ŞAHİTLİKLER

Aysel UYGUN
Antalya Muratpaşa Kur’an Kursu Öğreticisi

Çocukluğumdan itibaren yaz aylarında Antalya’da havalar ısınır ısınmaz yaylaya gider, birkaç ay orada kalırdık. Bu, gençliğimde de böyle devam etti. Yaylada olduğumuz bir zamanda babam bir gün, “Falan mahallede bir teyze var, gözleri görmez olmuş. Ona artık her gün yemek götürelim.” dedi. Böylece babamın bahsettiği bu yaşlı kadını neredeyse her gün ziyaret etmeye başladık. Hem yemek götürdük hem de bu yalnız kadının misafiri olup onunla sohbet ettik. Siyahi bir teyzeydi. Halk arasında zencilere Arap denmesinden mülhem bizim aramızda da adı “Arap Nene”ye çıktı. Zamanında dedeleri Bağdat civarından göçüp gelmiş buralara, oraya nereden geldikleri ise meçhul. Yaşlılığından dolayı bakıma muhtaç olan kocası ile birlikte toprak bir damın altında, tek odalı bir evde oturuyorlardı. Yoksulluk diz boyu… Gözleri çok az gördüğünden piknik tüpünün üzerinde el yordamıyla bir şeyler pişirmeye çalışsa da çoğu zaman döküp saçıyordu.
Yaz boyu ona yardımcı olmaya çalışsak da dökme suyla değirmenin dönmeyeceğinin farkındaydık, kalıcı bir çözüm bulmalıydık. Yayla dönüşü onu da yanımızda getirdik. Rahmetli babam yardıma muhtaç, gariban, öğrenci, gurbette yalnız vs. kimselerden rastladığı herkesi “Tanrı misafiri” diye evimize buyur ettiğinden alışıktık bu tür misafirlere. Götürdüğümüz doktor muayenelerinin sonucunda Arap Nene’nin katarakttan dolayı göremediğini, ameliyatla gözlerinin açılabileceğini öğrendik. O yıllarda, çoğunluk gibi biz de zengin insanlar değildik; ameliyatın maddi boyutunun altından kalkabilmemiz mümkün değildi. Ama önce dedemle, sonra da babamla bir aile geleneği oluşmaya başlamıştı. Bize güvenen, yardımsever bir çevremiz vardı. Öncülük yaparak bu kadıncağızın gözlerini ameliyat ettirdik. Nekahet döneminde de bir ay kadar bizde misafir kaldı, göz damlaları itinayla damlatıldı, ilaçları içirildi. Bu süreçte beslenmesine ayrıca özen gösterdik. Çayı çok severdi, şeker değil “seker” derdi. “Sekerli içelim, ağzımızın tadı da sohbetimiz de tam olsun.” der, ardından babama ve anneme “Toprakta değil nur gölünde yatın.” gibi nice dualar ederdi.
Bugünlerde bu nineyi hatırladım. Bir arkadaş, “Yardım faaliyetlerini ne zamandan bu yana yapıyorsunuz?” diye sorunca çok eskilere gittim. Fark ettim ki bunu çocukluğumda öğrenmişim. İçinde yetiştiğimiz aile, bazı değerlerin kazanılması hususunda ne kadar önemliymiş. Hayatım boyunca, karıncanın su taşıması misali yardım faaliyetlerini ya organize etmek ya da onların içinde bulunmak nasip oldu. Sonrasında da Rabb’im çağımızın iyilik hareketi olan Türkiye Diyanet Vakfında çalışmayı nasip etti.
Efendimiz (s.a.s.), ihtiyaç hasıl olduğu zaman ya da bir sefer öncesinde Bilal-i Habeşi’yi Medine sokaklarına gönderir, o da Allah rızası için insanları infak etmeye davet edermiş. Sahabe hanımlar kolyelerini küpelerini, halhallarını çıkarıp bağışlar; Allah rızası için ziynetlerini bile tasadduk ederlermiş. Hayır hizmetleriyle ilgilendiğim onca yıl boyunca, sahabe annelerimizin yaptığı gibi göz yaşartan nice bağışlara şahit oldum. Teşvik olması, güzel örneklerin yaygınlaşması için elimden geleni yapmaya devam ediyorum.
Her cuma, tefsir dersimize katılan bir hanımefendiyi üst üste birkaç hafta derste göremeyince merak edip sormuş, bir işe girdiğini öğrenmiştim. Dar gelirli olduklarını bildiğim için bu derse devamı konusunda ona herhangi zorlamada bulunmadım. Bu hanım bir ay sonra tekrar derslere devam etmeye başladı. Baştan şaşırmıştım. İşten çıkarıldığını düşünüp üzüldüm hatta. Ders sonunda dertleşmek istiyordum; o da zaten hemen çıkmadı. Çalışması maddi zorluklar nedeniyle değilmiş. Bir kez daha şaşırdım. Çalıştığı bir ayın ardından derse geldiği ilk gün, çalıştığı süre boyunca kazandığı tüm parayı hiç kimse görmeden avucuma koyuverdi. Aman ya Rabbi! Ne yapacağımı bilemedim. Önce reddettim, sizin ihtiyacınız vardır, hatta biz size yardım etmeliydik, gibilerinden bir şeyler geveledim. Mahcup da oldum. Bir an beni sınadığını düşündüm. Meğer o sırada yaptırdığımız yetimhaneye bağışta bulunabilmek için bir işe girmiş ve kazancının tamamını bağışlamıştı.
Bugünlerde arka arkaya yaptığım infak çağrıları var. Medrese inşaatı, su kuyuları, katarakt ameliyatları, yetimlerin kalacağı ve eğitim göreceği külliye yapımı gibi. Derslerimize katılan hanımefendiler, şimdiye kadar öğrendik, artık uygulama vakti, diyerek birlikte birçok organizasyona destek olmaya başlamışlardı. Sevdiğimiz mallardan vazgeçmenin zamanı, diyerek bileziklerini, çeyrek altınlarını bağışlar oldular.
Bunlar içinde, Gazze için yaptığımız hayır çarşısına gelen bir kardeşimiz ise beni başka türlü duygulandırdı: Umreye gitmek için biriktirdiği parayı, Gazze kan ağlarken Beytullah’a gidemem, ona yüz sürmekten utanırım, diyerek infak etti. Hepimizin örnekliği olmuştu. Bir hanım kardeşimiz de ondan çok etkilendiğini söyleyerek küçük birikimlerle uzun sürede aldığı bileziğini Allah için, hiç gözünü kırpmadan Gazzeli kardeşlerine kullanılmak üzere infak etti. Usulca bileğinden çıkarıp bana uzattı. Gözleri ışıl ışıl, yüreği kıpır kıpırdı. Bir başka kardeşimizin hayır çarşısı hazırlıkları sırasında, ceviz ayıklarken kabuklarına takılıp çıkan künyesini şu sözlerle infak etmesini de unutamam: “Hatırası özeldi, annem ve babamın çok eskilerde, gençliğimde bana hediye ettikleri künyemdi. Her nasılsa ceviz kabuklarına takılıp çıktı. Vardır bunun bir hikmeti. Hatıra olarak kolumda saklamak yerine anneme babama sadakayı cariye olur niyetiyle Gazze için bağışlıyorum.” Yine başka bir hanımefendinin ise eşi vefat etmiş, kendisi iki yetim çocuğuyla birlikte yaşıyordu. Allah dostu diyebileceğimiz, gönlü güzel bir garip. Sohbete gelmeden bir gün önce lokantada bulaşık yıkayarak kazandığı ücretin yarısını rızık endişesine kapılmadan, tevekkülün zirvesinde önüme koyuyordu.
Asr-ı saadet dönemindeki güzel örnekliklerin günümüzde de devam ettiğini görmek, geçmişten geleceğe toplumsal gayretlerin sürdüğüne şahitlik etmek insanı mutlandırıyor. Ayrıca dedem ve babamdan tevarüs eden aile geleneğimiz için şükrediyorum. İçine doğup büyüdüğümüz ailenin, kişiliğimizin inşasındaki büyük rolünü bir kez daha vurgulamak isterim. Böyle bir ailede büyümesek bile iyi insanlarla hemhâl olmanın insanı iyiliğe sevk edeceğini hatırlatmak isterim.