MÜMİNİN ISLAH GÖREVİ



Dr. Mahmut KAYIŞ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı


وَاِذْ قَالَتْ اُمَّةٌ مِنْهُمْ لِمَ تَعِظُونَ قَوْماًۙۨ اللّٰهُ مُهْلِكُهُمْ اَوْ مُعَذِّبُهُمْ عَذَاباً شَد۪يداًۜ قَالُوا مَعْذِرَةً اِلٰى رَبِّكُمْ وَلَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ


“Hani onlardan bir topluluk demişti ki: ‘Siz Allah’ın helak edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?’ Onlar da, ‘Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye (öğüt veriyoruz)’ demişlerdi.”


(Araf, 7/164)


Deniz kenarında yaşayan Eyle veya Ayla kasabası halkına, Yüce Allah cumartesi günleri balık tutmayı yasaklamıştı. İmtihan gereği cumartesi günleri balıklar sürüler hâlinde deniz kıyısına gelir, diğer günlerde ise gelmezdi. Bu durum bir süre devam edince, içlerinden bazıları yasağı çiğneyip cumartesi günü balıkları avlamaya başladı. Diğerleri ise Allah’ın cumartesi günü balık avlamayı haram kıldığını hatırlatarak onları uyardı. Fakat yasağa riayet etmeyenler, kendilerini düzeltmek yerine azgınlık ve taşkınlıkta daha da ileri gitti. Kardeşlerini doğru yola çağıranlar ise kendi aralarında ikiye ayrıldı. Bir kısmı ısrarla uyarı görevini devam ettirirken diğerleri günahkârların Allah’ın emirlerine itaat etmesi ihtimalinden ümitlerini kesti. Bunun üzerine birinci gruptakilere şöyle dediler: “Bilin ki bu kavim üzerine azap hak oldu. Allah onları helak edecek. Niçin onlara öğüt veriyorsunuz?” Onlar da “Rabbimize karşı bir mazeret olsun ve belki sakınırlar.” diye cevap verdi. (Taberi, Câmiu’l-beyân, 10/512-513)

Kasaba halkı üç gruba ayrılmıştı. Birinci grup, cumartesi günü balık avlama yasağına uymuyordu. İkinci grup ise yasağa riayet etmesine rağmen Allah’ın cezalandıracağı bir topluluğa öğüt vermenin faydasız olduğunu düşünüyordu. Üçüncü gruba gelince onlar, uyarı görevini yerine getirerek Allah katında sorumluluktan kurtulmak istiyor ve belki muhatapları doğru yola döner ümidiyle onları ikaz etmeye devam ediyordu.

İlahi vahiy, bu üç grubun nasıl bir sonla karşılaştığını bize bildirmiştir. Öyle ki, cumartesi yasağını çiğneyen topluluk, işledikleri günah sebebiyle şiddetli bir azapla cezalandırıldı. Buna karşılık diğer iki grup -bazı müfessirlere göre sadece uyarı görevini ısrarla sürdürenler- kurtarıldı. Samimi tavırları ve bu güzel amelleri sebebiyle Allah onları azaptan korudu. (Araf, 7/165; Taberi, Câmiu’l-beyân, 10/512-513)

Bu kıssa, müminlere iyiliği yaymak ve kötülüğü engellemekle sorumlu olduklarını haber vermektedir. Zaten İslam’ın gönderiliş gayelerinden birisi de iyiliğin yeryüzünde hâkim olması, kötülüğün ortadan kaldırılmasıdır. Bu bağlamda Allah’ın elçisi “İçinizden biri bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın asgari gereğidir.” (Müslim, İman, 78) buyurarak ıslah görevini bütün Müslümanların üzerine bir sorumluluk olarak yüklemiştir. Bu çerçevede yöneticiler ve sorumlular, sahip oldukları yetkiyle kötülüğü fiilen ortadan kaldırmakla; âlimler, kötülüğe karşı söz söylemekle; halk ise kalbiyle kötülüğe buğzederek toplumsal vicdanı diri tutmakla yükümlüdür. Böylece toplumun her kesimi, ıslah görevini yerine getirir ve herkes kendi imkânı ölçüsünde iyiliği yayar ve kötülüğe engel olur.

Kıssa ayrıca ıslah için çaba gösterirken ümitsizliğe kapılmamak gerektiğini net bir şekilde ortaya koymaktadır. Çünkü iyiliği teşvik etmek ve kötülüğü engellemeye çalışmak, sonuçtan bağımsız olarak yerine getirilmesi gereken dinî bir vecibedir. Mümin sonuçtan değil bu yolda gereken gayreti gösterip göstermediğinden sorumludur.

Muhataplar ne kadar günaha dalmış olurlarsa olsunlar, onların doğru yolu bulma ihtimalinden vazgeçmemek esastır. Çünkü bugün yapılan nasihatleri dikkate almayan bir kimse, yarın aynı sözlerden etkilenerek hatalarından dönebilir. Hatta kişi bütün yanlışlarını bir anda terk edemese de, bunların bir kısmından vazgeçmesi bile onun için önemli bir kazanımdır. Bu sebeple şartlar ne olursa olsun tebliğ ve öğüt görevini sürdürmek, bundan tamamen vazgeçmekten çok daha değerlidir. Zira öğüt vermeyi bırakmak, insanların değişme ihtimalini yok saymak ve ümit kapısını kapatmak anlamına gelir. Ayrıca tecrübe göstermektedir ki, hiçbir uyarı ve engelle karşılaşmayan kötülükler, toplumda çok daha hızlı yayılmaktadır. Bu nedenle bir kötülüğü bütünüyle ortadan kaldırmak mümkün olmasa bile onun yayılmasını yavaşlatmaya çalışmak dahi önemli bir görevdir. Böyle bir çaba, hem toplumun korunmasına katkı sağlayabilir hem de insanların doğruya yönelmesi için yeni fırsatlar oluşturabilir. (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 3/178)

Islah yolunda gayret gösteren Müslüman, sadece muhatabını düzeltmeye çalışmaz, aynı zamanda Allah’a karşı olan bir sorumluluğunu yerine getirir. Çünkü kötülükten alıkoymak bir vecibedir. Hesap anında mümine “Neden kötülükleri engelleme görevini yerine getirmedin?” diye sorulduğunda, gösterdiği ıslah gayretlerini Allah’a bir mazeret olarak sunabilir.

Müminin ıslah yolunda kullanacağı yöntem çok önemlidir. Kötülüğü ortadan kaldırma vazifesini yerine getirirken nezaket, yumuşaklık ve merhamet gibi ahlaki umdeler esas alınmalıdır. Muhataba öğüt verirken incitilmemeli, gönlünü hoş edecek şekilde yaklaşılmalıdır. Cahil kimselere karşı da yumuşak davranmak gerekir. Aksi davranışlar fayda yerine zarar getirir, fitneye yol açar ve hayır yerine şer doğurur. Bu nedenle kötülüğü engellerken toplumun huzuru gözetilmeli, merhamet ve hikmetle hareket edilmelidir.

Mümin ıslah görevine en yakın çevresi olan ailesinden başlamalıdır. Zira Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) tebliğ esnasında önce yakın akrabalarından başlamasını telkin etmiştir. (Şuara, 26/214) Bu sebeple insanları ve toplumu düzeltme ve kötülüğü engelleme görevine önce ailemizden başlamalıyız. Allah’ın yardımıyla ailede başlayan iyiliğe ve güzele yöneliş, halka halka genişleyerek topluma ve nihayet bütün insanlığa ulaşır.

Sonuç olarak müminler, ıslah görevini yerine getirip iyiliği yaymaya ve kötülüğü engellemeye çalıştıklarında, bu dünyada huzurlu bir toplum oluşturup güven ve barış içinde yaşarlar. Ahirette ise Allah’ın rahmet ve inayetiyle ebedî saadete kavuşurlar. Bunun aksi istikamette davrananlar ise dünyada huzursuz ve bozulmuş toplumlar hâlinde yaşayıp ahirette de işledikleri günahların karşılığı olarak cehennem azabını hak ederler. Rabbimiz bizi muslihlerden eyle! Âmin.