TÜKETEREK TÜKENMEK İSRAF


Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



عَنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) مَرَّ بِسَعْدٍ وَهُوَ يَتَوَضَّأُ فَقَالَ:

“مَا هَذَا السَّرَفُ؟” فَقَالَ: “أَفِى الْوُضُوءِ إِسْرَافٌ؟” قَالَ: “نَعَمْ، وَإِنْ كُنْتَ عَلَى نَهَرٍ جَارٍ.”


Bir gün Sa‘d b. Ebi Vakkas abdest alırken Resulullah (s.a.s.) onun yanına uğramıştı.

“Bu ne israf?” buyurdu. Sa‘d, “Abdestte de mi israf olur?” diye sorunca, Resulullah (s.a.s.), “Evet, akan bir nehirde(n) bile (abdest alıyor) olsan (israf olur).” diye cevap verdi.

 

 (İbn Mace, Taharet, 48)


İnsanın değeri, sahip olduklarından ziyade onlarla kurduğu ilişkiyle ortaya çıkar. Modern dünyanın kuşatıcı tüketim kültürü ve her şeye kolayca ulaşabilmenin verdiği rehavet, insanın bu sağlıklı ilişkiyi kurmasını zorlaştırırken onu eşyanın efendisi olmaktan çıkarıp kölesi hâline getirmektedir. Oysa hayat, elimizin altındaki nimeti “çok” görüp sıradanlaştırmak yerine, onunla kurduğumuz ilişkinin niteliğiyle şekillenen bir imtihan sahasıdır. Bir lokma ekmekten bir damla suya kadar her tercihte tezahür eden bu ölçü, insanın sadece tüketim alışkanlıklarını değil aynı zamanda onun Rezzak olan Rabbiyle kurduğu bağın en somut göstergesidir.

İşte tam burada, asırlar öncesinden gelen nebevi bir uyarı bugün de bütün canlılığıyla yankılanmaktadır: “Akan bir nehirden bile abdest alıyor olsan israf olur.” Bu hadis-i şerif, insanın nimetle nasıl bir ilişki kurması gerektiğini öğretir. Burada mesele, suyun tükenip tükenmeyeceği değildir; mesele, insanın kendisine emanet edilen nimet karşısındaki duruşudur. Nehir akmaktadır, kaynak boldur, görünürde bir eksilme yoktur. Ama İslam düşüncesinde önemli olan, nimetin miktarından çok nimetin sahibine duyulan saygıdır. Bu yüzden israf, maddi bir kayıp olarak değil ahlaki bir zaaf ve ontolojik bir kopuş olarak görülmelidir.

İsrafın ne anlama geldiğini doğru kavrayabilmek için şu hususu özellikle belirtmek gerekir: İsraf, esasında bir haddi aşma problemidir. Buradaki haddi aşma, yalnızca ekonomik alanla sınırlı olmayıp güç, zaman, duygu ve inanç alanlarında da kendini gösterir. Nitekim Kur’an’da Firavun için müsrif kelimesi kullanılarak onun “müsriflerden” sayılması (Yunus, 10/83), israfın yalnızca mal ile ilgili olmadığını açıkça ortaya koyar. Firavun’un israfı, sahip olduğu otoriteyi ölçüsüz kullanması, gücünü zulme tahvil etmesi ve nihayetinde kendisini ilahlık makamına yerleştirecek bir kibirle hareket etmesiydi. Bu yönüyle israf, bir taşkınlık hâlidir; insanın sınır bilmezliğe savrulmasıdır. Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim, israfın en temel tezahürlerinden biri olan tüketimde ölçüsüzlüğe de dikkat çeker. “…Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Araf, 7/31) buyruğu, en tabii ihtiyaçlar alanında bile sınırın korunmasını emreder. Bu ayet, helal olanın dahi ölçüsüz kullanıldığında kişiyi ilahi hoşnutluktan uzaklaştırabileceğini net bir şekilde göstermektedir.

Günümüz insanına baktığımızda, israfın çok daha karmaşık ve yaygın bir boyut kazandığını görmek zor değildir. Bugün insan, sadece tükettiği malda değil zamanında, dikkatinde, duygularında ve hatta hakikatle kurduğu ilişkide de israf içindedir. Sosyal medya akışları arasında tüketilen saatler, anlamsız tartışmalarla yıpranan kalpler, gereksiz kaygılarla yorulan zihinler… Bunların her biri, modern insanın görünmez israf kalemleridir. Bu israf türü, çoğu zaman fark edilmediği için daha tehlikelidir. Çünkü insan, kaybettiğinin farkında olmadığı bir şeyi geri kazanma çabasına da girmez.

Bilinmelidir ki israfın en temel sebebi, nimetin kıymetini yeterince fark edememektir. Bu açıdan bakıldığında “İsrafın panzehri şükürdür”, denilebilir. Zira şükür, sadece dil ile ifade edilen bir teşekkür değil nimeti yerli yerince kullanma hassasiyetidir. İnsan şükrettikçe elindekinin değerini daha iyi kavrar; değerini kavradıkça da onu hoyratça tüketemez. Bir lokma ekmeğin çöpe gitmesi, sadece bir gıda kaybı değil o nimetin anlamını göz ardı etmektir. Bu yüzden israf, çoğu zaman fark edilmeden ortaya çıkan bir nankörlük hâlidir. Şükür duygusu zayıfladığında, nimet sıradanlaşır; sıradanlaşan nimet ise kolayca israf edilir.

Şükür duygusunun zayıflamasıyla ortaya çıkan bu israf hâli, zamanla bireysel bir zaaf olmaktan çıkarak toplumsal bir soruna dönüşmekte ve günümüz dünyasında küresel krizler olarak karşımıza çıkmaktadır. Su kaynaklarının tükenmesi, gıda israfının artması, ekolojik dengenin bozulması… Bunların her biri, insanlığın kolektif israfının bir sonucudur. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) nehir kenarında da olsa israf yapmama uyarısı, sadece bireysel bir ahlak öğretisi olmakla kalmaz, aynı zamanda evrensel bir çevre bilincinin temelini oluşturur. Mümin, tüketirken yalnızca bugünü değil yarını da düşünmek zorundadır. Çünkü dünya, insanın mülkü ya da ona kalmış bir miras olmayıp kendisine emanet edilmiş bir imtihan alanıdır.

Bütün bu tabloya rağmen insan için umut kapısı her zaman açıktır. Kur’an’ın “Ey kendi aleyhlerine olarak günahta haddi aşan kullarım! …” (Zümer, 39/53) ifadesi, israfın en çarpıcı boyutuna işaret eder. Burada söz konusu olan, sadece malın değil insanın bizzat kendisinin israf edilmesidir. Ömrünü amaçsızca tüketen, kalbini boş şeylerle yoran, yönünü kaybeden insan, aslında kendi varlığını israf etmektedir. Bu yönüyle israf, nimetin ziyan edilmesinin ötesinde, insanın kendisine yazık etmesidir. Ancak aynı ayet, bu savruluşun ardından bir dönüş imkânını da müjdeler. İnsan ne kadar ölçüsünü kaybetmiş olursa olsun, tövbe ile yeniden istikamete yönelebilir. Tövbe, sadece günahı terk etmek değil insanın kendisini israf etmekten vazgeçip hayatını yaratılış gayesine uygun şekilde yeniden tanzim etmesidir.

Sonuç itibarıyla israf, ekonomik bir mesele olmanın ötesinde, insanın hayatla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır. Kalbin dünya ile kurduğu dengesiz bağın bir yansımasıdır. Bu nedenle israfla mücadele, yalnızca davranışları düzeltmekle sınırlı olmayıp insanın bakışını ve yönelişini yeniden gözden geçirmesiyle mümkündür.

Rabbimiz bizleri nimetin kıymetini bilen, israfa varmadan dengeli bir yaşam süren kullarından eylesin. Âmin