KUMAŞIMIZDAKİ İPLİKLER KİMİN?
Safiye GÖLBAŞI
“Sen kimsin?” İtalyan yazar Giovanni Papini, Türkçeye Kaçan Ayna ismiyle tercüme edilmiş kitabının, altıncı öyküsüne başlık olarak seçmiştir bu soruyu.
“Sen Kimsin?”, tür olarak gerçeküstü ancak son derece inandırıcı bir öykü. Zira anlatıcılarını genelde birinci tekil şahıstan seçen Papini, hakikatle hayali ustalıkla mezcetme kabiliyetini haiz. Bu yüzden diğer öyküleri gibi bu öyküsünde de gerçekçi bir ton var.
Mezkûr hikâyedeki olaylar, popüler bir yazar olan öykü kahramanımızın her sabah -kendi ifadesiyle-; “Artık işe yaramaz bir sevgiyi dilenen tuhaf insanlardan, yaşamına girmeye çalışan gayretkeş yabancılara; ansızın geçmişten çıkagelen ve yaşam koşusunun son düzlüklerinin istekleriyle pişmanlıklarını anlatan unutulmuş arkadaşlardan, onu, ilginç olduklarını düşündükleri keşiflerini kabul etmeye ya da çürütmeye zorlayan kâşiflere; uzak akrabalardan, bazı çok önemli iş adamlarına…” varana dek, kimden geldiğini çok da umursamadığı ama hepsini yutarcasına okuduğu, onlarca mektup alıyor olmasına karşın, o sabah, postadan kendisine tek mektup dahi çıkmamasıyla başlar. Meşhur yazarımıza, yıllardır iştiyakla yönelmiş olan mektup sahipleri, o sabah sözleşmiş gibi ortadan kaybolmuşlardır.
Bu mektupsuz sabah, kahramanımızı hayli şaşırtır. Alelacele hazırlanıp dışarı çıkar ve en yakın dostunun evine gider. Ne var ki tuhaflıklar peşini bırakmayacaktır. Zira teselli bulmak umuduyla gittiği bu evden kovulur. Bu karşılanma daha doğrusu karşılanmama karşısında son derece şaşırır ama bozuntuya vermeden oradan ayrılarak aşina olduğu muhitine yönelir. Yolda, sair zamanda pek de önemsemediği birini görüp onu içtenlikle selamlar, ancak “pek de önemsemediği o kişi” verdiği selamı almaz. Uğramayı mutat edindiği kahveye gider bu sefer de. Arkadaş grubu tam tekmil oradadır. Rahat bir nefes alır. Hemen yanlarına gidip başına gelenleri anlatmaya başlar. Arkadaşları onu önce ilgiyle, sonra garipseyerek, nihayet kahkahayla ama hepsinden önce ve baskın bir şekilde sanki hiç tanımıyorlarmış gibi yabancı yabancı dinlerler. Bir süre sonra da hepsi sıkılır ve masasından kalkarlar. Kimse onu anlamaz, sanki farklı bir dil konuşuyor gibidir.
Kahramanımız ilkin, kendisine komplo kurulduğunu düşünür; sonra arkadaşlarının şaka yaptıklarını, belki de yüzünün tanınmayacak kadar değişmiş olabileceğini hatta kendisinin hatırlamadığı dehşet verici bir suç işlemiş olduğunu bile. Lakin ne kimse ona şaka yapıyordur ne yüzü değişmiştir ne de herhangi bir suç işlemiştir. Olan basitçe şudur: Artık kimse ama hiç kimse onu hatırlamıyor, tanımıyordur.
“Affedersiniz ama siz kimsiniz?” diyordur herkes ona. “Siz kimsiniz?”, “Sen kimsin?” Dünya, âdeta soğuk bir dışlanma yurdu olmuştur onun için. Öyle bir an gelir ki kahramanımız da kendisine bakarak merakla tekrarlar bu soruyu: “Sen kimsin? Daha doğrusu ben kimim?”
Bir gece, düşünde -yine kendi ifadesiyle- “gür otlarla kaplı bir çayırlıkta yürüyen körler kalabalığı” içindeyken bulur cevabını: “Ben, artık başkalarında değil yalnızca kendisinde yaşayan, ruhu budanmış biriyim, başkalarının kendisi için var olmadığı biri.”
Bu ızdırap yüklü cevaptan sonra biraz düşünelim. Peki, biz kimiz? Evet, biz, tek tek biz. Biz kimiz, kime aitiz? Bizim için var olan bir kişi ya da kişiler var mı, kim o, onlar kim?
Kendimizden bahsettiğimizde tamamen kendimiz miyiz, çevremizden bize ulaşan seslerin yankısı mıyız yoksa? Şöyle bir baktığımızda bir kumaş gibi örüldüğünü görüyoruz benliğimizin, kumaşımızdaki bu iplikler kimin, bu kumaşı ören kim?
Yeni insanlarla tanıştığımızda yalnızca adımızı mı söylüyoruz, daha iyi tanınmak, daha hızlı hatırlanmak için ilave bilgiler de veriyor muyuz? Mesela, mezun olduğumuz üniversitenin adını anmak istiyoruz konuşmamızın arasında, eşimizi/babamızı/annemizi/evladımızı yani bizden başka birini de benlik vitrinimize çıkarabilirsek memnun oluruz doğrusu. Çalıştığımız şirketin, bağlı olduğumuz kurumun, benimsediğimiz ideolojinin, üyesi olduğumuz derneğin, parçası olduğumuz topluluğun ismini dahi zikredebiliriz eğer ortam müsaitse. Talep gelirse şayet telefon rehberimizdeki insanların şöhretlerini bile yarıştırabiliriz hatta. Neden peki? Neden yaparız bunları? Neden, bizi ağ ağ örmüş çevremize doğru çaresizce ve hızla uzanır ellerimiz? Ne ararız aslında biz? Çevremizi mi, çevremizdeki bizi mi?
Zaman zaman kalabalığın içindeki yalnızlığın gerçek yalnızlıktan daha ağır olduğu ifade edilse de bu, ıssız bir adaya düşmüşçesine yapayalnız olmayı tahayyül edemiyor olmamızdan kaynaklanıyor bence. Kimsede yaşamıyor olmayı hayal edemiyor olmamızdan… Bizi lafa hatta sorguya tuttuğu için karşılaşmaktan imtina ettiğimiz komşumuz, eğer seçme şansımız olsa zinhar kendisiyle akraba olmayı istemeyeceğimiz bir yakınımız, “Her zamankinden mi olsun abi?” diye soran balıkçı, dahası sohbetine doyamadığımız biri, bir zamanlar çok özlediğimiz ama neyse ki şu an yanımızda olan başka biri, bizi her gördüğünde ağzından inci mercan misali dualar saçılan diğeri; bütün bu insanlar bizi tanımasa, biz hiç kimsenin eşi, dostu, arkadaşı olmamış olsak kim oluruz, kim olurduk sahi? Ya da kimsenin hiçbir şeyi değilken de birisinin bir şeyi olma şansımız olabilir mi hâlâ? Kendimize ısrarla baksak, orada kendimizle birlikte birisini daha bulacağız belki. Peki kimi?
Damarlarımızı, liflerimizi, elementlerimizi inceleyip ne olduğumuzu bulduğumuzda, kim olduğumuzu bildiğimizde, gözlerimizin içine bakmak için aynaya ihtiyaç duymadığımızda yani, neyi biliriz, kime bakarız gerçekte?
Evet, ne zaman Papini’nin “Sen Kimsin?” öyküsünü anımsasam bu sorular dolaşmaya başlıyor zihnimde. Fena bir kargaşa başlayacakken tek cümle yetişiyor imdadıma. Düşüncelerim makas değiştiriyor hemen. Daha sakin, daha ahenkli bir zihin yolculuğuna çıkıyorum. Bir kelamıkibar yetiyor bana: “Kendini bilen Rabbini bilir.”
Peki, kendisine “Sen kimsin?” diye soran insanın yine kendisinden yola çıkarak Allah’ı bulup bilmesi ne demek olabilir? İnsanda O’na ait bir şey mi vardır ki kendini bildikçe Rabbini bilecektir? İnsanın kendisi derken kastedilen aklı mıdır kalbi midir? Peki, akıl nerede, kalbin işleri tam olarak nelerdir?
Mesela, yaptığımız işleri -yemek olsun ya da bir yazı, balkon demirlerini boyamak belki, kazak örmek ya da şirket projesini teslim etmek, ibadetlerimiz hatta- eksiksiz yapmak istiyoruz değil mi? Ya da her seferinde bir öncekinden daha iyisini, daha kusursuzunu yapmayı... İçimizde kemal temayülü var yani. Bizde temayülü olan kemal, kim de kâmilen var peki?
Sevgiye dair bir arayışımız, bir merakımız var sonra. Etrafımızda sevdiklerimiz olsun istiyoruz. Sevgisizlik, kim tarafından olursa olsun sevilmiyor olmak bizi kahrediyor. Haydi, dürüst olalım aslında herkes bizi sevsin istiyoruz. Sevebileceğimiz bir insanla, hayvanla, çiçekle, şehirle, yemekle, işle, meşgale ile karşılaştığımızda heyecanlanıyoruz. O şey ölmesin, değişmesin, bizi hayal kırıklığına uğratmasın, bizi daima sevsin ve bizim onu sevmemize izin versin istiyoruz; bir yanımız hep kuşlar gibi tedirginken üstelik. Peki, bu tek damlasıyla hayatımızın rengini değiştiren sevgi ummanının kaynağı nerede, sahibi kim? Ölmeyecek, değişmeyecek, bizi terk etmeyecek, bizi sevmeye ve bizim tarafımızdan sevilmeye hazır, sevgisiz kalmış ruhumuzun aradığı batmayan güneş kim?
Bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, üretme ihtiyacı içindeyiz. Hayatın akışına katılmak istiyoruz. Taşı taş üstüne, sözü söz üstüne koymayı diliyoruz. Dünyaya kendimizden bir parça katma arzusundayız. Çorbada bizim de tuzumuz olsun değil mi? Sadece üretmekle yetinmiyor, ben de varım dercesine ürettiğimizi paylaşmak istiyoruz. Peki, biz, üretmeyi, yapmayı, icat etmeyi zaten biliyor muyduk yoksa birisinden kopya mı çekiyoruz?
Temizliği arıyor ve önemsiyoruz. Temiz olmadığımızı hissettiğimizde huzursuz oluyoruz. Bedenimiz, evimiz, içimiz temiz olsun istiyor, çocuklarımıza “Duru”, “Nazife” hatta emir kipi kullanarak “Arın” diye isimler koyuyoruz. Peki, bu temizlik aşkı, temizliğin ortaya çıkardığı ferahlık nereden geliyor? Silen, örten, gideren gerçekte kim? Meyvelerin, çiçeklerin, suların, yağmurun, ormanların, dağların, madenlerin temizliğinden sorumlu olan kim?
Güzelliğin çekim gücünden bahsediyoruz. Güzel olmanın, güzel görünmenin, güzel söylemenin hatta içimizin güzelliğinin dışımıza yansımasının yollarını arıyoruz. Gördüğümüz herhangi bir güzellik karşısında büyülenmişçesine kalakalıyoruz. Güzelin kendisi bize nereyi, kimi hatırlatıyor acaba? Güzellik, neyin işareti? Bu doyum olmayan güzelliğin kaynağı nerede?
Şimdi “Sen Kimsin?” öyküsündeki kahramanımızla karşılaşsak bir yerde ve ona şöyle söylesek nasıl olur sizce: “Sen kimsin biliyor musun kardeşim? Sen bensin, ben de senim. Kumaşımızdaki ulvi iplikleri ören O. Bu iplikler bizi birbirimize ve O’na bağlıyor. Bizi kâmilen biliyor O. Kendisine aitiz çünkü. Yerimiz dünden hazır yanında, O’na dönüyoruz. Zaten içimizde O’na doğru ümitle, aşkla uzanan bir yol var, dikkatli bakarsan göreceksin. Yola revan olalım yeter ki. Yolun sonunda evimiz var.”