MEVEDDET VE
MERHAMET OCAĞI
Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ
Diyanet İşleri Başkanı
İnsan, daima bir huzur arayışında olmuştur. Tabiatı gereği hem iç dünyasındaki duygu ve düşünce dengesini sağlamak hem de dış dünyanın olumsuz etkilerine karşı korunaklı bir liman bulmak, kabul edilmek, benimsenmek ve kendini güvende hissetmek istemiştir. Kuşkusuz söz konusu isteğin karşılanacağı yegâne sosyal yapı, bireyin en yalın ve doğal hâliyle kabul gördüğü; ruhsal, duygusal ve zihinsel olarak itminan bulduğu güvenli bir sığınak olan aile yuvasıdır. İnsanın yeryüzü serüveninin aile ile başlaması, bu hakikatin bir yansımasıdır. Nitekim Yüce Allah’ın Hz. Âdem’e “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin…” (Bakara, 2/35) hitabı, insanoğlunun birlikte yaşama tecrübesinin ilk örneğinin aile olduğunu göstermektedir. Diğer yandan “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik.” (Ra’d, 13/38) ayeti ise aile kurumunun nebevi bir sünnet olarak tarihin her döneminde vücut bulduğuna işaret etmektedir.
Aile kurumu, bir huzur ve güven limanı olduğu kadar insanın kemal yolculuğunda da önemli bir yere ve işleve sahiptir. Hz. Peygamber’in (s.a.s.), “Kadınlar erkeklerin diğer yarısıdır.” (Ebu Davud, Taharet, 94) sözü, kadın ve erkeğin aynı insani cevherin birbirini tamamlayan iki farklı boyutu olduğunu vurgulamaktadır. Aile olma ve aile kurma ihtiyacı da söz konusu tamamlanma arzusunun bir neticesidir. Zira bu arzu en somut karşılığını aile kurumunda bulmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, eşlerin aile yapısı içinde birbirlerine karşı örtü (elbise) olarak nitelendirilmesi, mezkûr hususun en zarif ifadesidir.
Bu sebeple aile, vahyin ve sünnetin inşa etmek istediği erdemli birey, faziletli toplum ve huzurlu dünya idealinin daima odak noktasında yer almıştır. Çünkü bireysel gelişimi ve toplumsal huzuru temin edecek tüm değerler, en asil hâliyle aile ortamında hayat bulmakta, orada benimsenmekte ve oradan hayata taşınmaktadır. İnsanın ilk eğitimini aldığı, toplumsal rolleri öğrendiği, geleceğe hazırlandığı bu kutlu ocak, bir yandan kişinin kendi inanç ve medeniyet kodlarıyla kolaylıkla irtibat kurmasını sağlamakta, diğer yandan da dil, tarih, bilgi, düşünce, kültür gibi unsurlarla kişiye özgün ve seçkin bir hayat biçimi sunmaktadır. Ayrıca geçmişten tevarüs edilen adap, erkân, ahlak, kimlik, aidiyet, sorumluluk, fedakârlık gibi hasletlerin geleceğe taşınması da aile kurumu sayesinde mümkün olmaktadır. Bu açıdan aile, toplumsal uyum, intizam ve huzurun en önemli teminatı olmaktadır.
Ailenin tüm fonksiyonlarını sağlıklı bir şekilde gerçekleştirebilmesi noktasında meveddet ve merhamet duygularının belirleyici bir rolü vardır. Hatta bu iki duygunun varlığı, aile kurumunun her yönüyle sağlıklı bir şekilde işlediğinin en temel göstergesidir. Nitekim insanlara aile kurmayı emreden Cenab-ı Hak, evliliğin bir neticesi olarak eşler arasına meveddet ve merhamet lütfettiğini haber vermektedir. (Rum, 30/21) Böylece “el-Vedud” isminin bir yansıması olan meveddet ve “er-Rahman” isminin bir tecellisi olan merhamet ile aile yuvasının insan için bir huzur ve sekinet limanı olacağını beyan etmektedir. (Nahl, 16/80)
Meveddet ve merhamet, ailenin ayakta kalmasını sağlayan iki ana sütun gibidir. Bu iki haslet ekseninde fertlerin birbirlerine kenetlendiği bir aile yuvası, insan için bu dünyada erişilecek en büyük nimetlerdendir. Zira kalpleri birbirine yakınlaştıran, eşleri birbirine kaynaştıran ve aile bağlarının canlı kalmasını sağlayan meveddet, aile efradının en büyük huzur ve neşe kaynağıdır. Af ve müsamahanın bir yansıması olan merhamet ise aile ilişkilerinin emniyet kemeri, güvenlik sigortası mesabesindedir. Bunlar, aynı zamanda aile içindeki karşılıklı sevgi, saygı, himaye, feragat ve fedakârlığın da en güçlü zeminidir. Aile fertleri, meveddet ve merhamet sayesinde birbirlerini hatadan, haramdan, yalnızlıktan, yoksunluktan, yoksulluktan ve birçok kötülükten muhafaza eder.
Ailede meveddet ve merhametin sürdürülebilirliği ise eşlerin birbirlerine karşı sorumluluklarını yerine getirmeleriyle doğrudan ilişkilidir. Haddizatında evlilik akdi, karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, emanet ve emniyet bilinci ekseninde tesis edilen bir hayat ortaklığıdır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), evlilik akdinin kadın ve erkeğe birtakım hak ve sorumluluklar yüklediğini pek çok hadisinde beyan etmiş; bunlara azami derecede riayet edilmesini, ilişkilerin maruf ölçüde sürdürülmesini, kaba, katı, kırıcı tutum ve davranışlardan uzak durulmasını, ortaya çıkan sorunlar karşısında da sabırlı ve anlayışlı davranılmasını önemle tavsiye etmiştir. “Müminlerin iman bakımından en olgunu, ahlak bakımından en güzel olanıdır. Sizin en hayırlınız ise eşlerinize karşı en hayırlı olanınınızdır.” (Ebu Davud, Sünnet, 15) hadis-i şerifiyle de aile içindeki hüsn-i muaşereti iman ve ahlak ile ilişkilendirmiştir.
Hiç şüphesiz bu nebevi yaklaşımı benimsemek, eşlerin birbirlerine güven duyup sadakat göstermesini sağlayacak, aileyi bir sekinet merkezi hâline getirecek ve teskin olmuş gönüllerde meveddet ve merhameti daha da pekiştirecektir. Hayatın çetrefilli hengâmında bu gibi duyguların azalma ve kaybolma riski bulunsa da evliliğin taraflara yüklediği sorumluluklar gözetildiği ve aile yuvasında sekinet iklimi muhafaza edildiği sürece meveddet ve merhamet her dem yeniden filizlenecektir. Böylece aile yuvası, dünyanın sıkıntıları ve hayatın gelgitleri karşısında insanı her türlü menfi yapı, unsur, düşünce, akım ve anlayıştan korumaya, muhkem bir kale olarak insana güven ve esenlik vermeye devam edecektir.