TARİH, TEKERRÜR VE
HASAN SABBAH

Murat ALKAN

Hasan Sabbah, H 438 / M 1046-47’de İran’ın Kum şehrinde doğmuştur. Kendisi, hayatını anlattığı ve adamlarının Sergüzeşt-i Seyyidinâ adını verdikleri kitaba göre aslen Güney Yemen’de hüküm süren Himyerî krallarının soyuna mensup olduğunu, babasının Yemen’den Kûfe’ye göç ettiğini, oradan da Kum’a ve nihayet Rey şehrine geldiğini ve kendisinin de burada doğduğunu ifade etmektedir.
Hasan Sabbah yedi yaşında iken din adamı olmak istemiş ve bu isteğini babasına bildirmiştir. Bunun üzerine babası onu Rey’e göndermiş ve eğitimine bu şehirde devam etmiştir. Hasan Sabbah’ın 17 yaşına kadar Şia’nın İmamiyye (İsnâaşeriyye 12 İmam) itikadına bağlı olduğu, daha sonra tanıştığı Fatimî Dâîsi Emir Zarrab’ın etkisiyle Şia’nın İsmâiliyye itikadına geçtiği kaynaklarda aktarılır.
Hasan Sabbah’tan önce Büyük Selçuklu topraklarındaki Bâtıniler, kendilerine merkez olarak İsfahan’ı seçmişlerdi. İran bölgesi başdâîsi olarak bilinen İbn Attaş, Rey’e geldiğinde Hasan Sabbah’ın mezhebe girişini onaylamış ve dava örgütlenmesinde bizzat kendisi ona görev vermiştir. Rey’den ayrılıp İsfahan’a giden Hasan Sabbah, İbn Attaş’ın yardımıyla Mısır’a gitmek için yola çıkmıştır. İbn Attaş, ondan Fatımî halifesi Muntasır’ın yanına gitmesini istemiş ve orada Bâtıni mezhebi hakkında daha iyi eğitim alabileceğini söylemiştir. Bunun üzerine Hasan Sabbah, iki yıl gibi bir süre İbn Attaş’ın vekili olarak çalışmalarını sürdürmüş ve daha sonra Azerbaycan, Meyyâfarikin, Musul, Sincar, Rahbe, Dımaşk, Sayda ve Sur üzerinden Akka’ya varıp deniz yolu ile Mısır’a geçmiştir. Mısır Fatımî halifesi Mustansır, Hasan Sabbah’ı hücceti seçmiş ve onun adına ilerde davette bulunmasını istemiştir.
Hasan Sabbah, Halife Mustansır’dan sonra hilafet makamına veliaht Nizar’ın geçmesini isterken vezir ve başkumandan Bedr el-Cemali ise halifenin diğer oğlu, Ahmed el-Müsta’li’nin geçmesini istiyordu. Sabbah’ın muhalefetiyle karşılaşan el-Cemali, Sabbah’ı önce hapse atmış ardından da ülkeden sürmüştür veya diğer bir rivayete göre Sabbah Mısır’dan kaçmış ve 1081 yılında İsfahan’a ulaşmıştır. Sabbah, 9 yıl boyunca İran’ı baştan sona dolaşarak Bâtıniliğin propagandasını yaptı. İran’ın kuzeyine yöneldi. Özellikle Deylem bölgesi ile ilgilendi. Bu bölge İslam’ı zorla kabul eden, toprakları zor fethedilen, savaşçı ve eski gelenekleri sürdüren bir yerdi. Bu propaganda sayesinde bölge halkını yanına çekti. Sabbah’ın faaliyetlerini izleyen Selçuklu veziri Nizamülmülk, onun yakalanması için emir verdi. Bunun üzerine Hasan, Kazvin’e kaçtı. Söz konusu çalışmalarının sonucunda Hasan Sabbah, İran’da Elburz Dağları üzerinde, Kazvin’in kuzeydoğusunda yer alan müstahkem bir kale olan Alamut Kalesi’ni 4 Eylül 1090 tarihinde ele geçirmiş ve Nizârî-İsmâilî Devleti’ni kurmuştur. Bu tarihten itibaren Nizariyye diye tanınacak olan İran ve diğer bazı doğu ülkelerindeki İsmâilîler, Fatımî halifeliği ve İsmâilî hareketin diğer kolu Müstaliyye ile bağlarını kopardılar.
Âluh ve âmût (âmûht) kelimelerinden meydana gelen Alamut ismi, “kartal yuvası” veya “kartal eğitimi” (ta‘lîmü’l-ukāb) anlamına gelmektedir. Hasan Sabbah, Alamut’a yerleştikten sonra 34 yıl boyunca buradan hiç ayrılmamıştır. Rivayetlere göre Alamut’taki kendi odasından bile sadece birkaç kez çıkmıştır. Alamut kalesine yönelik ilk saldırılar 1090 yılında bölge kendisine ikta olarak verilmiş Selçuklu emiri Yuruntaş tarafından gerçekleştirilmiştir. Saldırılar, Nizarileri zor durumda bırakmıştır. Kale yeni ele geçirilmişti ve depolardaki erzak azdı. Garnizon kaleyi terk etmeyi düşündü ama Hasan Sabbah, Fatımî halifesi İmam el-Mustansır tarafından gönderildiğini iddia ettiği sahte bir mektubu müritlerine okuyarak kuşatmaya direnmelerini sağladı. Saldırılar sürerken Yuruntaş öldü, saldırılar sona erdi.
Hasan Sabbah, doğuda Nizârî-İsmâilîler’in (el-İsmâîliyyetü’l-cedîde) lideri olarak Alamut’taki karargâhından faaliyetlerini yürüttü ve Fatımîlerle ilişkilerini tamamen kesti. Şehristânî’nin “ed-Da’vetü’l-Cedîde” adını verdiği (el-Milel, I, 192) Nizârî akidesini Fatımîlerin akidesinden, yani “ed-da‘vetü’l-kadîme”den ayıran belirgin özellik, fırka düşmanlarının sadık fedailer tarafından öldürülmesi usulünün dinî bir vazife ve bir prensip olarak kabul edilmesidir. Ayrıca Hasan Sabbah eğitim ve öğretimi yasaklamış ve müritlerini cahil bırakmıştır. Ona göre Allah, akıl ve düşünceyle değil imamın rehberliğiyle tanınabilir; zira akıl Allah’ı tanımak için yeterli olsaydı herkes aynı fikre sahip olurdu. Hâlbuki akıl din için yeterli değildir ve bundan dolayı insanların her devirde dini, bir imâm-ı ma‘sûmun nezaretinde öğrenmeleri gerekir. Etrafındaki insanlar, Hasan Sabbah’ın bu düşüncelerinde derin hikmetler gizli olduğuna inanıp peşinden gittiler. Bâtınilik Hasan Sabbah ile yeni bir hüviyet kazandı ve masum imam adına davette bulunan dâîlerin yerini, devamlı haşîş (esrar) kullanmaya alıştırıldıkları için “haşşâş” veya “haşîşî” denilen eli hançerli caniler aldı. Haşîşîler kurbanlarını özenle seçiyorlardı. Bunların bir kısmı idareci, bir kısmı da dinî sınıftandı ve kurbanların pek azı hariç tamamı sünni idi; genel olarak Şiîlere, Hristiyanlara ve Yahudilere saldırmamışlardır. Hasan Sabbah adamlarına cennet vadediyor ve kendilerini bekleyen mutluluğu dünyada iken tatmaları için esrar içiriyordu; böylece onları her türlü emrini yerine getirmeye hazır hâle getirmişti.
1092 yılında Nizamülmülk, Sultan Melikşah’ı ikna ederek Alamut Kalesi’ni ele geçirmesi için bir ordu hazırlattı. Emir Arslantaş komutasındaki Selçuklu ordusu aylarca kaleyi kuşattı ancak kale alınamadı. Nizariler Rudbar halkının yardımı ile bir huruc hareketi yaparak Selçuklu ordusunu püskürttü. Emir Kızıl Sarık komutasındaki bir başka ordu Darah Kalesi’ni kuşattığı sırada Melikşah öldü. Ordu kuşatmaya son verdi. Hasan Sabbah ve fedaileri bu kuşatmaları düzenleyen ve destekleyen kişilere intikam amacıyla suikastler gerçekleştirdi. Hasan Sabbah, döneminde elliye yakın suikast gerçekleştirmiştir. Bunların en önemlisi ve ilki Nizamülmülk’ün öldürülmesidir. Nizamülmülk, başka saldırı planları yaptığı sıralarda suikaste kurban gitti. Diğerleri ise Selçuklu üst düzey devlet görevlileri ve Abbasi din adamlarına yönelik suikastlerdir. Suikasti yapan haşşâşînin adı Alamut’taki şeref listesine yazılırdı. Nizamülmülk’ün öldürülmesi ve ardından Melikşah’ın ölümü sonrasında Sencer, Berkyaruk ve Muhammed Tapar arasında taht kavgaları başlamış ve Selçuklular gerilemeye başlamıştır. Hasan Sabbah, Selçuklu sarayındaki taht kavgalarını kendi lehine kullanmıştır.
Hasan Sabbah döneminin en ilginç olaylarından biri de büyük Sünni tarihçi Alâeddin Atâ Melik Cüveynî’nin aktardığı olaydır. Cüveynî’ye göre, Muhammed Tapar’ın ölümünden sonra tahta geçen Sencer’e barış elçileri gönderen Hasan Sabbah, tekliflerin kabul edilmemesi nedeniyle saraydan birilerini yanına çekerek Sultan’ın baş ucuna bir hançer saplanmasını sağlamıştır. Ayıldığında büyük paniğe kapılan Sultan olayı gizli tutmaya çalışmış ancak olayın hemen ardından bir elçiyle gelen mesajda Hasan Sabbah, “Ben istemez miydim ki o hançer sert taşa değil de sultanın yumuşacık göğsüne saplansın.” demiştir. Bu olaydan sonra İsmâilîler, Sencer döneminde oldukça rahatlamıştır.
Mayıs 1124’te hastalanıp yatağa düşen Hasan Sabbah, 23 Mayıs 1124 Cuma günü ölmüştür. Bazı biyografi yazarlarına göre, o Alamut’ta ikamet ettiği otuz beş yıl boyunca ne bir kimse ortalık bir yerde şarap içebilmiş ne de testilere şarap doldurulabilmişti. Oğlu Muhammed’i şarap içtiği için idam etmiş, diğer oğlu Hüseyin’i ise asılsızlığı kanıtlanmış olan Dâî Hüseyin Kaini’nin katlini azmettirmek suçundan idam ettirmişti.
Hasan Sabbah’ın liderlik ettiği Nizari İsmâilîlerin Bâtini olduklarını daha önce de ifade etmiştik. İslam düşünce tarihinde Bâtıniye, nasları zâhir-bâtın ayırımına tabi tutarak te’viller yapan, İslam’ın temel hükümlerini (zarûrât-i dîniyye) bütün Müslümanların anlayışından farklı olarak yorumlayıp din anlayışlarını inkâr veya ibâha sınırına kadar götüren itikadi fırkalara denmektedir. Bunun yanında, son derece gizli bir şekilde teşkilatlanmış örgütler vasıtasıyla merkezî idareye karşı girişilmiş isyan faaliyetlerinin başını çeken çeşitli siyasi gruplar için de kullanılmış ortak bir isimlendirmedir Bâtıniye.
Bâtıni itikadında lidere, apaçık bir çelişki içerisinde olsa bile mutlak itaat şarttır. Zira Bâtıni düşüncenin yerleştirmiş olduğu epistemolojiye göre, zahir yoluyla hakikate ulaşmak mümkün olmayacağı için zahirî çelişkilerden hareketle hakikatin de çeliştiği sonucuna varamayız. Kaldı ki bâtıni bilginin zahirle uyumlu ya da alakalı olması gibi bir zorunluluk da söz konusu değildir. Dolayısıyla burada avama düşen görev, karizmatik lidere itaat etmek, onun kendi nefsinden konuşmadığını ve söylediği her şeyin bir hikmetinin olabileceğini ve onun yanılmayacağını düşünmektir.
Aziz milletimiz, kökleri tarihte mevcut bu türlü bir düşünce ve dini algılama biçimiyle FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) sebebiyle tanışmış ve 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan darbe kalkışmasıyla da yüz yüze gelmiştir. Zira bunlar da aynı fedailer gibi liderlerine kayıtsız şartsız bağlıdırlar, liderin sözleri sorgulanmaz ve emirlerini yerine getirmek dinî bir vazife olarak telakki edilir; ayrıca her iki yapıda da gizliliğe azami derecede önem verilmiş ve devletin çeşitli kademelerine sızma stratejisi güdülmüştür. Amaç devleti içerden ele geçirmek ve kendi ideolojilerine göre yönetmektir. Yine her iki yapıda kendi siyasi ve ideolojik amaçları için din araçsallaştırılmış ve takipçiler dinî söylem ve motiflerle motive edilmiştir. Alamut fedailerinin zaman zaman Haçlılarla iş birliği yaptığı gibi, söz konusu örgütün de eylemleri aşamasında gayrimüslim unsurlarla iş birliğinden çekinmediği görülmüştür.
15 Temmuz kalkışmasını acı bir şekilde yaşayan aziz milletimiz, kendileri gibi düşünmeyen, cemaatlerinden olmayan hiç kimseye hayat hakkı tanımayan, devletini ve milletini savunmak için sokaklara çıkıp tekbir sesleriyle vatanını savunan masum Müslümanlara hiç düşünmeden uçak, helikopter ve tanklardan acımasızca ateş edebilen, kendilerini hakikatin yegâne temsilcisi sayan, diğer Müslümanları gaflet ve hatta dalalette gören bu güruhu, yaptıkları eylemlerle daha iyi tanıma imkânı elde etmiştir.
Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Mehmet Akif ERSOY
Kaynakça:
• Abdülkerim Özaydın, “Hasan Sabbah” DİA, İstanbul: 1997, C.16, 347-350.
• A. Özaydın, “Alamut” DİA, İstanbul:1989 C.2, 336-337.
• Ali Avcu, Karmatîliğin Doğuşu ve Gelişim Süreci, Cumhuriyet Üniversitesi Yayınları, Sivas: 2011.
• A. Avcu, Horasan-Maveraünnehir’de İsmailîlik, Asitan Kitap, Ankara: 2014.
• Bernard Lewis, Haşhaşiler, Kapı Yayınları, İstanbul: 2014.
• Alaaddîn Ata Melik Cüveynî (681/1283), Târih-i Cihan Güşa III, Çev. Mürsel Öztürk, K.B.Y., Ankara: 1988.
• İbnu’l-Esîr, Ebû’l-Hasan Ali b. Ebî’l-Kerem eş-Şeybânî (630/1322), el-Kâmîl fî’t-Târîh, Beyrut: 1994.
• Mustafa Öz, “Haşîşiyye”, DİA, İstanbul: 1997, C.16, 418-419.
• Muzaffer Tan, Tarihsel Süreçte İsmaililik ve Yaşadığı Farklılaşmalar, Ankara İlahiyat Fakültesi Dergisi, 17:2 (2012), SS.111-145.
• Farhad Daftary, Muhalif İslamın 1400 Yılı İsmaililer Tarih ve Kuram, Çev. Ercüment Özkaya, Rastlantı Yay., Ankara: 2001.
Tarihte bu ay neler oldu?
Diyanet Radyo yayın hayatına başladı.
(09 Temmuz 2013)
Türksat uydusu, Fransız Guyanasından uzaya fırlatılarak geçici yörüngesine yerleşti.
(10 Temmuz 1996)
Türk Dil Kurumu kuruldu.
(12 Temmuz 1932)
Diyanet TV yayın hayatına başladı.
(19 Temmuz 2012)
Hatay Türkiye’ye katıldı.
(23 Temmuz 1939)