ELEM YÜKLÜ SAADETLER
Nuray ALPER
Tercihleriyle, çıkarımlarıyla, açılımlarıyla, çıkmazlarıyla insan girift bir varlık. Biraz sevindiğinde gönlü pür gam, kederlenip çilesini yüklenmeye kalktığında bir ince ışığa muhatap kendine doğru yol alan; adı umut, adı iman, adı heyecan olan…
Bir rivayete göre dünya var olurken doksan sekiz sene hüzün, iki yıl sürur yağmuru ile yıkanmış. Denilir ki o iki senelik sürur, doksan sekiz senelik hüznü karşılar. Fakat biraz dibe inildiğinde “Bu kadar basit olmamalı.” diye fısıldar tefekkürün aziz adımları. Nitekim dünyanın kimyası gibi insanın da bir tabiatı var ve insanlar birbirinden ne kadar uzak dururlarsa dursunlar, hadiseler karşısında verdikleri tepki kolektif bir bilinci, bir ruh ortaklığını işaret eder. Âdemoğullarının ezelî ve ebedî şarkısıdır bu, neşe ve sevinç hâli daima şaşkınlıkla karışık bir korku yaşatır.
Çoktur, arzuladığımız bir şeye ulaştığımızda “Şimdi ne olacak?” tedirginliğiyle inlediğimiz; onu koruma gayretinin, ona ulaşma hevesinin önüne geçtiğini fark ettiğimiz… Artık eriştiğimiz, gerçekleşmiş bir hayal değil de muhafaza etme hissine sığınmış bir bahar sevincidir, beyaz güvercinin ürkek kalbiyle kucaklaşan kanat çırpışı… Ölçüsüz, coşkulu, ısrarlı nağmelerle çağırdığımız o vuslat yaşanmıştır ya, öyleyse mukadder bir ayrılık yurdu bekler biraz ötede bizi. Zaman genişlesin isteriz.
Türk edebiyatı, insanın mutlulukla saadeti iç içe anlamlandıran girift varlığını izaha çalışmanın örnekleriyle doludur. Safiye Erol, Kadıköyü’nün Romanı’nda alımlı, genç ve güzel bir kadın olan Bedriye’nin bütün taliplerini reddederek kadınlar tarafından canı yandığı için heyecanlarını yitiren Burhan’a gönül vermesini konu alır. Bedriye, kadını duygu makamında değerlendirmeyi bırakan Burhan’a açılmadan evvel lirik bir heyecanın kapısını çalarken âşık olduğu bu adamın vuslatına erdikten sonra günden güne süzülme yaşar. Pembenin, mavinin, turuncunun neşesini üzerinde toplayan güzelliği karşısında bütün sosyetenin eridiği o kadın artık gitgide büyüyen tutkusuna refakat eden kaybetme korkusunun esiridir. Safiye Erol mutluluğunun kölesi olduğu için yemeden içmeden kesilen insanın hissiyatını dokunaklı satırlarla şerh eder:
“Zavallı insanlar! Büyük saadeti ararlar. Büyük saadet onlara geldiği vakit kuvvetleri yetmez, kaldıramazlar. Bir insan kalbi büyük saadete ancak muvakkat bir müddet için tahammül edebilir. Âdemle Havva kendilerini cennetten kovdurdular. Onların beşer olmaları yaratıldıkları vakit değil, cennetten kovuldukları vakit başladı. Ceddimizden miras kalan bu mukadder bugüne kadar sürüp gidiyor. İnsan cenneti kısa zaman görmeye, sonra kaybetmeye sonra da ebediyen hasretini çekmeye mahkûmdur. Büyük saadeti herkes bir kere kıyıdan bucaktan görür, unutmaz. Bazısı onu kucaklar, bu ateşi kucaklamak gibidir. Ne mutlu yanmadan silkip atana!”
Ferdin mutlulukla olan münasebetinin nasıl imtihana dönüştüğünü içselleştiren bu satırlar Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ında yerini daha özet bir yapıya bırakır: “Çok sevinmek de insanı büyük bir kedere uğramak derecesinde üzüyor.”
Anasır-ı erbaa üzerinden bir okunma yapılsaydı şüphesiz mutluluğun hava tabiatına mensup, uçucu bir duygu olduğu sonucuna ulaşılırdı. Çünkü o, dev zamanların içinden nefes mesabesinde olan bir parçayı alır çoğunlukla yanına; “mutlu anlar”; bir zafer narası, baş döndürücü kucaklaşma telaşı. Saadetin dünyadaki konumu hayal-hakikat çatışması üzerinden de temellendirilebilir. Zira gerçekleşmiş bir rüyanın ve realiteye dönüşmüş bir arzunun en büyük düşmanı hayallerdir. Burası “kayıt ve kurallara uymaksızın düşünmek” olarak tanımlanan hayalin yerini hakikate tevdi ederek eridiği, kaldırım görmüş bir yaz yağmuru gibi buharlaşarak uçtuğu menzildir. Artık o içi boşaltılmış vaha, yeni bir tohum arayışındadır. Yitirdiğimiz hayallerse bizden ayrılmış, başkalarının olmak için yola çıkmışlardır. Üstelik gerçekleşmiş bir hayalin orantısız güce dönüşebilme potansiyeli de vardır. Bu yüzden Sait Faik Abasıyanık Semaver kitabının “Bohça” isimli öyküsünde bir yemişi yemeden evvel alınan ihtisasların, onu yedikten sonra alınan lezzetten daha berrak ve vazıh olduğunu söyler. Sadi-i Şirâzi de “Çünkü senden geriye kalan senin değildir. Sen yalnız onun hasretini ve ziyan korkusunu çekersin.” der. Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç eserine bu hissiyatı yenilenen bir ısrarla iliştirir Hüseyin Rahmi Gürpınar: “Hayalin tadı gerçeğe dönüşmesinde değil, o ilk şeklini daima korumasındaymış.” Duyguların binbir tonu içinde hayalle hakikatin rengi ayırt edilemez çoğu zaman, ince bir çizgi vardır aralarında. Her an, birinden diğerine geçiş sağlanabilir.
Hayretten önünü göremeyen meczup bir heyecan fasılasıdır mutluluk; gelir, durduğu yeri tayin imkânı bulamadan gider. Kendini gerçekleştirirken inkâra düşmekten korkarcasına kora dönüşür onun adımları. Kurulduğu tahtta umuda, umudun sabırlı ve bilge tavırlarına yer kalmamıştır. Stefan Zweig Olağanüstü Bir Gece’sinde arzulama hâline duyduğu hasreti anlatır: “Ne var ki kaderin tüm beklentilerimi yerine getirmesi ve benim de bunun ötesinde hiçbir şey talep etmeyişim bir alışkanlık hâline geldiğinden bu hâl giderek yaşamımda bir heyecan eksikliğine ve cansızlaşmaya yol açtı. O dönemde bazı yarı farkındalık anlarında bilincime tam varmadan içimde özlemini çektiğim şey arzulardan ziyade arzulama arzusuydu.”
İnsan ızdırabını muradından sağar, mutluluğunu ızdırabından… İkisinin birbirini tanımlayıp tamamlaması bundan… Belki de dünyada hürriyet ehliyeti olmadığı için ruhun her neşesi yarım, yaralıdır. Esasında bu onun mensup olduğu hakikat âleminden uzağa düşmesiyle, bulunduğu yerle yaşadığı doku uyuşmazlığıyla da alakalı. Değil mi ki ruhun kimyası da beklemeye ve hasret çekmeye yazgılı.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bile doğup büyüdüğü sevgili Mekke’sinden ayrıldığında bir parça hüzündür, çokça umut; sığındıkları mağarayı perdeleyen örümcek ağının ardında “Korkma! Allah bizimle beraberdir.” der yâr-ı gârına. Benliğini sıcacık kuşatan imana sığınarak bilmektedir ki bir gün muhakkak dönecektir ata ocağına. Nitekim imanının gücü onu ve ona inananları Yesrib’in Medine’ye dönüştüğü topraklarda gittikçe büyütürken Mekke’nin fethedildiği gün gelip çatar, belki mutludur ancak neşenin gönül kabından taşmasına müsaade etmez Resul, mahzun bir vakarla kaplar onu. Üstelik incelikle tezyin edilmiş bir endişe kıyama durur içinde, ya bozulursa bu büyünün büyüklüğü. Özünden gelen endişe ses örtüsüne bürünür: “Kadınlara ve çocuklara dokunmayın. Yaşlılara dokunmayın. Ağaçlara dokunmayın.”
Tarihin her safhasında böyledir, değişmez bir realitedir hüzünle neşenin sarmaş dolaş olduğu o izdivaç arifesi. Ordular sefere hazırlanır. Kalpleri aynı hasrete ayarlı kılan hakanın ardında yüzlercesi, binlercesi can ve kan emanetini sunarak şehri fetheder. Sevincin en üst noktası sayılan fetih muştusu çok kısa sürede yerini koruma güdüsüne bırakacaktır. Bir şehir ki baştan sona imar ve ihya olacak, orada inancın ruhu gözetilecek, merhamet yeşertilecektir. Şuurlu bir adalet, fetih hamlesinden zor bir irade ister önderlerinden. Sevinç tereddütle yer değiştirir.
Kederin içinden umudu çekip çıkaran, bu sebeple latif bir sevinç duyan kalp, kapısını çalan saadeti içeri buyur ettikten kısa süre sonra onun da kalıcı bir misafir olmadığını anlar. Her şeyin zıddıyla kaim olduğu salt matematiksel bir tablo değildir bu, bu kadar basit değildir. Mutluluk ve neşe aynı iklimin dokuduğu birbirine yakın iki duygudur. Belki de onları insan için böylesi ayrıcalıklı ve sevgili kılan iç içe geçebiliyor olma kudretleridir. Peyami Safa Yalnızız adlı eserinde “Saadet ve neşeyi elem ve kedere borçlusun. Sana mücadele zevkini veriyorlar ve aradığın şey, zaferden evvel bu zevktir.” der. Daima insan merkezinde düşünülen bu coşkusal gerilim, esasında kâinatın da şifresini teşkil eder. Ömrünü suya hasret bir kum deryası olarak geçiren çöl ebedî yağmuruna kavuşursa sesini, rengini, ahengini, hülasa tabiatını kaybeder. Rızık endişesi kuşları, karıncaları diri kılar. Yol, yolculuğu tamamlamaktan daha güzeldir çoğu zaman. Saadetin yüzünde gölgelenen elem göründüğünde kıymetlenir İbnül Arabi’nin gecenin dar geçitlerinde yaptığı dua: “Rabb’im beni aşkla değil, aşk arzusuyla rızıklandır.”
Kendisini çağıran bir düşü varsa yalnız değildir insan...
Kaynakça
• Mustafa İbakorkmaz, Yazarlık Üzerine Notlar, İncir Yayıncılık, Kayseri: 2018
• Sadi-i Şirâzi, Bostan ve Gülistan, Çev. Kilisli Rıfat Bilge, Lider Yayıncılık, 1987