafa hazır eden insan ölüm duygusuyla barışıktır.” diyor Kemal Sayar, Ruhun Derin Yaraları’nda. Yakınlarımızı kaybetme ve ölümle yüzleşme acıların en yüksek dozda olanı. Ve bu yüzden ölüm, yüzleşmesi en zor olan ve âdeta hayatımızın ayarı. Yas süresi, kayıplarımıza karşı gösterdiğimiz bazen öfkeli bazen umutsuz ve genellikle kederli tepkilerimizin zamana yayılmasıdır. Kaybın ve beraberinde gelen yasın doğasında acı vardır, öfke vardır, özlem vardır. Bu tepkiler kayıpla kurduğumuz duygusal bağla doğru orantılıdır ve kişiye özeldir. Bu duruma bir hastalık gibi bakmak, yas süresini standarda bağlamak, acıyı bir an önce terkedilmesi gereken bir durak gibi algılamak, insanın ölümle yüzleşmesini, kaybın yaratacağı boşlukla baş etmesini, yeni durumu kabullenmesini engellemektedir. Günümüzde yaşamın anlamı “hayatta kalmak ve zevk almak, mutlu olmak” kurgusu üzerine olduğundan yakın kaybı sonrası yaşanılan acı ve ızdırabın hemen geçmesi, eski ve rutin hayata dönülmesi bekleniyor. Yas süreci uzarsa modern tıp kendinde buna ilaçlarla müdahale hakkı buluyor. Psikiyatri hastalıklarının tanı ve istatistiklerinde kullanılan DSM el kitaplarında yıllar içinde acıya gösterilen tepkilerin şekli ve süresi, yas sonrası yaşanan üzüntüye tıbbi müdahale ve tanı koyma kararı son düzenlemelerde 15 güne kadar inmiş durumda. Oysa araştırmalar yas sürecinin üç aydan birkaç yıla kadar sürdüğünü hatta birçok insanın yıllarca devam eden yas süreci geçirdiğini ortaya koymaktadır. Ivan Illich, Sağlığın Gaspı kitabında özetle tıp kurumunun neyin hastalık, kimin hasta olduğunu ve hastalara ne yapmak gerektiğini belirlediğinde bunun çoğu zaman sağlığımız için tehdit oluşturduğunu, bedenimiz üzerindeki etkimizin azaldığını anlatır. Son dönemlerde yapılan araştırmalarda da bu düşünceye destek olarak yas sürecinde tıbbi müdahalenin beklenenin tersine kaybı yaşayana zarar verdiği insanların çoğunun %80-90 oranında kayıptan sonra herhangi bir müdahaleye gerek kalmadan yas süreciyle başa çıkabildiklerini göstermektedir.
Acının bizi değiştirme, dönüştürme gücünü inkâr etmek; sonrasında kaybettiğimiz sevdiklerimizle kurabileceğimiz güçlü duygusal bağları da inkâr anlamına gelmektedir. Başımıza gelen her türlü kayıp, acı vermesi yanında hayata farklı bir yerden bakmamızı, yeniden önem sıralaması hazırlamamızı, yaptığımız hataları fark etmemizi, gelecek planlarımızı ve hayallerimizi de değiştirmemizi sağlayabilmektedir. Bu süreç bir yolculuktur; başta hüzün, öfke olsa da zamanla hayatı tatlısıyla acısıyla kabullenmeyi, musibetlere sabretmeyi, hayata dâhil olmayı, acıyı sindirmeyi, yenilenmeyi ve kendimizi onarmayı da kapsar. Bu yolculukta en önemli olmazsa olmazımız bizi koşulsuz seven ve zor günlerimizde yanımızda olan yakınlarımızdır. Acının paylaşımında uzak yakın akrabaların, konu komşunun, dostların, arkadaşların olumlu katkısı ve payı büyüktür. İster acıyı yaşayan ister acıya eşlik eden olalım, yaşanılan sürecin zor ve uzun olabileceğini kabul etmeliyiz. Acele edilmeden sabırla, koşulsuz ve müdahalesiz bir ortam sağlanmasının, duygu ve düşüncelerin kısıtlanmadan aktarılabileceği sağlıklı ve etkili dost meclislerinin kurulmasının acının sağaltılmasındaki önemi unutulmamalıdır. Neyse ki henüz toplum olarak acıya eşlik etme noktasında duyarlılığımızı kaybetmedik. Çünkü her daim zor zamanlarımızda “ötekinin iyileştirici eline” hâlâ çok ihtiyacımız var.
Sonuç olarak acının üstesinden gelmek için çevremize ihtiyacımız olduğu kadar yeniden güçlenmeye ve bu acının etrafında kendimizi yeniden inşa etmeye de ihtiyacımız var. Acıya hemen kaçınılması gereken bir durum olarak değil, doğru anlaşılıp yönetildiğinde pozitif dönüşüme kaynaklık edebilecek bir tecrübe olarak bakabilmeliyiz. Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını kabul ederek bu acıyla yaşamayı öğrenmek, kendimizi gerçekleştirme yolunda en önemli adımımız olacaktır.