ŞEHİR VE IRMAK
Nagihan AYDIN
Aynalar değdi gözlerime, kendimi en güzel onun çehresinde gördüm.
Ben bir ırmağım. Yüküm ağırdır benim. Ayaklarım, kollarım, gövermiş gövdem doğduğumdan beri bitmeyen akıştadır. Saçlarım, rüzgârın çarkında bilendikçe her çağlayışta tazelenir yüklerim. Gece kordan bir beşikte, gündüz bozkırın göz çukurlarında kıvranır dururum. Ay ve güneşin üzerime akseden ışıklarından damıtılır, özlemle geçerim yoluma çizilen hudutların arasından.
Şehir kalabalığında görüntüler sıradanlaşır, sokak içlerinde sesim azalırdı. Sabahın erken saatlerinde kolundaki hasır sepetine doldurduğu simitleri taşıyan yaşlı amcanın ayak sesleriyle başlayan ürkek tıkırtılar gün içinde peyderpey çoğalırdı. Gözlerimi kapatır, sesleri tek tek avlamaya çalışırdım. Şehrin saçlarına sinmiş yaşanmışlık izleri derin bir uğultuyla eşlik ederdi bana. Kehribar rengi daracık taş sokaklarından yükselen nal sesleri, kavuşamayan âşıkların gözyaşlarıyla sulanan saçları, nice şaire, ozana ve âşığa ilham oluşuyla şehir, yolculuğumda emsalsiz bir geçitti.
Dostluğumuz çok eskilere dayanıyordu. Şehir, ilk tanışmamızda cılız sesim, bedenimdeki zayıflık yüzünden şefkatle sarmalamıştı beni. Birbirimizi tanıdıkça bu şefkat yerini hasbi duygulara bıraktı. Zamanla bazı tehlikelere karşı tek vücut olmayı öğrendik. Kimi zaman değişen mevsim şartlarında istemeden birbirimizi üzsek de dostluğumuzun kıymetini iyi bilirdik. Muazzam sıralanmış dağların arasından bir türküyle doğup, Çamlıbeller’i aşıp gelmiştim. Çok geçmeden huzur bulup yârenlik ettiğim şehre can suyu oldum. Şehre geldiğimde birdenbire yavaşlar, vefayla açılan bu dar geçidin saltanatını ardımda bırakıp gitmeyi de hiç istemezdim. Şehir, arada kibir emareleri gösterse de cömertliği ve misafirperverliği sayesinde aklımı çelmeyi başarır, aynı zaman ve mekâna her an tazelenen bir sadakatle tutunurduk.
Bu denli bölünmeyi kimse istemezdi ama şehir bana geçit olmaktan hiçbir zaman yüksünmedi. O da bilirdi bağrında yol açıp geçit verdiği dostunun kendisine ne kadar lütufkâr olduğunu. Her doğan gün apayrı lezzet, koku ve seslerle gönenirdik. Kuşların cıvıltısından, kelebeklerin kanat vuruşuna kadar ikimiz de payımıza düşeni alırdık. Güzelliğine oldukça düşkün olan şehir bu kadarıyla yetinmez, varlığımla gözlerine sürme çekilmiş nazlı gelin gibi süzülüp görenleri kendine hayran bırakırdı. Yol boyunca devam eden seyrimde benim için bir duraktan fazlası olan şehrin zarif nazarından aldığım hikâyeler, her geçişimde ikram dolu tepsilerle cömertçe önüme sunulurdu.
Ruhunun yoldaşını bulduğunda gösterirsin ya bütün maharetini biz de öyleydik; kadife kumaş içre sarılmış inci ve mercan kıymetindeydik. Eteğine kadar sokulduğumuz dostluğa layık olmak için içtenlikle bakardık aynaya. Her gün parçalanamaz bir gövdede aynı fotoğrafa gülümserdik türlü renklerde. Kimi zaman yağmur ıslatırdı saçlarımızı kimi zamansa birlikte kar taneleri yakalardık. Yıldızlar gözlerimize aynı yerden bakardı. Kayalıkların arasından geçerken şehrin suretine bürünüp üzerime serpilen bu fasih güzelliğin büyüsüyle kurşuni bir gölgenin içinde anbean kaybolup yeniden doğmak isterdim.
Zamanın soğuk nefesini ensemizde hissedeli üç yıl olmuştu. Yağışsız kışların, kurak geçen yaz mevsimlerinin ardından hastalanmış, gövdemdeki güçsüzlük suretime de vurmuştu. Yoldaşım bu hâlsizliğimden korkmaya başlamış, dualarıyla eski gücüme kavuşmam için bana destek oluyordu. Şehrin iki yakasını birleştiren taş köprülerin neredeyse kökleri görünüyordu. Gövdeme zırh gibi giyindiğim rüzgâr bile dişlilerini üzerimden çekmişti. Yatağımda hastalıklı bir iniltiyle titrerken şehrin etrafına kurulan köy ve kasabaların su ihtiyacını da karşılayamaz olmuştum. Şehir, nazarımda beni yutacak kadar büyümüştü. Karşısında küçülen biçare bakışlarımla merhamet dilenmeye hazırdım. Yüküm ağırlaşıp taşıyamaz olduğumdaysa en yakın kıyıya gövdemden bir parçamı bırakıyor, tekrar döndüğümde ellerimle ördüğüm setlerin acımasız gülüşlerini izliyordum.
Üzerimi örten ipek tülbent yırtılmış, güzelliğimden eser kalmamıştı. Her soluğumda günbegün kuruduğumu, dostuna sunulan bir ikramlık olduğumu hissediyordum. Güneş biraz daha kaşlarını çatsa toprağa karışacağım düşündüm. Şehrin ihtişamına eşlik edecek gücüm kalmayınca gövdeme ok gibi saplanan ısrarcı bakışların karşısında utançla kabuğuma çekiliyordum. Kurumuş damarları, kül rengine çalan benziyle şehir korku ve ürperti veriyordu. Öyle ya, ırmak kurursa hayat kururdu. Evler bozulur, sokaklar konuşamaz, elma ve kiraz ağaçları yoldan geçenlere sataşamaz olurdu. Karıncaların yükü hafifler, arıların elleri görünürdü. Bu manzaradan ötürü, dostuma olan mahcubiyetimi gizleyemeye çalışıyordum. Onun müşfik koynunda saklanmaya devam etsem de yavaş yavaş hazırlıksız bir sona doğru aktığımı kabul ediyordum.
Yıllar geçtikçe nispeten azalan gücümle şehir için bir tehdit hâline gelmiştim. Sanki dostumla birbirimize sunduğumuz ziyafet sofraları gitmiş, yerine acıdan bir katık gelmişti. Bu kekremsi tat ikimizin de sırtında bir kamburdu. Değişken hâllerime aşina olan şehir, kusursuz bir dostluğun olmayacağını biliyordu. Bu durumdan hiç şikâyetçi değildi. Ne yalan söyleyeyim, şehrin en çok bu yönünü severdim. Serin bir gölgelikte göz göze geldiğimizde itiraf edemediğimiz kaybetme korkusu ikimizin de prangasıydı. Çözmeye irademiz ve gücümüz olsa da bu gönüllü esarete rıza gösterip teslim olmuştuk.
Sonbahar rüzgârlarıyla yerini serin havaya bırakan mevsim, o yıl yağışları da beraberinde getirecek çetin kışa doğru akıyordu. Şehir artık derin bir nefes aldı. Nihayet yoldaşının eski sağlığına kavuşacağı ümidine sarılmanın vakti gelmişti. Sonbaharla başlayan yağmurlar kış başlarında bir sütanne edasıyla doyasıya emziriyordu ırmağı. İki dostun da damarları doymuş, gücü yerine gelen ırmak şehrin en güzide yerindeki nöbetinin hakkını vermeye başlamıştı. Caddelere, çarşı pazara dirilik gelmiş, ahşap evlerin tavanına konan güvercinlerin sesi yoldan geçenlerin saçlarına dökülmüştü. Kapı önlerinde oynayan al yanaklı çocukların elleri üşümüş, simitçi amca yaz kış sırtından çıkarmadığı keçe paltosuna biraz daha sokulmuştu.
Üşüyordum…
O kış yolculuğum boyunca karla, yağmurla karnım doymuş, homurtuyla çağlamaya başlamıştım. Şehrin karla örtülen güzelliğinin içinden başım dik geçerken eskiden kopan parçalarımı tekrar önüme katıyordum. Gücüm görenleri şaşkına çeviriyor, üstelik şehirle de yüksek sesle konuşuyordum. Bütün nahifliğiyle bana kucak açan şehir, bu gürültüden rahatsız olsa da belli etmiyordu. İçinden geçtiğim yol boyunca yanan ışıklar, taş köprüler ve nihayet sırtımı yasladığım o yüksek dağın yamacı üstümde bir devin nazarıyla beliriyordu. Kış boyunca yaptığım bu gövde gösterisinin, baharın gelmesiyle nihayet yerini huzurlu bir dinginliğe bırakacağını düşünüyordum. Lakin o bahar öyle olmadı.
Uğradığım her durakta neredeyse kış aylarının başından bahar sonuna kadar ortalama yarım metreyi geçen bir kar örtüsü ve don tehlikesiyle kışı geçirdim. Nisan ayının gelmesiyle ısınan havaların ve nisan yağmurlarının da sunduğu ziyafetle gücüme güç kattım. Artık tehlikeli hâle gelen büyüyüşüm etrafıma zarar verecek boyutlara ulaştı. Orantısız bu kuvveti kontrol etmekte zorlanıyordum. Artık bana sunulan yatağıma da sığmaz oldum. Şehrin tam ortasına geldiğimde çehresindeki en güzel kıyıları yıkıp, taştığım oyuklarda ne varsa önüme katıp götürmeye başladım. Şehrin ahenkli görüntülerini göremez, zarif esintilerini işitemez oldum. Kurt kuş, börtü böcek pılını pırtısını toplayıp kaçmaya başladı. Hayretim mekânla birlikte küçüldü. Yazdığım korku dolu hikâyelerin başkahramanı oldum.
Acıyla, feryatla irkilen şehir savunmasız bir anında en sevdiğinden vurgun yemişti. Oyuklar dolmuş, taş köprüler yıkılmış, şehrin dar ve zamana meydan okuyan bütün kadim sokakları birer taş maket gibi ırmak sularıyla yağmalanmıştı. Şehir sahip olduklarını bu istilada kaybetmek istemese de yoldaşının gücüne karşı koyamadı. Bütün aynalar tuz buz olurken gürültüden dostunun gönül sesini duyamayan ırmak, onu doyurayım derken ölçüyü kaçırmış, yaraları çok zor sarılacak bir felakete sebep olmuştu. Bir suçunun olmadığını düşündüğü ırmağın dostluğundan yaralanan şehir, bahar sonunda kahverengi balçıkla kaplanan gövdesindeki izlerle yaşamaya mahkûm olmuştu. Artık bağrına bastığı ırmağın, azlığında da çokluğunda da kendisine nasıl hasarlar vereceğini anlamıştı. Şehir, ruhunu sağır eden uğultuyla simitçi amcanın kırılan sepetinden düşerek bulanık sulara karıştı.