ÇEVRE ADALETİ:
EŞİTLİĞİN VE
GELECEĞİN KAVGASI

Şule TÜZÜN

Son birkaç yıldır dünyada “çevre adaleti” lafı dillerden düşmüyor. Eskiden sanki sadece doğa aktivistlerinin gündemiymiş gibi gelirdi ama şimdi işin rengi tamamen değişti. Çünkü mesele yalnızca ağaçları, suları, havası temiz bir dünya değil aynı zamanda bu dünya nimetlerinin ve yüklerinin kimlerle, nasıl bölüşüldüğüyle ilgili. Mesela, bir şehirde yaşıyorsan arıtma tesislerinin, çöp depolama alanlarının, yoğun trafikli yolların hangi mahallelerin yanında olduğuna dikkat ettin mi? Ya da fabrika dumanlarının genellikle hangi bölgeleri sardığına… İşte bu soruların peşine düşüp biraz araştırdığımızda “çevre adaletinin” pardon “adaletsizliğinin” ne kadar gerçek, ne kadar güncel ve aslında herkesin hayatını ilgilendiren bir konu olduğunu görebiliyoruz.
Çevreyle ilgili eşitsizlik dediğimizde aklımıza sadece büyük felaketler gelmesin. Günlük hayatımızın içinde, neredeyse görünmez biçimde karşımıza çıkıyor bu adaletsizlikler. Düşük gelirliler ya da göçmenler çoğu zaman en riskli bölgelerde yaşıyorlar. Örneğin Avrupa’da yeşil dönüşüm deniyor, iyi, güzel; fakat bu dönüşümün yükünü kim çekiyor, bu işten kim fayda görüyor, hâlâ tam net değil. Özellikle İspanya, İtalya gibi ülkelerde geliri düşük aileler hem çevre kirliliğinden daha fazla etkileniyor hem de sağlık sorunlarıyla daha çok boğuşuyor. Yani mesele dönüp dolaşıp yine toplumsal eşitsizliğe dayanıyor. Bir de işin Amerika boyutu var ki orada olay karşımıza daha da net çıkıyor. Yıllardır zehirli atık tesislerinin, devasa fabrikaların, çöplerin bırakıldığı bölgeler çoğunlukla siyahilerin, Latinlerin yaşadığı yerler. Rastlantı mı? Asla değil. Zamanla bu bölgelerde yaşayan insanlar daha çok hastalanıyor, haklarını aramak istediklerinde ise çoğu zaman yalnız bırakılıyorlar. Amerika’da son yıllarda geliştirilen dijital haritalar sayesinde artık kim, nerede, ne kadar risk altında çok daha net görülebiliyor. Bu teknolojik araçlar yöneticileri de sıkıştırıyor. Çünkü gerçekler ekrana döküldüğünde göz ardı etmek çok daha zor.
Japonya’da ise çevre adaleti deyince aklıma hep “Ainu” halkı geliyor. Doğrudan tabiattan beslenen bu halkın avlanma, balık tutma ve orman ürünlerinden faydalanma hem geçim kaynaklarıydı hemde kimliklerinin bir parçası. Ainular ülkenin yerli halkı olarak var olmuşlar ama topraklarından, balık tutma haklarından hatta dillerinden bile uzaklaştırılmışlar. Özellikle son yıllarda, yaşadıkları haksızlıklar yavaş yavaş kabul ediliyor, bazı haklarını geri alıyorlar. Bir de Fukushima faciası var… Nükleer felaket sonrası kırsalda yaşayan yaşlılar en çok zarar görenler oldu; toprağından, evinden, sağlığından olanlar çoğu zaman konuşulamıyor. Bütün bunlar, çevre adaletinin sadece yasalardan ibaret olmadığını, toplumsal hafızada da ne kadar yer ettiğini gösteriyor.
Çin’de ise dev şehirlerin etrafında çalışan işçiler, yani düşük gelirli ve göçmen aileler, hem toksik maddelere hem de sel, taşkın gibi afetlere karşı en savunmasız olan gruplar arasında. Sadece fabrikada değil yaşamak zorunda oldukları yerlerde de risk altındalar. Son yıllarda iklim değişikliğiyle birlikte kent çevresindeki bu grupların mağduriyeti iyice arttı. Sel olduğunda en çok onların evleri su altında kalıyor çünkü sosyal koruma mekanizmaları neredeyse yok.
Peki, ne yapmalı? Dünya artık şu gerçeği kabul etti: Sadece yasa çıkarmak yetmiyor, çevreyle ilgili verileri toplayıp bunları şeffaf şekilde paylaşmak ve tüm insanlığın sürece katılımını sağlamak şart. Yani çevre adaleti sadece bilimsel bir mesele değil toplumsal bir mücadele. Şimdi birçok ülke, çevreye dair alınan kararlarda toplumu da işin içine katmak için yeni yöntemler denemeye çalışıyor. Dijital araçlar, haritalar, toplantılar, sivil toplumun sesi… Bunlar bir araya geldiğinde o görünmez eşitsizlikler yavaş yavaş ortaya çıkıyor.
Aslında çevre adaletinin kalbinde “katılım” meselesi yatıyor. Bir yerde fabrika kurulacaksa ya da kentsel dönüşüm olacaksa orada yaşayanlar genellikle karar süreçlerinin dışında bırakılıyor. Oysa çevreyle ilgili en büyük kırılmalar tam da bu noktada başlıyor: Buna karar vericiler ile etkilenenler arasında bir uçurum olduğunda. Bugün birçok yerde, insanlar artık kendi mahallelerinin kaderine sahip çıkmak, seslerini duyurmak için yeni yollar arıyor. Sivil toplumun ve yerel hareketlerin yükselişi bu yüzden tesadüf değil. Fakat katılım deyince sadece toplantılarda el kaldırmaktan bahsetmiyorum. Gerçek katılım; bilginin paylaşılması, karar sürecinde katılımın adaletli olması ve bu süreçlerin şeffaf hâle gelmesiyle mümkün oluyor. Çünkü eşitlik, sadece yasa kitaplarında değil günlük hayatın içinde, mahalle aralarında, tozun toprağın içinde aranmalı. Dev fabrikaların, nükleer santrallerin vs. kurulduğu bölgelerin hemen yanı başındaki yaşamın farkına vardığımızda adalet anlayışının sadece kanunlarda yer almadığından söz edebiliriz. Ve asıl değişim, işte tam da orada başlıyor.
Geleceğe dair umudumuz, artık çevre meselesi tartışılırken o eski “herkes için aynı çözüm” anlayışının geride kalması. Çünkü gerçekten adalet istiyorsak önce kimlerin daha fazla zarar gördüğünü, kimlerin sesinin duyulmadığını tespit etmek ve ona göre çözüm üretmek zorundayız. Yoksa ne iklim kriziyle mücadele tam anlamıyla başarılır ne de tabiatla barış içinde yaşamak mümkün olur.
Kısacası, çevre adaleti dediğimiz şey sadece çöpün nereye atıldığından ibaret değil. O çöpün kimin hayatını etkilediği, kimlerin sağlığını riske attığı hatta kimin geleceğinden çaldığıyla ilgili. Ve bu meselede herkesin bir payı, bir sorumluluğu var. Gelecekte adil, temiz ve yaşanabilir bir dünya olmasını istiyorsak önce bu eşitsizlikleri açıkça görmek ve birlikte çözmek zorundayız.