SORDULAR, ÖĞRENDİLER, YAŞADILAR...

Mürtaza TRABZON
Van Abdulhakim Arvasi Dini İhtisas Merkezi Eğitim Görevlisi


Sahabe-i kiram, bazen öğrenmek bazen de sorunlarına çözüm bulmak maksadıyla birçok konuda Allah Resulü’ne (s.a.s.) sorular soruyordu. Çünkü onlar için en güvenilir kaynak ve en güzel örnek Hz. Peygamber’di ve her türlü müşküllerini ona arz ediyorlardı. Bu sayede sahabenin zihni ve gönlü vahyin ışığı ve nübüvvetin nuruyla besleniyordu. Ashab-ı güzinin sorarak öğrenme gayretleri sayesinde alınan cevaplar, saadet asrından kıyamete kadar bütün insanlar için de öğretici ve yol gösterici olacaktı. Peygamberden aldıkları cevaplara iman ederek hemen hayatlarında uygulamaya koyulmaları, sahebenin iman ve amel bütünlüğü açısından üstün meziyet sahibi olmalarının da alametidir. Sahabe hayatlarını okurken bu durumu net bir şekilde görüyoruz.
Sahabenin İslam’ı öğrenme yöntemlerinden biriydi soru sormak. Onların bu metodu, kendilerinden sonraki nesilleri de asr-ı saadete bağlayacak bir vesile, merhamet peygamberiyle iletişime geçme ve âdeta onun meclisine dâhil olma şerefini bahşedecek bir imkân olmuştur. Bu imkân, cennette gerçekleşeceği arzulanan Efendimiz ile meclis birlikteliğinin, onu dünya gözüyle görmeden, “Cemalinle ferahnak et ki yandım Ya Resulallah” diyen müminler için dünyada da bir nebze olsun yaşanması anlamına gelmektedir.
Sevgili Peygamberimiz de bazen sahabeye çözümü içinde barındıran bir soru soruyor, bu sayede onları aktif kılarak düşünmeye sevk ediyor ve bilgiyi kalıcı hâle getiriyordu. Çünkü örnek olmanın yanı sıra iyi öğretme ve iyi öğrenme, soru sormayı da gerektiriyordu. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, zaman zaman sahabeyi soru sormaya teşvik etmiştir.
Hz. Peygamber’in güzide ashabı, özellikle dini öğrenme konusunda büyük çaba sarf etmiş, mahrem denebilecek konularda dahi erkeğiyle kadınıyla Resulüllah’a danışmaktan geri durmamışlardır.
Bir gün Allah Resulü’ne hizmetiyle meşhur olan Enes b. Malik’in annesi Ümmü Süleym, Resulüllah’ın yanına gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Şüphesiz Allah haktan hayâ etmez. İhtilam olan bir kadının gusletmesi gerekir mi?” diye sormuştur. Allah Resulü de hanımları sorularından dolayı ayıplamamış, mahrem konuları ayrıntılı bir şekilde cevaplamaktan da çekinmemiştir. (Hadislerle İslam, c.3, s.221.)
Onların amacı sadece öğrenip bilgi sahibi olmak değildi. Nitekim bir gün Hz. Peygamber’in huzuruna bir adam gelmiş ve şöyle demişti: “Ya Resulallah, bana birkaç kelime öğret de onları uygulayayım. Ama çok olmasın, sonra unuturum.” Nebi (s.a.s.) ona, “Öfkelenme!” buyurdu. (Hadislerle İslam, c.6, s.316.) Soruyu soran kişinin açıkça belirttiği gibi öğrendiğini hayatında uygulama isteği ve kararlılığı sahabenin Efendimize olan iman ve sevgisini göstermesi bakımından takdire şayandı. Aynı zamanda gücünün yeteceği kadar sorumluluk istemesi de bir açıdan Peygamberimizin başka bir tavsiyesine kulak vermemizi sağlıyordu: Huzeyfe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resulüllah (s.a.s.), “Mümin kişiye nefsini küçük düşürmesi yaraşmaz.” buyurdu. Bunun üzerine, “Kişinin nefsini küçük düşürmesi nasıl olur?” diye sordular. Resulüllah (s.a.s.) ise şöyle buyurdu: “Gücünün yetmediği işlere kalkıştığı için birçok belaya düçar olur.” (Hadislerle İslam, c.1, s.309.)
Yine bu meyanda sorulan başka bir soruya ve Peygamber Efendimiz’in verdiği yanıta bakalım: Hz. Aişe’nin anlattığına göre, Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.), “Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” diye soruldu. O da “Az da olsa devamlı olanıdır.” buyurmuş ve devamında şöyle demiştir: “Gücünüzün yettiği kadar ameli üzerinize alın.” (Hadislerle İslam, c.2, s.573.) Bu iki hadisten Allah Resulü’nün, müminin nefsine eziyet etmesini hoş karşılamadığını ve amelleri başlangıçta aşırı bir şekilde yapıp sonraki zamanlarda terk etmektense az da olsa sürekli yapmanın Allah katında daha değerli olduğunu bizlere öğretmek istediğini anlıyoruz. O daima orta yolu yani itidali tavsiye eden bir rahmet peygamberiydi.
Yapılan amellerin az da olsa samimiyetle ve sevgiyle yapılması hâlinde kişiyi kurtaracağını Efendimize yöneltilen başka bir soru vesilesiyle öğreniyoruz: Enes b. Malik’in anlattığına göre, bir cuma günü Hz. Peygamber minberde iken bir adam mescide girer ve onun konuşmasını keserek “Ey Allah’ın Resulü, kıyamet ne zaman kopacak?” diye sorar. Cemaat gizlice adama susmasını işaret etse de adam aynı soruyu üç kez tekrarlar. Ona cevap vermeyen Efendimiz, namazı kıldırdıktan sonra, “Kıyametin kopuşunu soran kişi nerede?” diye sorar. Adam, “Benim, Ya Resulallah.” deyince Hz. Peygamber, “Kıyamet için ne hazırladın?” diye sorar. Adam, “Kıyamet için çok fazla namaz ve oruç hazırlayamadım ama Allah’ı ve Resulü’nü seviyorum.” der. Resulüllah, “Kişi sevdiğiyle beraberdir, sen de sevdiğinle beraber olacaksın.” buyurur. (Hadislerle İslam, c.2, s.227.) Burada Sevgili Peygamberimizin, bazen bir soruya evvela soruyla karşılık vererek kişiyi düşünmeye sevk edip ardından açıklama yaptığını, böylece asıl meseleye odaklanmanın daha doğru olacağını vurgulamak istediğini görebiliriz.
İslam’ın ilk şahitleri olan Sevgili Peygamberimizin güzide arkadaşları, her zaman İslam’ı daha iyi anlamak ve güzelce yaşamak gayreti içinde olmuşlardır. Bu sebeple ona çeşitli sorular arz etmişler, bazı amellerin daha önemli olduğunu ve itina gösterilmesi gerektiğini öğrenmişlerdir. Esasen Hz. Peygamber’den sadır olan her söz onlar için ittibayı gerekli kılan bilgilerdi. Kesin bir inançla biliyorlardı ki onun söyledikleri, Allah tarafından teyit edilmekteydi. Ezberlemek kastıyla Resulüllah’tan (s.a.s.) işittiği her sözü yazan Abdullah b. Amr’a, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktaydı: “Yaz! Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki bu dudaklardan haktan başka bir şey sadır olmaz!” (Hadislerle İslam, c.6, s.416.)
Resul-i Ekrem Efendimizin, sahabenin sorularına âdeta altını çizerek verdiği öğretici ve aydınlatıcı cevaplardan bazılarına birlikte göz atalım:
Ebu Hureyre’den rivayet edildiğine göre, Resulüllah’a, “Hangi amel daha değerlidir?” diye soruldu. Sevgili Peygamberimiz de “Allah’a ve Resulü’ne imandır.” buyurdu. (Hadislerle İslam, c.1, s.564.)
İbn Mesud’dan rivayet edildiğine göre, bir adam Hz. Peygamber’e, “Amellerin/ibadetlerin en faziletlisi hangisidir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Vaktinde kılınan namazdır…” buyurdu. (Hadislerle İslam, c.2, s.149.)
Bir defasında da “En hayırlı amel nedir?” diye soran sahabiye Peygamber-i Zişan (s.a.s.), “Yemek yedirmen ve tanıdığına da tanımadığına da selam vermen.” buyurmuştur. (Hadislerle İslam, c.6, s.316.)
Soru sormak bir anlamda dertleşmektir, hasbihâl etmektir. Ashab-ı kiram efendilerimiz de sıkıntılarını, dertlerini Resul-i Ekrem Efendimiz’e anlatır, onu can kulağıyla dinler, onun vereceği tavsiyelere göre hareket ederlerdi.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber, hayvanlara da merhamet ve şefkat nazarıyla bakardı: “Bir seferinde rahmet peygamberi, Medineli Müslümanlardan birinin bahçesine girmişti. Oradaki bir deve, onu görünce inledi ve gözlerinden yaşlar akıttı. Nebi (s.a.s.) deveye yaklaşarak başının arka/üst tarafını okşamaya başlayınca hayvan sakinleşti. Peygamberimiz devenin sahibinin kim olduğunu sordu, ensardan bir genç de onun kendisinde ait olduğunu söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, o gence nasihatte bulunarak şöyle dedi: ‘Allah’ın sana verdiği bu deve hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Deve bana şikâyette bulundu. O bana senin kendisini aç bıraktığını ve fazla çalıştırarak yorduğunu şikâyet etti.’” (Hadislerle İslam, c.3, s.7.)
İki cihan güneşi Sevgili Peygamberimiz, “Bana sözün özü (cevamiu’l-kelim) verildi.” buyurmuş ve gereken yerde çok veciz ifadelerle tebliğde bulunmuştur.
“Ey Allah’ın Resulü, bana İslam ile ilgili, hakkında başka kimseye soru sormama gerek kalmayacak bir şey söyle.” şeklinde soru soran Süfyan b. Abdullah’a Peygamberimizin cevabı şu olmuştur: ‘Allah’a iman ettim de, sonra dosdoğru ol.’” (Hadislerle İslam, c.1, s.513.)
Peygamber Efendimizin hayatı ve sözleri evrenseldir ve çağlar üstü bir özelliği vardır. Sahabenin, Efendimize soru sormak suretiyle öğrenme yöntemi, onun üstün örnekliğinin ve güzel sözlerinin günümüze kadar ve daha sonraki zamanlara ulaşmasını sağlayan yollardan biri olmuştur.
Yukarıda belirttiğimiz gibi bazen Allah Resulü de onlara soru sorardı. Ama gün geldi, öyle bir soru sordu ki bu sual, artık onun görevini tamamladığını ve veda vaktinin geldiğini işaret ediyordu. Bu durum başta Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi onu canlarından çok seven sahabeyi duygulandırdı. Sevgili Peygamberimiz, Veda Haccı’nda irad ettiği meşhur hutbesinde bütün sahabeye hitaben sormuştu: “Tebliğ vazifemi hakkıyla yerine getirdim mi?” Ashabın ikrar etmesi üzerine Hz. Peygamber, “Allahümme’şhed!” (Allah’ım sen şahid ol!) derken şehadet parmağını üç defa havaya kaldırmıştı.
Ezcümle bugün bizim üzerimize düşen, sünnet-i seniyyesiyle aramızda yaşamaya devam eden Peygamberimizin dertlerimize derman cevaplarını Kur’an ve sünnet bütünlüğünde tespit edip hayatımıza yansıtmaktır. Allah’a itaat ve Resulü’ne ittiba etmekte kusur işlememek için sahabe, lazım olan herşeyi ona sormuş ve en güzel örneğin seçkin takipçileri olarak aldıkları cevapları da bizlere kadar ulaştırmışlardır. Ashab-ı kiramın yaptığı gibi Efendimizin mübarek dudaklarından dökülen sözleri kendisine hayat düsturu edinenler ve Kur’an ile sünnetin gölgesinde şahsiyetini inşa etme gayesinde olanlar, ebedi kurtuluşa erecek olanlardır.