Aşurenin Sırrı
TATLARIN DİLİNDEN TEVHİD

Zeynep KAYSERİ UZUN

Herkes ayna gibidir bakan da sen,
Senin gözündür seni ihbar eden.
Her neye bakarsan kendi yüzündür,
Kimde ne görürsen kendi özündür.
Yunus Emre

Nasıl da aynıyız hepimiz farklıyken…
Nasıl da sığıyor hepimizin içine acı, umut, hayat, özlem, güven, varoluş tutkusu…
Bir’liğin hikâyesi… Her birimiz milyarlarca hücreyiz ama hücrelerimizin içinde aynı dil konuşuluyor. Galaksinin dönerken kullandığı yasayla hücremizdeki organelin hareketi aynı prensibe göre işliyor. Çekim, denge, yörünge ve süreklilik. Su, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşuyor ve bu basit yapı olmadan hayat mümkün olamıyor. Aynı su, insanın gözyaşında da var yıldızın buharında da. İnsan düşünen, hisseden, seçimde bulunan, korkan ve seven bir varlık. Bunlar ayrı ayrı işlevler olsa da bir bilinçte birleşirler. Nefis, akıl, kalp, ruh…
Hepsi tek bir “ben”e bağlı. Bu içsel birlik, kainattaki tevhidin mikro bir yansımasıdır âdeta. İnsanı yaratıp kendinden iz nakışlayanın birliğidir. Nota, enstrüman ve frekans birbirinden farklı şeylerdir ama bir araya gelince muhteşem bir ritim oluştururlar. Her ses tek başına karmaşadır ama bir bütün içinde anlam bulur. Her varlık kendi notasını çalar ama hepsi aynı besteye aittir. Milyonlarca kuş, binlerce kilometreyi aşarak aynı anda aynı yöne uçar… Lider kuşlar değişse de yön sapmaz. GPS, pusula yoktur ama sapmayan bir düzen vardır.
Bu düzenli hareket, rastlantı değil tek bir iradeye bağlı planlı bir yöneliştir. Varlığın neresine bakarsak bakalım, farklılıklar içinde aynı aklı, aynı mühendisliği, tek yaratıcıyı görürüz. İnsan hem sever hem korkar. Hem şefkat duyar hem öfkelenir. Bazen gülerken içinden ağlar. Tüm bu zıtlıklar aynı kalpte yaşar ama parçalanma olmaz. Tevhid, çelişkilerde boğulmak değil zıtları uyum içinde taşıyabilmektir.
İşte bu birliğin en güzel ifadelerinden birini kesrette çokluk olarak ifade edebileceğimiz geleneksel hâle gelen aşurede görmek mümkündür. Buğday, nohut, kuru fasulye, incir, kayısı, nar, şeker… Her biri ayrı tat, ayrı doku, ayrı renk. Ama birlikte pişince nefis bir bütün olurlar. Ayrı ayrı kalsalar “malzeme”dirler ama birlikte olduklarında manaya dönüşürler. Uzun yıllardır işte bu kazan kaynar. İçinde yalnızca buğday değil zaman pişer. İçine yalnızca kuru meyve değil geçmiş düşer. Her tanesi bir insan gibi; ayrı renkte, ayrı dokuda… Ama aynı kazanda birlikte yumuşar, birlikte tatlanır. Aşure, bir yemekten ibaret değildir. O, hatırlamanın lezzete bürünmüş hâlidir. Dua ile karılmış, şükür ile tatlanmış, sabırla kıvama gelmiş bir tarihtir.
Anlatılır… Sular çekildiğinde Cudi’nin eteklerinde bir gemi durur. İçindeki insanlar, bir tufandan kurtulmanın sessiz şaşkınlığını yaşar. Açtırlar, yorgundurlar. Gemide kalan son malzemeleri bir araya getirirler. Biraz buğday, azıcık nohut, birkaç incir… Ve yakılan bir ateşin başında kazan kaynamaya başlar. Her şey karışır birbirine; tatlar, dokular, renkler… Ve o gün doğan yemek yalnızca karın doyurmakla kalmaz; birlik içinde kalmanın tadını bırakır dillerde. Böylece aşure, kıtlıkla yoğrulmuş, kardeşlikle tatlanmış bir kurtuluş anısı olarak süregelen ize dönüşür. Tarihin ilk medeniyetleri de aşureye benzer yemekler pişirir. Sümerli rahipler, tanrılara şükran sunmak için çeşit çeşit tahılı aynı kapta karıştırır. Hititler, hasat zamanlarında bereket için karışık yemekler yaparlar. Çünkü insanlar çokluğu kutsamayı, farklı olanı bir araya getirerek kutsal bir düzene dönüştürmeyi sever.
İslam geleneğinde muharrem ayının onuncu günü, yani Aşure Günü, kutsal hatıralarla doludur. Nuh’un gemisi karaya oturur, İbrahim ateşten kurtulur, Musa denizi yarar, İsa göğe yükselir ve Hüseyin susuz bir toprakta suskunluğa yürür. Aşure artık sadece bir yemek değil zamana sinmiş duaların damakta kalan izidir. Osmanlı, aşureyi sadece sofralara değil toplumun kalbine kazır. Saray mutfağında aşure kazanları kaynar ama en tatlı tabaklar halka sunulur. Çünkü padişah da bilir ki paylaşılmayan tat eksik kalır. Her yıl muharrem geldiğinde İstanbul sokaklarında bir koku yükselir. Balkonlardan avlulara, mahalle fırınlarından cami avlularına kadar aynı kazan farklı ellerde döner. Kapılar çalınır. Tabağın içinde aşureyle birlikte bir selam, bir dua, bir hatırlanma arzusu vardır. Her malzeme kendi rengindedir. Kuru fasulye beyazdır, nohut sarıya çalar, nar kızıla… Her biri başka bir hikâye anlatır. Ama kazan aynı kazandır. Ateş aynı ateştir. Ve niyet hep birdir. Aşure, tevhidin mutfaktaki karşılığıdır. Birliğin, düzenin, çokluk içindeki ahengin somutlaşmış hâli. Malzemeler birbirini bastırmaz. Kimse diğerine hükmetmez. Hepsi kıvamını bulana kadar birlikte pişer. Tıpkı insanların birlikte yaşaması gibi… Farklılıklarını koruyarak birlikte bir tat oluşturmak gibi. Bugün bir tabak aşure uzatıldığında sadece bir tatlı sunulmuyordur. O tabakta geçmişin yükü, geleceğin duası, bugünün şükrü vardır. Belki annenin ilk kez yaptığı belki komşunun sessizce kapına bıraktığı bir tabaktır bu. Anadolu’nun mayasıdır. Ahi ocaklarında cömertlik, Bektaşi tekkelerinde hoşgörü, Yörük çadırlarında bereket olarak pişmiştir.
Anadolu’nun bereketli mutfağında her evin aşuresi başka bir hikâyeye açılır. Doğu’nun aşuresi, bol kuruyemişle zenginleşir; İç Anadolu’da buğday, nohut, fasulye gibi tahıllar ön plandadır. Ege’nin kazanı ise incirle, üzümle, narla tatlanır. Bu çeşitlilik, yalnız malzemede değil kalpte de kendini gösterir. Çünkü aşure, yalnız mideyi değil gönülleri doyurur. Komşuya sunulur, küslerin kapısı çalınır, yaşlıların gönlü alınır. Aşure, halk dilinde bir “barış çorbası”, bir “dualı tatlı”dır. Alevi-Bektaşi geleneğinde ise bu yemek Kerbela’nın hüznüyle pişer; içinde et olmaz, çünkü o tencere bir yasın içinden geçerek umutla yoğrulur. Hz. Hüseyin’in susuzluğunu hatırlatan her lokma, bir ahlak ve sadakat yemini gibidir. Tüm bu tarihî ve kültürel zenginlik sadece rivayetlerde değil; Topkapı Sarayı’nın mutfak defterlerinde, Sümer tabletlerinde, Anadolu’nun ağızdan ağıza dolaşan dualarında yaşamaya devam eder. Aşure, işte böyle zamanın ve mekânın ötesinde bir sofradır; geçmişi bugüne, kalbi kalbe bağlayan sessiz bir şükürdür.
Ama hangi elden gelirse gelsin aynı hikâyeye dâhildir. Ve her kaşıkta şunu fısıldar:
“Sen yalnız değilsin.”
“Sen farklı olabilirsin ama biz bir aradayız.”
“Senin de yerin bu kazanda var.”
“Sen ayrısın ama birliğe dâhilsin. Sen tek başına pişemezsin. Ama birlikte pişersen tat alırsın, tat verirsin.” Kazanın altındaki ateş, bizim içimizdeki ego ateşini eritmek içindir. Ta ki öz kalalım. Ta ki birlikte olalım. Ta ki bir olalım.