HAYDİN
FELAHA!
Dr. Semih ACET
Isparta Atabey İlçe Müftüsü
"يَا بِلَالُ، أَقِمِ الصَّلَاةَ، أَرِحْنَا بِهَا."
“Ey Bilal! Kalk, namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat.”
(Ebu Davud, Edeb, 78)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir defasında Hz. Bilal’den ezan okuyarak insanları namaza çağırmasını istemiştir. Bu isteğini dile getirirken namazı, rahatlatmaya vesile olan bir ibadet olarak zikretmiştir. Bir ibadete kazandırılan manayı göstermesi adına dikkat çeken bu üslubun benzerini ezan çağrısında da görmek mümkündür. Nitekim ezanda “haydin namaza” ibaresinin hemen akabinde “haydin felaha” denilerek namazın huzur vesilesi olduğuna dikkat çekilmiştir. Namaz ibadetini, yalnızca yerine getirilmesi gereken bir vecibe olarak tanımlamak sığ ve eksik kalacaktır. Zira namaz, yalnızca bir görev ve mecburiyet değil aynı zamanda felaha ve huzura açılan bir kapıdır. Nitekim birbiri ardına gelen acılarla daralan Allah Resulü’nün (s.a.s.) gönlüne inşirah katan miraç yolculuğu ve namaz ibadetinin “müminin miracı” olarak nitelendirilmiş olması bu durumun bir göstergesidir. Öyle ki Allah Resulü (s.a.s.), Cenab-ı Hak karşısında yaşamış olduğu manevi iklimden ümmetinin de hissedar olması adına ashabını her daim namaza teşvik etmiştir.
Yüklerinden azade olanın rahata kavuşması misali günah yükünden arınan bir kimsenin huzura gark olacağı muhakkaktır. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.), namaz kılmayı bir nehirden günde beş defa yıkanmaya benzeterek Allah’ın huzuruna çıkan müminin namazın akabinde maddi ve manevi kirlerinden arınacağı müjdesini vermiştir. (Müslim, Mesacid, 283) Namazın kişiyi hayâsızlıktan ve kötülükten koruyacağını ifade eden Cenab-ı Hakk’ın beyanı da namazın arınma ve huzura erme yönüne bir işarettir. (Ankebut, 29/45) Çünkü Allah Resulü (s.a.s.), ayakları şişene kadar namaz kılarken (Buhari, Teheccüd, 6) mükellefiyetten kurtulmanın ötesinde, göz nurunun ifası ile felaha ermenin peşinde koşuyordu. Böylesi bir iştiyakı dünyevi meşgalelerin arasına sıkışan, namazı aradan çıkarılan veya savuşturulan bir mefhum olarak gören birinin anlaması oldukça zordur. Namaz ibadetine, yalnızca günde beş defa yerine getirilmesi gereken bir borç ve bir an önce kurtulunması icap eden bir yük olarak bakan bir kişinin huzura kavuşmak adına müezzini hasretle beklemesi pek olası değildir. Buna karşın namaz kılmayı sıradan bir alışkanlığın ötesinde ve vakti içinde yapılabilecek en hayırlı amel olarak gören ve bunu ümmetine öğreten Allah Resulü’nü (Buhari, Tevhid, 48), bu ibadetten ne ticaret ne de alışverişin alıkoyması mümkün değildir. (Nur, 24/37) Hatta karşı cephede belirecek düşman korkusunun Efendimizin (s.a.s.) Rabb’i ile buluşmasına mâni olması düşünülemezdi. (Nisa, 4/101) Bu hissiyattan olsa gerek, Hendek Savaşı’nın hengâmesinde namazını ifadan alıkoyan Mekkeli müşriklere öfkelenen Allah Resulü (s.a.s.), bedduadan geri durmamıştır. (Müslim, Mesacid, 203) Savaş ve sefer zamanlarında dahi namaz tamamen terk edilmemiş, sadece bazı özel hükümler getirilmiştir.
Namazı, kulluğun getirdiği mecburiyetten ziyade hayatın vazgeçilmezi olarak gören kişi için namaz; daraldığında, bunaldığında, korkup endişeye kapıldığında nefes almak için çalınan hacet kapısı olur. Nitekim Allah Resulü (s.a.s.), namazı cennetin anahtarı olarak nitelendirmiştir. (Tirmizi, Taharet, 1) Bu temsil ile Peygamber Efendimiz (s.a.s.), dünya ve ahirette huzura ermek isteyen ümmetine mihrabın yolunu tarif etmiştir. Yaradan ile randevunun vaktini belirleyen ezan çağrısı, Efendimize (s.a.s.) göre Rab ile buluşmanın, onunla özel olarak konuşmanın, naz ve niyazda bulunmanın saatidir. (Buhari, Salat, 36) Çünkü namaz, kulun Rabb’ine en yakın olduğu secde anını içinde barındırır. (Müslim, Salat, 215) Böylesi bir buluşmanın heyecanına atıfta bulunan Peygamber Efendimiz (s.a.s.), günahları yok eden ve dereceleri yükselten amelleri bir sohbet meclisinde şöyle sıralamıştır: “Meşakkat de olsa en güzel şekilde abdesti almak, mescitlere giden adımların sayısını arttırmak, bir namazın akabinde diğer bir namazın vaktini beklemek. İşte bağlanmanız gereken şey budur.” (Müslim, Taharet, 43) diye sözlerini bitiren Allah Resulü (s.a.s.), ezan vaktini sevdiği ile buluşma vaktini bekleyen sevdalılar misali beklemenin ayrıcalığına dikkat çekmiştir.
Bunca meziyeti sıralanan, hayâsızlıktan ve kötülükten koruduğu vurgulanan namazın, günahlara niye engel olamadığı imasının muhatabının ise namazdan ziyade onu ifa eden kullar olduğu unutulmamalıdır. Öyle ki Allah Resulü’nün (s.a.s.) murat ettiği göz nuru, dinin direği, ümmetin miracı, cennetin anahtarı mesabesindeki bir namazın, musalliyi (namaz kılan kişi) kötülükten koruyacağı ve ahlaklı kılacağı muhakkaktır. Nitekim “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56) ayetinde vurgulanan yaratılış gayesinin şekle indirgenmiş bir ibadetle izahı kabil değildir. Pek “yüce bir ahlak” üzerinde olduğu beyan edilen (Kalem, 68/4) ve yüce ahlakı tamamlama vazifesi ile gönderilen (İbn Hanbel, Müsned, 381) Peygamber Efendimizin (s.a.s.) kazandığı ahlakta, dinin direği olan namazın payı asla unutulmamalıdır. (Tirmizi, İman, 8) Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için kendisi “güzel bir örnek” (Ahzab, 33/21) olarak tavsif edilen Allah Resulü’nün (s.a.s.), “Benim nasıl namaz kıldığımı gördüyseniz siz de öyle namaz kılın.” (Buhari, Ezan, 18) beyanını şekilsel aynilik ile sınırlı görmek doğru değildir. Bilakis, Efendimizin (s.a.s.), “Ey Bilal! Kalk namaza (çağır da) bizi namazla rahatlat.” hitabında mündemiç olan hissiyatı yakalamaya çalışmak asıl olmalıdır. Onu hayâsızlıktan ve kötülükten koruyan namazının nasıllığı sorgulanmalıdır. Dünyanın meşgalesinden bedenen sıyrılıp Allah’ın huzuruna çıktığı gibi zihnen de onun huzurunda olma şuuruna nasıl erebildiği araştırılmalıdır. Kılmış olmak için kılmanın ötesine geçip tadil-i erkân ile her rüknün hakkını ne şekilde verebildiği kavranmalıdır. Hastalığın, yolculuğun, bedensel engelin hatta savaşın bile ifadan alıkoyamadığı böylesi bir ibadetin özünde neler sakladığı ortaya çıkarılmalıdır. Bunlar yapılabildiği takdirde Allah Resulü’nün (s.a.s.), “İşte bağlanmanız gereken budur.” diye tembihlediği namaza kavuşabiliriz. Böyle bir namaz, bizi kötülükten koruyacak ve ahlakımıza tesir edecektir. Bu duyguya kavuştuğumuz anda ise namaz, dünyevi meşgalelerimiz esnasında üzerimizde bir yük olmaktan çıkarak aksine yükümüzü alan ve bizi arındıran bir pınara dönüşecek; gönlü inşiraha sevk eden bir amel olacaktır.