PİKNİK

Gülsüm ALKAN

Zahide, ateşi geçen sobanın alevi canlansın diye maşa ile karıştırdı, iki odun attı. İçini üşüten odanın derecesi mi, dalıp gittiği hatıraların ürpertisi mi bilemiyordu. Gündüz güneşi ısıtıyor ama gece olunca ev bir soba ateşinin sıcaklığını istiyordu. Hava durumu kararsızdı, baharın gelişi biraz gecikmişti. Yaşlanmış bedeni artık soğuğa hiç tahammül edemiyordu. Elinde çayı ile divanın orta yerine denk gelen pencerenin perdesini araladı. Sokak lambasının loş bir ışıkla aydınlattığı sokağa uzun uzun bakarak çayından bir yudum aldı. Bu mahalle çocukluğunun, gençliğinin ve şimdi de yaşlılığının geçtiği yerdi. Her köşebaşı anılarla dolu bu mahalleyi seviyordu. Kim bilir belki de başka bir yer görmediğinden, mecbur olduğundan seviyordu. Hayatında hatıralar ve çay oldukça fazla yer kaplıyordu. Her gece geçmişin çilesinin dolaşıklığını acaba çözebilir miyim diye bir demlik çayı bitiriyor ama hatıraların kapladığı geçmiş gece yarısından sonra daha karmaşık hâl alıyordu.
Zahide’nin annesi Müzeyyen Hanım dolaştığı yerde yangın çıkaran, otoriter bir kadındı. Orta yaşlarından sonra evde gücünün zirvesini, altın çağını yaşıyordu. Kırkından sonra doğurduğu Zahide’yi hiç istememişti. Zaten bunu her fırsatta dile getiriyordu. Zahide, bir gün bile saçının okşandığını hatırlamıyordu. Annesi sık sık “Bari erkek olsaydı, İbrahim’imin yanına yâren olurdu.” diye söylenirdi. Babası Hüseyin Bey yumuşak başlı, iyi huylu, sessiz sakin birisiydi. Köyden büyükşehre göçen her aile babası gibi geçim derdindeydi. Pazarcılık yapıyordu. Sabah erken saatte arabasını yükler, civar semtlerdeki pazara gitmek için yollara düşerdi. Her sabah erkenden kalkan Zahide ona yardım ederdi. Evin iki büyük kızı evliydi. Her ikisi de memleketlerinde yuva kurmuştu. Köyde işler yolunda gitmeyince Hüseyin tası tarağı toplayıp İstanbul’a çalışmaya geldi. Birkaç iş denemesinden sonra pazarcılıkta karar kıldı. Evin tek oğlu İbrahim ise hiçbir işin ucundan tutmazdı. Öğleye kadar yatar, keyfi yetince kalkar, kahvaltıda mutlaka sahanda yumurta ve sobada kızartılmış ekmek isterdi. Evden çıkarken ayakkabı dolabının üzerine bırakılan hatırı sayılır miktar harçlığını alıp keyfine bakardı. Ona sen de çalış, aileye katkıda bulun, denmezdi. Başta annesi olmak üzere tüm ev halkının görevi İbrahim’i mutlu etmek ve ona hizmet etmekti. Çünkü evin annesi öyle olmasını istiyordu. Üç oğlan daha doğurmuş Müzeyyen Hanım ama onları daha yaşlarını doldurmadan kaybetmişti. Bu sebeple biricik oğlu İbrahim’e söz söyletmezdi. Bu durum Hüseyin Bey’in pek hoşuna gitmese de düzeni değiştirmek için yeterli iradeyi göster(e)miyordu. Evin iaşesini karşılama, yetirip bitirme derdindeydi. İbrahim, bazen arkadaşı Saadettin’in dükkânında vakit öldürür bazen de kahvehanede gününü tamamlardı. Hiçbir sorumluluk verilmeyen, çaba harcamadan cebine parası konulan, âdeta evin reisiymiş gibi davranılan İbrahim’in gittiği yolun iyi olmadığının Müzeyyen Hanım da farkındaydı. Eskilerin, hele bir evlensin bak nasıl yuvasına sahip çıkar, telkinleri ile kendini avuttu. İbrahim tüm gençliğini işsiz güçsüz, bir baltaya sap olamadan geçirdi. Müzeyyen Hanım hayatının son deminde derin bir pişmanlık hissetmişti ama gel gör ki yaşam akıp geçmişti.
Büyükşehirde ayakta kalmaya çalışan bu aileye Almanya’daki küçük amcanın iki çocuğu Fatih ve Yusuf da eklenmişti. Anne babası fabrikada çalıştığı için çocuklara bakacak kimse yoktu. Müzeyyen Hanım oğlu İbrahim’i de Almanya’ya göndermek istiyordu. Amcası ona da iş bulur ümidiyle çocuklara bakmayı seve seve kabul etmişti. Ama İbrahim’in çalışmaya niyeti yoktu. Amcasının söylediği her işe bir bahane buldu. Henüz okula gitmeyen Fatih ve Yusuf Müzeyyen Hanım’ın evine yerleşti ve Zahide’nin eteğinden ayrılmaz oldular. O yıllarda henüz on iki-on üç yaşında olan Zahide, çocuklara anne şefkati ile yaklaştı. Gurbette anasından, babasından ayrı bu çocukların sevgisi Zahide’nin küçük kalbinde yeşermişti. Yemeklerini yedirir, oyunlar oynar, tüm günü beraber geçirirlerdi. Gece olduğunda yan yana yatakta yatarlardı.
O sabah Zahide ve annesi erkenden kalkmış, kapı önünde soba borularını temizliyorlardı. Yan komşuları Semiha Abla ve birkaç arkadaşı ellerinde yiyecek sepetleri ile çoluk çocuk toplanmış, neşeli neşeli pikniğe gidiyordu. Müzeyyen Hanım’a “Abla bugün Hıdırellez, biz pikniğe gidiyoruz, haydi beraber gidelim.” dedi. Zahide, yüzünde kocaman bir gülümseme ile annesine baktı ama aynı saniyede gülümsemesi yok oldu. Annesinin sert bakışlarından buz kesilmişti. Müzeyyen Hanım “Eve kireç çekeceğiz, hem çocuklar da var, siz gidin Semiha.” dedi. Zahide bu cevaba çok üzülmüştü. İbrahim abisi badana işini pekâlâ yapabilirdi. Ama onu öğleye kadar uykusundan kimse kaldırmazdı. Annesine telaffuz bile edemedi, abim yardım etse de ben de mahallenin pikniğine katılsam, düşüncesini. Zahide, herkese ve her şeye yetmeye çalışıyordu. İhmal ettiği tek şey kendisi ve duygularıydı. Onun heves ve arzuları bu evde hiç dikkate alınmazdı. Oysa çocukları yanında götürmeye bile razıydı. Ancak annesine söyleyemedi bu fikrini. Zahide gözünün yaşını silerken Fatih bir köşeye sinmiş, konuşmaları dinliyordu. Zahide ablasının onların bakımı için kendi hayatını yaşayamadığının çok iyi farkındaydı. Bir genç kızın kursağında kalan hevesine şahit olduğu bu anı hayatında hiç unutmadı.
Yıllar geçti, çocuklar Almanya’ya gitti. Zahide de büyüdü, evlilik çağı geldi. Pek güzel bulunmayan, kara kuru bir kız olmuştu. Akrabalarından birinin getirdiği, Zahide’den yaşı büyükçe olan bir gence verildi. Mehmet Ali yetim olarak büyümüş, kendi hâlinde, sessiz sedasızdı. Mahallede yapılan düğünle evlendiler. Zahide’nin annesine yakın küçük bir ev kiralandı. Büyüdüğü evdeki sevgisizlikten kaçmak için razı gelmişti bu evliliğe ama aradığı sığınak olamadı Zahide’ye. Mehmet Ali’nin dilinde tatlı bir söz, yüzünde tebessüm yoktu. Çocukluğundan kalma böbrek rahatsızlığı vardı ve sık sık hastanede yatıyordu. İşine gücüne düzenli devam edemiyordu. Her şeye rağmen Zahide çok istemişti çocukları olmasını ama Mevla nasip etmedi. Gençliğinin en başında iki çocuk büyütmüştü ama kendi çocuğunu büyütmek kısmet olmadı.
Fatih ve Yusuf büyümüş, iyi birer meslek sahibi olmuştu. İkisi de güzel bir izdivaçla yuva kurdular. Her yıl üzerlerinde büyük emeği olan Zahide’yi ziyaret eder, eski günlerden konuşurlardı. Dile kolay, yedi yılları beraber geçmişti. Zahide’nin durumu pek iç açıcı değildi. Mehmet Ali’nin rahatsızlığı artmış, artık işe gidemiyor, oturdukları eski evin kirasını dahi ödeyemiyorlardı. Çok geçmeden Mehmet Ali de vefat etti. Zahide bir başına, yapayalnız kalmıştı. Fatih’in hâli vakti yerindeydi. Aynı mahalleden Zahide ablası için küçük bir ev aldı.
Fatih hiç alışamamıştı Almanya’nın ortamına. Eşi Ayşe de sevememişti buraları. Karı koca ülkelerine dönmek, çocuklarını kendi vatanlarında büyütmek istiyorlardı. Onlar için ev, bir yer değil bir histi ve Almanya’yı ev gibi hissetmiyorlardı. Zaten Ayşe de ailesinin tek kızıydı ve artık her yıl izne geldiklerinde ayrılmak çok zor geliyordu. Gurbet yormuştu ruhunu. Türkiye’ye kesin dönüş yapmaya karar verdiler. Fatih büyük bir bilgisayar firmasında hemen iş buldu. Çocukluğunun geçtiği mahallede Zahide ablasının sokağında bir apartmandan ev aldılar. Fatih, Ayşe ve çocukları çok mutluydular. Almanya’dan dönülür mü, oradaki imkânlar bırakılır mı, sözlerine hiç aldırış etmeden yeni düzenlerini kurdular.
Zahide’nin ilgisiz, sevgisiz geçen hayatına merhem olmuştu Fatih’in ailesi ile birlikte yakınına taşınması. Çocuk yaşında baktığı, büyüttüğü çocuklar onun emeklerini hiç unutmamıştı. Babasının “Hiçbir emek zayi olmaz kızım.” sözünü tekrar hatırladı. Gayet iyi biliyordu ki ne olursa sevgisizlikten olurdu. Çünkü hayat sevilerek başa çıkılan bir yoldu.
Fatih camı açtı, derin bir nefes aldı, hava ne kadar güzeldi. İnsan, ait olduğu yeri bulunca aldığı her solukta huzuru hissediyordu. Birden aklına bir şey geldi, koştu takvime baktı. “Tabii ya, bugün Hıdırellez.” dedi. Eşine çocukluktan kalan anısını anlattı. Ayşe, Fatih’in gözlerindeki hüznü hemen fark etti ve sıkıca sarıldı. “Haydi, hep beraber pikniğe gidiyoruz, hazırlanın çocuklar.” dedi. Önce çayı demleyip termosa koydular. Sonra da peyniri, zeytini saklama kaplarına yerleştirdiler. Aşağı mahalledeki fırından sıcak simit aldılar. Ellerinde sepetlerle Zahide’nin kapısına geldiler. Zahide pencerede çiçeklerini suluyordu. Sabahın erken saatinde onları görünce şaşırdı. Fatih “Zahide Abla, haydi pikniğe gidiyoruz.” dedi. Zahide’nin yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi ve bu sefer kaybolmadı. Güneşin verdiği neşe ve umutla yakınlarındaki tepeye pikniğe gittiler. Kalbinin içinde hissettiği mutluluk tarif edilemezdi. Belki de hayatının en güzel zamanını yaşıyordu. Gecikmiş bu bahara gelene kadar epey merhaleler, fırtınalar, kışlar atlatmıştı. Zaten hayat, bir yerini doğrultsan bir yeri eğrilen bir akıştı. Kayıp zamanın peşinde koşmaktansa olana şükrediyordu. Kanadı kırıktı ama o, yerin göğün sahibi Rabb’ine sığınmıştı. Fatih ve ailesinin varlığı ona hayat ışığı olmuştu. Saadeti bekleme faslından olana şükretme faslına geçmişti. Zahide kırık kanadı ile geçen yıllara artık içerlemiyordu.