AMELLERİN RUHU

İHLAS VE SAMİMİYET


Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi


İhlas, amellerin her türlü riya ve menfaatten tasfiye edilerek, kalbin yalnızca Allah’ın rızasına bağlanmasıdır. Niyetin saflığını düşünceden eyleme dek korumak, amellere dünyevi ya da uhrevi hiçbir hesabı karıştırmamaktır. İhlasın özünde, kulun yaptığı her işin tek şahidi ve mükâfatlandırıcısı olarak Allah’ı görmesi ve kalbini masivadan arındırması yatar. Sözlükte “saflık ve duruluk” anlamına gelen ihlas, aslında kulluğun bütününü kuşatan bir samimiyet iklimini ifade eder. “İyi bilin ki halis din yalnız Allah’ındır.” (Zümer, 39/3) ayeti de ibadet ve itaatin ancak O’na has kılınmasıyla gerçek değerini bulacağına işaret eder.

İbadetlerde Allah’tan başkasının rızasını aramak, amelin özüne gizli bir şirk bulaştırmaktır. Şirk kavramı sadece somut bir puta tapmak değil kalbin niyetine yabancı unsurları dâhil etmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bu hassas noktaya dikkat çekerek “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey, Allah’a ortak koşmalarıdır. Bilmiş olunuz ki onlar, güneşe, aya veya puta tapacaklar diyecek değilim. Fakat onlar birtakım ibadetleri Allah’tan başkası için işleyecekler...” (İbn Mace, Zühd, 21)

buyurmuştur. O, ümmetinin açık bir putperestliğe değil başkası için ibadet etme tehlikesine düşmesinden endişe ettiğini belirtmiştir. Bu durum, niyetin dünyevi her türlü menfaatten temizlenmesi zorunluluğunu ortaya koyar. Söz gelimi, bir ibadeti insanlar gördüğünde daha titizlikle ifa etmek, Allah’ın rızasına kulun beğenisini ortak koşmaktır. Allah’ın birliğini ve yüceliğini merkeze almayan bu tür davranışlar dinî literatürde “gizli şirk” olarak adlandırılan büyük bir sapmanın kapısını aralar.

İbadetlerdeki bu hassas denge, özellikle namaz gibi temel rükünlerde belirginleşir. Bir kimsenin namazını başkalarının takdirini kazanmak amacıyla özenle kılması riyadır. Mutasavvıflardan Süfyan es-Sevri, riyaya düşme endişesiyle mescitte namaz kılarken insanların kendisini izlediğini fark ettiğinde namazı hemen bitirip oradan uzaklaşmıştır. Nedenini soranlara ise “Namazda kalbime, insanların ne güzel namaz kıldığımı gördüğü düşüncesi geldi. O an namazım Allah için olmaktan çıkıp halk için olmaya döndü. Ben de amelimdeki ihlasımı korumak için orayı terk ettim.” cevabını vermiştir.

Ne var ki şeytanın sinsi yönlendirmeleri çoğu zaman fark edilemez; bu durum ise ibadetlerin ihlastan yoksun bir şekilde eda edilmesine yol açar. Kişi, söz konusu tuzağı fark edip gösterişten kaçınmayı başarsa bile şeytan yine boş durmayarak yapılan amelin kusursuzluğuna dair telkinlerde bulunur. Böylece kulun kendi başarısına odaklanmasını sağlayarak onu kendini beğenme tehlikesine sürükler. İnsanın kendi ibadetine hayranlık duyması, ihlasın özünü zedeleyen gizli bir engeldir. Nitekim mutasavvıflar, “İhlas, yaptığın işi kendi amelin olarak görmemendir.” diyerek, başarının asıl sahibini unutma riskine karşı önemli bir uyarıda bulunmuşlardır.

İhlası korumak, bazen hayırlı bir işi yapmaktan daha meşakkatlidir. Çünkü ameller, Allah rızasına sinsice karışan dünyevi emellerle saflığını yitirebilir. Orucun zayıflama, haccın turistik gezi, vaazın şöhret ya da itikâfın barınma gibi tali amaçlara alet edilmesi, niyetin özündeki samimiyeti zedeler. Hatta bir yakını, “İleride o da beni ziyaret etsin.” beklentisiyle ziyaret etmek bile halis niyeti sıradan bir menfaat ilişkisine dönüştürebilir. Bu hassas denge nedeniyle Cüneyd-i Bağdadi, ihlası “Hangi iş olursa olsun, yalnızca Allah’ın rızasının gözetilmesidir.” şeklinde tanımlayarak, kişisel menfaatlerle gölgelenmiş amellerin ihlastan yoksun kalacağını vurgulamıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz de (s.a.s.) bu gerçeği şöyle beyan buyurur: “Allah, ancak samimiyetle sadece kendisi için ve rızası gözetilerek yapılan ameli kabul eder.” (Nesai, Cihad, 24)

Kişinin yaptığı hayırlarla anılmayı arzulamayıp karşılığını yalnızca Rabbinden beklemesi, ihlasın en somut tezahürüdür. Takdir toplamak amacıyla sergilenen yapmacık tavırlar veya dünyevi bir makam elde etmek düşüncesiyle bürünülen dindarlık maskesi, samimiyetin yokluğunu gösterir. Bu bağlamda Kuşeyri de “İhlas, amelleri halkın beğenisinden arındırmaktır.” vurgusunu yapar. İhlas, kulun Rabbiyle olan mahremiyetine başka bir varlığı karıştırmaması ve yalnızca Allah’ın takdirine sunulması gereken kulluğunu başkalarına ifşa etmemesidir. Amellerin, sağ elin verdiğini sol elin görmeyeceği bir gizlilikle, insanların nazarlarından uzak yerine getirilmesi, yapılan iyiliğin manevi değerini korumak adına hayati önem taşır.

Bazı mutasavvıflar bu çizgiyi daha da ileri taşıyarak ihlası, “amelde dünyevi veya uhrevi hiçbir karşılık beklememek” olarak tanımlamışlardır. Onlara göre gerçek kulluk sadece dünya nimetleri için değil ahirette elde edilecek menfaatlerin dahi ötesinde yalnızca Allah rızası uğruna ifa edilmelidir. Bu şuurun kalbe yerleşmesi için mutasavvıflar, “Allah’ım, maksadım Sensin ve arzum Senin rızandır.” düsturunu benimsemişlerdir. Özellikle zikirlerde bu cümlenin belirli aralıklarla tekrarlanması, her türlü eylemin yalnızca Allah için yapıldığı bilincini diri tutmaktadır. Peygamber Efendimiz de namazlarından sonra şu duayı ederek teslimiyetini dile getirmiştir: “Allah’ım! Ey Rabbimiz ve her şeyin Rabbi! Beni ve ailemi dünya ve ahirette her an sana ihlasla bağlı kıl. Ey yücelik ve ikram sahibi!” (Ebu Davud, Vitr, 25)