BİR ÇÜRÜME
BİÇİMİ OLARAK
FANATİZM
Prof. Dr. Halis AYDEMİR
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi
Fanatizm Nedir ve Neden Tehlikelidir?
İslam, insana değer veren, akletmeyi bir sorumluluk olarak yükleyen, adaleti ve merhameti esas alan bir dindir. Müslümanın hem bireysel hem toplumsal düzeyde mutedil, dengeli, adil ve ölçülü olması beklenir. Kur’an-ı Kerim bu ilkeyi “ümmeten vasatan” (Bakara, 2/143) şeklinde tanımlar. Bu ifade, Müslümanların hayatın her alanında ölçüye uygun olan orta yolu tutmaları gerektiğine işaret eder. Ancak tarih boyunca zaman zaman bu ilke ihmal edilmiş, özellikle dinî ve siyasi alanlarda ölçüsüzlük, bağnazlık ve akıl dışı sadakat biçimleri ortaya çıkmıştır. İşte bu sapmanın adı fanatizmdir. Fanatizm, bireyin hakikati arama sorumluluğunu terk ederek bir kişi ya da gruba mutlak bağlılık sergilemesiyle oluşur. Akletme, vicdan ve muhakeme devre dışı kalır; eleştirel düşünce yerini kör itaate bırakır. Din adına ortaya çıkan bu aşırılık, İslam’ın özüne aykırı olduğu gibi toplumsal barışı ve bireysel dinî selameti de tehdit eder. Fanatizmin modern tezahürleri, yalnızca bireyleri değil toplumları ve devletleri de felakete sürükleyebilir.
Fanatizm, herhangi bir düşünceye, kişiye veya gruba eleştirel düşünceyi askıya alarak aşırı ve ölçüsüz bir bağlılık göstermektir. Bu bağlamda fanatizm, akletmenin ve adaletin devre dışı bırakılması, duyguların ve aidiyet hissinin mutlaklaştırılması anlamına gelir. Modern literatürde dinî fanatizm, bireyin dinî aidiyetini sorgulanamaz bir kimliğe dönüştürmesi ve bu uğurda hakikati göz ardı etmesi olarak tanımlanır. Oysa İslam, bağlılığı akletme, hikmet ve vahiy ekseninde şekillendirir. Kur’an-ı Kerim, fanatizmin psikolojik ve sosyal temellerine dolaylı biçimde dikkat çeker. Örneğin, Hudeybiye Antlaşması sürecinde müşriklerin tavrı şu şekilde betimlenir: “O zaman inkâr edenler, kalplerine cahiliye hamiyetini (taassubunu) yerleştirmişlerdi. Allah da Peygamber’ine ve müminlere sekinetini indirdi…” (Fetih, 48/26) Burada “hamiyyetu’l-cahiliyye” ifadesi, akli temelden yoksun, öfkeye dayalı ve körü körüne bir aidiyet duygusunu anlatır. Bu duygunun karşıtı ise sekinettir yani sükûnet; itidal ve Allah’tan gelen bir denge.
Fanatizm, bireyin nefsî bir savunma refleksiyle hakikati değil kendi tarafını yüceltmesidir. Oysa Kur’an, “Hakkı ayakta tutun, adaleti gözetin, bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Maide, 5/8) buyurarak aidiyetten önce adaleti merkeze koyar. Bu da gösterir ki İslam’da sadakat, ancak hakkın ve adaletin hizmetinde meşrudur; taassup ise cahiliyenin bir kalıntısıdır.
Peygamberimizin İtaat Ölçüsü ve Akletmeyi Onurlandırması
İslam’da itaat esastır; ancak bu itaat mutlak değil sınırlı ve meşruiyet dairesinde tanımlanmıştır. Kur’an, “Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan yöneticilere de…” (Nisa, 4/59) buyurarak itaatin ancak Allah ve Resulüne dayalı olduğu müddetçe geçerli olduğunu bildirir. Bu ayetin ilk kısmı mutlak bir itaati ifade ederken devamında kayıtlı ve şarta bağlı bir itaati vurgular. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’a isyan olan bir konuda mahluka itaat yoktur.” (Müslim, İmare, 39) Bu prensibin en açık örneği, Peygamberimizin (s.a.s.) bir seriyye (küçük askerî birlik) görevlendirmesi sırasında yaşanmıştır. Komutan, askerlerine itaatsizlik yaptıkları gerekçesiyle ateş yakmalarını ve bu ateşe girmelerini emreder. Askerler kararsız kalır ve Medine’ye döndüklerinde durumu Resulullah’a anlatırlar. Efendimiz bu emri kesin bir dille reddeder: “Eğer o ateşe girseydiniz kıyamete kadar orada kalırdınız!” (Buhari, Cihad, 108) Bu hadis, İslam’da liderliğin sorgulanamaz ve mutlak bir otoriteye dönüşmesine izin verilmediğini göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.), liderliğin sorumluluk gerektirdiğini, itaatin de meşruiyet sınırlarıyla kayıtlı olduğunu öğretmiştir. Fanatik yapılar ise bu sınırları siler; liderlerini neredeyse masumlaştırır, sorgulamayı hainlikle eş tutar. Oysa İslam, akletmeyi bir kenara bırakan sadakati değil; akletme, iman ve istişare ile beslenen sorumlu itaati esas alır. Bu ölçü kaybedildiğinde sadakat fanatizme dönüşür; iman ise putperestçe bir lidere bağlılığa indirgenir.
Aşırılığın Dinî Reddedilişi ve İtidal Vurgusu
İslam dini, yegane hak din olması bakımından insan fıtratına uygunluğu ve dengeli yapısıyla diğer batıl dinlerden ayrılır. Bu dengenin temelinde ifrat (aşırılık) ve tefritten (gevşeklik) uzak durma ilkesi vardır. Allah Teâlâ, Kur’an’da müminleri “vasat ümmet” şeklinde tanımlayarak onların hayatın her alanında ölçülü olmalarını emretmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de bu vasatlığın en güzel örneğidir.
Aşırılık, din adına da olsa Allah ve Resulü tarafından reddedilmiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurur: “Helâk olanlar, aşırı gidenlerdir.” (Müslim, İlim, 7) Buradaki aşırı gidenler ifadesi; dini zorlaştıran, kendi anlayışını mutlak doğru sayan ve bu doğrultuda başkalarını dışlayan kimseler için kullanılmıştır. Bu tarz kişiler ibadetleri, yorumları ve davranışlarıyla dini bir zorluk sistemine dönüştürürler. Hâlbuki Allah şöyle buyurur: “...Allah sizin için dinde bir zorluk kılmamıştır...” (Hac, 22/78)
Fanatizm, işte bu aşırılığın çağdaş biçimlerinden biridir. Fanatik birey veya yapılar, sadece kendilerinin doğru yolda olduğuna inanır ve diğer müminleri dışlar, hatta tekfir ederler. Böylece ümmetin birliği bozulur, Müslümanlar birbirlerine düşman hâle gelir. Oysa Peygamberimiz (s.a.s.), kolaylaştırmayı ve müjdelemeyi öğütlemiştir: “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, İlim, 11) İslam’da aşırılık sapkınlık sebebidir; denge ise hakikate ulaşmanın anahtarıdır.
Yardımlaşma Ahlakı ve Zalim Kardeşe Müdahale
İslam, toplumsal ilişkilerde adalet ve merhameti esas alır. Müminler arasında yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik büyük bir öneme sahiptir. Ancak bu yardımlaşma, zalimi desteklemek şeklinde değil onu zulmünden vazgeçirmek şeklinde tanımlanır. Bu ilke, fanatizmle İslami bağlılık arasındaki sınırı çizen en belirgin ölçülerden biridir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), “Kardeşine yardım et; ister zalim olsun ister mazlum.” buyurmuştur. Sahabiler, bu sözü cahiliye fanatizmiyle benzeştirip haklı olarak hayretle sordular: “Ey Allah’ın Resulü! Mazlum olana yardım edelim, bunu anladık. Ama zalim olan kardeşimize nasıl yardım ederiz?” Peygamberimiz (s.a.s.) onların dikkatlerini toplamak maksadıyla, tabiri caiz ise onları ters köşe yapmıştı. Durumu izah etmek için şu açıklamayı yaptı: “Onu zulmünden alıkoyarsın; işte bu ona yardımdır.” (Buhari, Mezalim, 4) Bu hadisten anlaşıldığı üzere, bir kişiye gerçekten yardım etmek onun hatasını görmezden gelmek değil; onu hakka davet etmek ve yanlışından vazgeçirmektir. Fanatizm ise bu anlayışın tersine işler. Fanatik zihin, ait olduğu kişiyi ya da grubu haklı olup olmadığına bakmadan destekler. Bu ise bireyi adaletten uzaklaştırır, zulmü normalleştirir.
Kur’an bu konuda çok açık bir uyarıda bulunur: “Bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun, bu takvaya daha yakındır.” (Maide, 5/8) Gerçek bağlılık, kardeşini hakka yöneltmekle mümkündür. Zalimliği örtbas etmek değil önlemektir. Aksi takdirde sadakat, adaletin değil zulmün aracına dönüşür.
73 Fırka Hadisi: Tevhid, Tevazu ve Cemaat Fanatizmi
İslam tarihinde sıklıkla atıf yapılan meşhur bir hadis şöyledir: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi ateştedir.” Sahabiler sordular: “Ey Allah’ın Resulü! Kurtulan fırka hangisidir?” Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Benim ve ashabımın yolunda olanlardır.” (Tirmizi, İman, 18) Bu hadis, tarih boyunca kimi gruplar tarafından kendi cemaatlerini yüceltmek ve “kurtulmuş fırka” olarak ilan etmek amacıyla kullanılagelmiştir. Ancak bu, hadisin ruhuna ve maksadına aykırıdır. Zira Resulullah (s.a.s.), burada açık bir şekilde herhangi bir cemaatin adını değil bir niteliği ortaya koymaktadır: “Benim ve ashabımın yolunu izleyenler.” Kurtuluş, belli bir cemaate mensup olmakla değil; Kur’an ve sahih sünnete ittibâ ile mümkündür. Fanatik yapılar ise bu hadisi kullanarak kendi gruplarını mutlak kurtuluşun tek adresi olarak sunmakta; diğer Müslümanları dışlamaktadır. Bu yaklaşım, tevazu yerine kibir, kardeşlik yerine dışlayıcılık üretir. Oysa Kur’an şöyle buyurur: “Kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi Allah bilir.” (Necm, 53/32) Sonuç olarak, hadiste isim verilmemesi bu mesajı evrenselleştirir. Dolayısıyla hiçbir cemaat bu hadisi fanatik aidiyetin kılıfı olarak kullanamaz. Hakikate sadakat, grubuna sadakatten önce gelir.
Kur’an ve Sünnetle Uyuşmayan Yapılara Dair Ölçü
İslam’da bir cemaatin veya dinî yapının meşruiyeti, mensup sayısı, tarihî kökeni veya liderinin karizması ile değil Kur’an ve sahih sünnetle olan uyumu ile belirlenir. İnançta ve amelde vahyin ruhuna aykırı düşen, hurafe ve türedi uygulamalarla (bidatlar) dolu olan ya da dinin temel maksatlarını çarpıtan herhangi bir yapı, İslami kimliği temsil edemez. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda temel ilke şudur: “Kim Resul ile zıtlaşır ve müminlerin yolundan başka bir yol izlerse onu yöneldiği yolda bırakır, sonra cehenneme sokarız. Ne kötü bir sondur o!” (Nisa, 4/115) Ayrıca Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Her kim bizim bu işimize (dinimize) onda olmayan bir şeyi katarsa o merduddur (reddedilir).” (Buhari, Sulh, 5; Müslim, Akdıye, 17) Bu ölçü çok açıktır: Kur’an ve sünnet dışı öğreti, metot ve uygulamalarla hareket eden bir yapı, isterse İslami söylem kullansın, özünde bidat ve dalalettir. Bu tür yapılara aidiyet hissiyle körü körüne bağlılık fanatizmi doğurur. Hâlbuki İslam’da bağlılık ancak hakikatle sınırlıdır. Kişi ya da grup, inançta tevhid ilkesine, ibadette sahih sünnete, ahlakta ise Kur’ani ilkelerle uyumlu değilse o yapıya aidiyet bir fazilet değil ancak bir sapma olabilir. Fanatizm, böyle bir yapıyı “dokunulmaz” görmekle başlar; hakikati değil grubu savunmayı esas alır. Oysa sağlıklı dindarlık, her şeyden önce hakikate sadakattir.
FETÖ Örneğinde Fanatizmin Modern Tezahürü
Fanatizmin en yıkıcı ve güncel tezahürlerinden biri, hiç şüphesiz Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) örneğidir. Bu yapı, dinî söylemi istismar ederek Kur’an ve sünnetten uzak, hiyerarşik itaati kutsallaştıran, eleştiriye kapalı, lider merkezli bir fanatizm üretmiştir. 15 Temmuz 2016’daki hain darbe girişimi, bu kör sadakatin bir millete nelere mal olabileceğini acı bir şekilde göstermiştir.
FETÖ, mensuplarını “cemaat” adı altında örgütlerken sorgusuz itaati “dinî vecibe” gibi sunmuş; liderini âdeta masum, hatasız bir figür gibi tanımlamıştır. Fanatizmin felakete sürüklediği bu örnek, sadece siyasi değil dinî bir uyarı olarak da değerlendirilmelidir. Çünkü hakikatin yerine lidere sadakat, Kur’an’ın yerine içtihat kisvesi altındaki şahsi kanaatler konduğunda iman yerine istismar üretilir. FETÖ örneği, sahih dindarlıkla sapkın sadakat arasındaki çizginin ne kadar hayati olduğunu göstermektedir.
Fanatizme Karşı İslami Savunma Mekanizmaları
Fanatizmin toplumsal ve bireysel düzeydeki tahribatını önlemek için İslam’ın önerdiği çok güçlü savunma mekanizmaları vardır. Bu mekanizmalar, bireyi hem içsel bir istikamette tutar hem de cemaat aidiyetlerini ölçüye bağlar.
Birincisi; tevhid bilinci ve akletmedir. Allah, insana akletme potansiyeli vermiş ve “Hiç düşünmez misiniz?” (Bakara, 2/44) buyurarak sürekli düşünmeyi teşvik etmiştir. Akletmenin dondurulduğu yerde fanatizm doğar; oysa Resulullah akletmeyi ve istişareyi öne çıkarmıştır. Cemaat mensuplarına, lidere değil hakikate sadakat öğretilmelidir.
İkincisi; adalet ve takva merkezli topluluk inşasıdır. Bir yapının başarısı, bağlılarının sorgusuz itaatiyle değil adalet, ahlak ve takva ile ölçülür. Kur’an şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.” (Maide, 5/8)
Üçüncüsü; ilimle temellenen dindarlıktır. Fanatizm cehaletin ürünüdür. İlme ve tahkike dayalı bir dinî bilinç, kör bağlılığı değil bilinçli itaati doğurur.
Dördüncüsü; cemaat ve ümmet farkının kavranmasıdır. Cemaatler, ümmetin içindeki araçlardır; amaç değildir. Bir cemaat, kendisini “tek kurtuluş yolu” olarak sunuyorsa bu sapmadır. Kurtuluş, cemaate değil Kur’an’a ve sünnete uyuma bağlıdır.
Sonuç olarak fanatizm sadece bir aşırılık biçimi değil; bir çürüme hâlidir. Bu çürüme, akletmenin dondurulması, adaletin terk edilmesi ve dinin araçsallaştırılmasıyla ortaya çıkar. Fanatizme karşı en güçlü panzehir vahyin rehberliğinde, akıl ve ahlakla inşa edilmiş sahih bir dinî bilinçtir.