DOĞRU SÖZ
İRİ OLUR
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle İnsan!
Derince akan bir ırmağın kenarından yazıyorum sana. Karıncanın karıncayla yârenlik ettiği topraklardan, damlanın suya suyun damlaya muhabbetle sarıldığı coğrafyadan yazıyorum. Nicedir elim ayağım tutmaz, mevsimin yazdan güze döndüğünü bilemez hâlde yaşar idim. Kapım örtük, perdelerim kapalı bir dünya yaratmışım meğer kendime. Arada olur öyle; kişi, içine çekilmek, kendisi ile sohbet etmek ister. Anlayacağın, hem söyledim hem dinledim. Doluya koydum almadı, boşa koydum dolmadı. Çıkamadım şu üç günlük dünya meselelerinin içinden.
Soracak olursan nedir bu işin iç yüzü, nedir seni dertten derde salan, uykularını bölüp geceler boyu duvara baktıran mesele diye; mesele insan evlat! Ya da insanlık! İnsanın insanlığı bana dert olur nicedir.
Hâlini hatırını hiç sormadan öyle başlayıverdim yine mektubuma. Ama diyeceklerim mühimdir bilesin. Bin düşünüp bir söylemek iyidir ancak çabuk unutuyor insan düşündüklerini. Kafamızın bir kenarına yazdığımız ve senelerce unutmadığımız o altın değerindeki cümleleri en kıymetli hazineyi saklar gibi sakladığımız devirler bir bakmışsın geride kalıvermiş. Buna unutkanlık diyorsunuz şimdilerde, biliyorum. Diyeceklerimi unutmadan atlamadan deyivermektir gayem, bunu hürmetsizlik olarak anlamayasın.
Geçenlerde şöyle bir cümle okudum: Haberdar olduğu her cisimden bir iz taşırdı insan. Öyle ki bu iz emanetti bize bir başka insandan. O gün bugündür bende ne uyku kaldı ne huzur! Günlerce, haftalarca düşündüm bu cümle üzerine ve iğneyle kuyu kazarcasına irdeledim anlamını. İstişareye gerek duymadığım nadir anlardan birini yaşadığım için evime kapandım, kendimi yokladım, gönlümü yokladım ve dedim ki şu coşkun ırmak kadar derin akan bu cümleyi zayi etmeyeyim de kilim dokur gibi dokuyup sereyim hanemin önüne.
İlmek ilmek ettim harfleri, kâh böldüm kâh uladım, kâh kirmen vurdum kâh seyrek bıraktım. Benim başka kârım mı var evlat, varsa yoksa dokuduğum ve yarınlara bırakabilmeyi umduğum cümlelerim…
Velhasıl ortaya şöyle bir desen çıktı; insandan insana aktarılan renkler, renklerin kollara ayrıldığı yollar, yollardan geçen adımlar, adımlara eşlik eden izler… Böylece uzayıp gitti kilim; ben dokudum, o büyüdü; ağırlaştı, irileşti ilmekler. Eve yere sığamayacak kadar genişledi desenler ve dedim ki vaktidir ihtiyar, iri cümleleri can yakmadan doğru yola yönlendirmek lazım gelir. “Doğru söz iri olur”* Has kelam, kulağını bulur. Dedim ve serdim kilimimi meydana. Her gelen baktı geçti, anlam veremeyenler homurdandı. Gördükleri izlerden, renklerden, desenlerden hazel alan olmadı. Alsalar, sorumluluk denen ağır yükü sırtlarına saracaklar, bunu biliyorlar da kaçıyorlar diye yorumladım ben bu durumu. İnsan, insandan yana mesul olmak istemiyor kanaatimce. Her koyun kendi bacağından asılır, der burada bilenler. Tahminim odur ki böyle muamelelerin neticesinde kurulmuştur bu atalar sözü.
Elimin emeğini meydanda serili bıraktım, bakalım gördüğü cisimden, haberdar olduğu desenden bir iz sahiplenecek miydi ahali? Gördüğünü, özümsediğini bir başka insana aktarma sorumluluğunu seve seve taşıyacak mıydı?
Tıpkı sana yazdığım bu mektuplar gibi kilimim de emanettir başka gönüllere; dileyen alır bağrına basar, dileyen anlama anlamsızlık yükleme kolaylığına kaçarak gözünün ucuyla bakar ve geçer. Nice iri ama doğru sözlere burun kıvıranların yanında, öfkeye kapılmadan, gönüller kırmadan, vefasından güç alarak taşın altına elini koyanların ve o taşı yiğitçe kaldıranların varlığı da azımsanmayacak çokluktadır. Bilirim. Bilir ve gururlanırım, ümitlenirim.
Sen insan! Sen ki emanetimi yüreğinde en asil şekilde taşımaktasın, biliyorum. Şu an bu satırları okuyor olman bunun en büyük delilidir. İri sözlerimle seni sıkmak da istemem. Gel sana bir mesel anlatayım, belki sen de bir gün bununla bir kilim dokursun.
Develerin pire, pirelerin deve olduğu zamanların birinde bir kuşbaz çarşı pazar dolaşırken dellal ile karşılaşır. Dellal avazı çıktığı kadar bağırmaktadır; “Şehrin en iyi kuşçusu falancadır, biline!”
Diğer sokağa sapar kuşbaz, orada da bir başka dellal, “Ey ahali! En ehil kuşçu filancadır, itimat edile”
Kuşbaz şaşırır. Atadan oğula, oğuldan toruna kuşbazdır ne de olsa. Yöresinin tek âlimi, tek usul bileni. Ama gelgelelim esamesi bile okunmaz. Çıkar varır demirci ustasına kuşbaz, “Selamünaleyküm, aleykümselam. Nedir ustam bu şehrin hâli, her köşede bir çığırtkan, her sokakta bir dellal? Öve öve bitiremezler üç beş yordam bilmezi.”
Demirci ustası güler, “Duyarım ki kuşbazlık meşhur olmuş, her önüne gelen dellal tutmuş.”
Kuşbaz der ki, “Devir gösteriş devri, ömründe kuş görmeyenler kuşbaz kesildi. Sen ki değil ökse ile ağzınla kuş tutsan kıymetin bilinmez. Bir dellalin yok ise maharetin görünmez.”
Demirci ustasının ağzı bir karış açık kalır, “Be hey kuşbaz! Onca yıldır demir döverim amma demirden daha ağır söz olduğunu bilmezdim.”
Mesel bitti bitmesine ama muhasebe yeni başlıyor evlat. İşte sana tezgâh, kirkit, ip ve renkler. Kilimini dokuyup ser bakalım kapının önüne. Görelim yanından yöresinden kim geçe, kim kendine bir ibret seçe?
Mektubuma son verir gözlerinden öperim evlat. Selametle…
*Kutadgu Bilig