MANANIN KEŞFİ
Sudegül ÖZCAN
Var olduğumuzu sandığımız kalabalıklarda değil de içimizde aramalıydık özümüzü. Asırlar boyunca geçip giden şu mutat zamanda, değişmeyen bir doğruyla yanlışın hâliyle de iyiyle kötünün varlığından cereyan eden olaylar silsilesi... Değişense bu kavramların büründüğü çeşitli düsturlar. Özellikle de modernitenin getirdiği, dayattığı bir “benmerkezci” düşünceyle bakar olduk etrafımıza.
Merkezi moderniteye dayalı pergellerle çizdiğimiz çemberin etrafında hoyratça döndük durduk. Düştüğümüz yerden kalkışımız yine kendimizle olacakken gördüğümüz bir seraptı; yolumuzu şaşırtan, yönümüzü unutturan. Modernitenin çıkmazlarında, girdabına kapıldığımız cam fanuslarda kaybettik kendimizi. Vakti gelip fanus kırılsa da bulamadık. Gerçi aramadık ki bulalım. Kendinden olmayanla boyanmış gözler nasıl görsün görmesi gerekeni? Kendinden olmayana kabaran kulaklar nasıl duysun duyması gerekeni? Kendini bilmeyen akıldan, bu dünyaya zincirlenmiş bir gönülden dile gelir mi ki dile gelmesi gereken hakikat? Gördüğünü sanan gözlerle baktık da göremedik. Dinliyoruz sandık da işitemedik ve nihayetinde varlığımızı; maddi olana, eşyaya bağlar olduk da kendimizi yitirdik. Eşya, varlığımızın bir parçasıyken eşyaya sahip olmak için var olur hâle geldik. Harca-kazan-harca manifestosuyla maddileşerek güdülendiğimiz çağda, ruh köklerimizden uzaklaştık ve bu maddi âlemde kaybolduk. Artan eşyayla daha da var olacağımızı zannederken yokluğa sürüklendik. Var gibiyken yoktuk sanki. Zamanın insanı, insanın da zamanı tükettiği bu hız çağına gönüllü olduk da ne oldu, tükenen insanlığımızdan ve tükettiğimiz insanlığımızdan başka? Dış dünyamız böylesine hızlanırken iç dünyamızdan bihaberdik. Belki kendimizin bile farkında değildik. Farkında olsak böyle mi olurdu? Böyle kör, sağır, dilsiz mi olurduk. Bizler bu denli hızlı, anlık yaşamamız istenilen çağın esirleri hâline geldik. Önce benliğimizi, yavaş yavaş da bizi insan kılan hissiyatımızı, fikriyatımızı yitirir olduk. Kendimizi kalabalıkların içine atıp da kaybolmamayı umduk. Gündelikten kurtulamayan konuşmaların sığ cümlelerinde boğulduk. Boş dimağlardan çıkamayan, sayfalara hapis bıraktığımız kelimelerin üstünü kahkahalarla örttük. Düşünmekten kaçtık, ardımıza bakmadan koşarcasına kaçtık. Sitemle, yeri ayağımızın altından kaydırmak istercesine, güya kurtuluşa doğru bastığımız bu adımların bizi uçuruma sürüklediğini fark edemeden kaçtık. Her yerde sistemin çarkları aynı hızla dönmekte iken hep bir öteki aradık. Lakin cevher bizdeydi, insanın kendisindeydi. Asıl olan, özümüzde saklıyken biz durmadan öğütülüp durduğumuz arazlara hapsettik kendimizi, özgürlük adı altında.
Bilinçlenmek sanrısıyla bilinçsizce kuruttuğumuz kadim geçmişimizde, boş yere dönen değirmenlerde öğütülen kendimizdik ve nihayetinde kendini avareliğe gark olmuş hâlde bulan o insanlıktık. Mesele şu ki hepimize bir dönüm noktası lazım. Bu da en iyi ihtimalle okuyarak, sorgulayarak olabilir. Çokça okuyarak, çokça sorgulayarak… Okuyalım, sorgulayalım ki doğru olanı bulalım; farkına varalım etrafımızın, kendimizin. Sayfalarda, satır satır cümlelerde ve soruların açmazlarında; bu sefer bulmak için kaybolarak, kaybolan benliğimizi arayarak... Var olduğumuzu sandığımız kalabalıklarda değil de içimizde arayalım özümüzü. Akletmenin; ezberlediğimiz bilgilerden, bize öğretilenlerden ibaret olmadığını bulalım. Öğretilenler; öğreneceklerimizin, araştıracaklarımızın kapısını aralasın bize. Kapının ardı derya deniz…
Şu dizeler yolumuzu çoktan çizmiş bize:
“İlim ilim ilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendin bilmezsin Ya nice okumaktır”
Mühim olanın insanın kendini bilmesi; insan kendini bilmezse okumasının, bilmesinin bir manası yok. Bizler de bu yolun yolcuları olalım. Bizi bizden alıkoyan her bilgi koca bir yük olur dimağımıza. Mesele, dış fakirleştikçe içi zenginleştirebilmek değil midir zaten? Etrafımız, boş güruhlarla kalabalıklaştıkça varlığımızı bunlara bağlarız ve kendimizi yitiririz ama ne zaman ki insan böylesi kalabalıklardan sıyrılır ve kendi içine döner, işte o zaman kendini bulur. Kendini bilir ve Yunus Emre’nin dediği gibi de her şey kendini bilmekle başlar ve devam eder. Nihayetinde zihnimizdeki sığ su birikintileri yerini derya denizlere bırakır. Okudukça okumanın, sordukça sormanın sonu gelmeyecek iyiye, güzele, doğruya çeken iyi huylu bir girdap olduğunu keşfederiz.
Dimağının paslanmış çarkları işleyip dönsün özüne. Bilmediğini sorsun, bildiğini sorgulasın. Arasın, aradığını bulsun. Hiç bitmeyecek bu yolun yolcusu olsun. Hepimiz birer yolcuyuz. Bunu ya fark edip mananın keşfine çabalarız ya da fark etmeden beyhude geçip giden bir ömrün peşinde sürüklenip heba oluruz.