MUKADDES EMANETLERİN İSTANBUL YOLCULUĞU
Alparslan AKÇA
Tarihin akışını değiştiren anlar vardır: Bazıları cenk meydanlarında bazıları sessiz bir teslimiyetle gerçekleşir. Kutsal emanetlerin İstanbul’a gelişi ise bu iki hâlin birleştiği, Türk ve İslam dünyasının kaderini mühürleyen en büyük dönüm noktalarından biridir. Bu, İslam dünyasının kalbinin, ruhunun ve sancağının da Anadolu’ya emanet edilişidir.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi’nin iki altın anahtarı vardı ve bunlar Osmanlı Devleti’nin dinî ve siyasi hayatında iki önemli dönemeç olmuştu. Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) zaferleriyle Osmanlı sadece toprak kazanmamıştı. Bu savaşların neticesinde Memlük Devleti’nin yıkılışı hızlanmış, Kahire’de Abbasi Halifeliği sona ermiş, İslam sancaktarlığı Osmanlı İmparatorluğu’na geçmişti.
Peygamber Efendimize (s.a.s.), ashabına ve önceki peygamberlere ait olan bazı mukaddes emanetlerin, “Hâdimü’l-Haremeyn” (Mekke ve Medine’nin hizmetkârı) sıfatını kuşanan Osmanlı padişahlarına teslim edilmesiyle birlikte İstanbul, o günden itibaren bir imparatorluğun payitahtı olmaktan öte bütün Müslümanların gözünü ve gönlünü çevirdiği dinî bir merkez hâline gelmişti.
Bu emanetler, İslam âlemi için vahdetin de sembolüydü. Parçalanmış coğrafyaların, dağılmaya başlayan ümmet-i Muhammed’in, mezhepsel ayrılıkların ve siyasi belirsizliklerin ortasında Topkapı Sarayı’nın Hırka-i Saadet Dairesi, sığınılacak son kale hâline gelmişti. Osmanlı, bu hatıraları ganimet değil canından aziz gördüğü birer kutsal emanet olarak bildi.
Kutsal emanetlere sadakatin en hüzünlüve destansı sınavı da imparatorluğun gün batımına yaklaşırken verildi. Birinci Dünya Savaşı’nın ateş çemberinde, Medine kuşatma altındayken Çöl Kaplanı namıyla bilinen Medine müdafii Fahreddin Paşa, İngilizlerin eline geçmesin diye bu emanetleri son trenle İstanbul’a gönderdi.
Kendi aç kaldı, çekirge yedi, çetin şartlar altında mücadele verdi ancak canı pahasına bu emanetlere el sürdürmedi. Onun bu fedakâr hamlesi, sadece bu mukaddes emanetlerin fiziksel varlığını değil İslam’ın izzetini de kurtarmıştı. Zira o tren kalkmasaydı bugün İslam tarihinin en mahrem, en kıymetli parçaları İngiliz müzelerinin tozlu raflarında birer sergi objesi olabilirdi.
Bugün 24 saat kesintisiz olarak Kur’an-ı Kerim okunarak muhafaza edilen mukaddes emanetlere olan tutkusu, Türk milletinin Peygamber sevgisinin ve İslam’a olan sadakatinin en somut göstergesidir. Ayrıca Yavuz Sultan Selim’in azmi ve Fahreddin Paşa’nın sadakatinin de mührü olan kutsal emanetlerin İstanbul yolculuğu, Türk İslam tarihi açısından önemli ve manevi bir kırılma noktasıdır.