KUR’AN-I KERİM’DE AİLE KAVRAMI VE AİLE YAŞANTILARI
Prof. Dr. Abdullah ÇOLAK
Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Aile, insanlığın ilahi irade ile kurulmuş ilk kurumudur. İlk erkekten hemen sonra ilk kadın Hz. Havva yaratılmış ve bu iki insan ilk aile yuvasını kurmuşlardır.
Nikâh, ailenin kurulmasında geçilmesi gereken en önemli aşamadır. Nikâh medeni bir muamele olmakla birlikte ibadet yönü olan hukuki bir işlemdir. (İbn Aşur, İslâm Hukuk Felsefesi, İstanbul, 1988, s.245) Bu sebeple olsa gerek İbn Abidin Reddü’l-Muhtâr eserinde “kitabu’n-nikâh” bölümüne, “Hz. Âdem’den günümüze kadar meşru kılınmış ve cennette de devam edecek olan iki ibadet vardır: Birisi iman diğeri nikâhtır.” (İbn Abidin, İstanbul, ts., III, 3) diyerek başlamaktadır.
Aile, insanlık tarihi boyunca toplumsal yapının en temel kurumu olarak kabul edilmiştir. İslam düşüncesinde ise aile, yalnızca biyolojik ve sosyolojik bir birliktelik değil aynı zamanda ahlaki, dinî ve hukuki boyutları olan çok katmanlı bir yapıdır. Kur’an-ı Kerim, aileyi insanın yaradılış gayesi, toplumsal düzenin tesisi, bekası ve ferdin ahlaki değerlerinin aktarımı bağlamında ele alır. Çünkü aile, bireyin hem dünya hayatındaki huzurunun hem de ahiret saadetinin önemli bir aracıdır. Modern dönemde aile kurumunun dönüşümü, bireyselleşme ve sekülerleşme gibi süreçler, İslam’ın aileye yüklediği anlamın yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmıştır.
Kur’an’da sevgi (meveddet), şefkat (rahmet) ve huzur (sükûn) kavramları üzerine inşa edilen aileyi ifade için “ehl” (Tahrim, 66/6) “âl” (Âl-i İmran, 3/33) ve “zevc” (Rum, 30/21) gibi terimler kullanılır. Bu kavramlardan her birisi ailenin farklı yönlerden önemine işaret eder. “Ehl” kelimesi ile aile bireylerinin ortak bir mekânda ortak bir hayatı paylaştığı vurgulanır. “Âl” kelimesi, ailenin aslında dar bir çerçevede anlaşılmaması gerektiğini, onun kan ve evlilik bağı ile geniş bir toplumsal yapı olduğunu bize anlatır. Zevc kelimesi ile de eşlerin birbirini tamamlayan fertler olduğu, fayda ve zararda ortaklıkları ve birinin mutluluğunun diğerine bağlılığı ifade edilir.
Kur’an-ı Kerim, insana dünya ve ahiret saadetini temin edecek inanç, ibadet, ahlak ve hukuk gibi temel alanlarda rehberlik eden ilahi bir kelamdır. Yaklaşık yirmi üç yıllık nüzul süreci, insanı ve toplumu her yönüyle eğiten bir zemin oluşturmuştur. Bu eğitim sürecinin en hayati merkezlerinden biri de şüphesiz ailedir. Kur’an, aileyi bazen doğrudan ahkâm ayetleriyle bazen de geçmiş peygamberlerin hayatlarından kesitler sunan “kıssalar” yoluyla inşa eder. Müslümanlar için örneklik teşkil eden peygamberlerin hayat hikâyelerinden kesitlerde iki türlü aile modeline yer verilmektedir: Biri övgüyle söz edilen, diğeri yerilen aile modelidir.
Övülen aile modelleri
Kur’an’da övgüyle söz edilen ideal aile modellerinin birkaçına göz atacak olursak bu ailelerin temel karakteristiği olarak; tevhid inancı, istişare, adalet ve iffet gibi değerler üzerine kurulduğunu görürüz.
1. Hz. Âdem (a.s.) kıssası
Hz. Âdem’in eşinin ismi Kur’an metninde geçmemesine rağmen insanlık neslinin devamı için Hz. Âdem’e eş olarak yaratılması, Hz. Âdem’le birlikte cennete yerleştirilmeleri ve bir hata sonucu oradan yeryüzüne indirilmelerinden bahsedilmektedir. (Bakara 2/35-38; Araf 7/19-25; Taha 20/117-123) İnsanlık tarihinin ilk ailesi şeytanın vesvesesi ile sınanmıştır. (Bakara, 2/35) Onların ebedîlik arzusu ile yasak meyveyi yemeleri sonucu edep yerleri açılmıştır. (Taha, 20/120-121) Bu olay bize bir hatanın oluşumunda her iki eşin de katkısı varsa birbirlerini suçlama yerine hatayı telafi için birlikte hareket etmelerinin önemine işaret etmektedir.
2. Hz. İbrahim (a.s.) kıssası
Kur’an-ı Kerim’de kendisinden en çok söz edilen ülü’l-azm peygamberlerden biri olan Hz. İbrahim’in ailesi, Kur’an’da sadakat ve teslimiyetin zirvesi olarak anlatılır. Bu modelde aile bireyleri (Hz. İbrahim, Hz. Hacer, Hz. İsmail) ilahi emir karşısında ortak bir bilinçle hareket ederler. Evlat ve ebeveyn arasındaki ilişkinin derin bir saygı, teslimiyet ve istişareye dayandığı görülür. (Saffat, 37/102)
Ana-babanın müşrik olması bile onlara karşı hürmet gösterilmesini engelleyen bir durum değildir. (Buhari, Edeb, 7-8) Ayetlerde ana-babaya iyilik ve saygı konusunda -Allah’a şirk koşmayı talep etmeleri dışında- herhangi bir şartın ileri sürülmemesi, onların Müslüman, gayrimüslim, faziletli veya günahkâr olup olmadığına bakılmaksızın sırf ana-baba olmaları sebebiyle bu ilgiyi hak ettiklerini gösterir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Hz. İbrahim’in putperest ve son derece kaba ve tehditkâr davranışlarıyla dikkat çeken babası Azer’e her sözünün başında gönülden gelen bir nida ile “Babacığım!” diye hitap etmesi, onu putperestlikten kurtarmak için başvurduğu nazik üslubu ve iknaya yönelik çabası, nihayet onun için Allah’a yaptığı duada da açıkça görülmektedir. (Meryem, 19/42-48) Hatta müşrik ana-baba ile ilgili olarak “…Dünyada onlarla iyi geçin…” (Meryem, 19/42-48) ayetinden de anlaşılacağı üzere onlara nazik, iyi ve saygılı davranmanın farz kılındığı da açık bir biçimde görülmektedir. Bu ve benzeri ayetlerden çıkarılabilecek bir başka ders de şudur: Ebeveynler çocukları arasında adil davranmalı, haksızlık yapmamalıdır. Şayet haksızlık yaparlarsa bu durum çocuklara, uygun bir üslupla hatırlatma dışında, anne-babaya karşı evlatlık görevini yerine getirmeme ya da onları cezalandırma hakkı vermemektedir.
Hz. İbrahim’in, neslinin namaz kılanlardan, salihlerden olması için sürekli dua etmiş olması, ailenin manevi bekasının dua ile desteklenmesi gerektiğini göstermiştir.
3. Hz. Yakub ve Hz. Yusuf kıssası
Yusuf suresi, aile içi kıskançlıklar ve kriz yönetimi üzerine derslerle doludur. Hz. Yusuf, babası Hz. Yakub’a gördüğü rüyayı anlatınca, babasının rüyanın doğru olmasına rağmen bunu kardeşlerine anlatmamasını öğütlemesi; her doğrunun her yerde söylenmeyeceğine, sözün söyleneceği ortamın iyi ayarlanması gerektiğine vurgu yapmaktadır. Ayrıca Müslüman’ın sır saklama gibi bir meziyetinin de olması gerektiğini görmekteyiz. Oğlu Yusuf’un başına gelenler hakkında verdiği bilgilerden hareketle, Hz. Yakub’un çocuklarından kuşkulanmasına rağmen çocukları ile ilişkisini kesmeyip onlara karşı hasmane tutuma girmemesi, metanet ve tevekkülle hareket etmesi de aile ilişkilerinde örnek alınması gereken tavırlar olarak görülmelidir.
4. Hz. Musa (a.s.) ve
Hz. Şuayb (a.s.) kıssası
Kur’an-ı Kerim’in Kasas suresi 22-28. ayetlerinde detaylandırılan Hz. Musa ve Hz. Şuayb kıssası, sadece tarihsel bir anlatı değil aynı zamanda İslam aile hukukuna temel teşkil eden prensipler barındıran zenginliğe sahip bir metindir.
Hz. Musa’nın Medyen suyunda hayvanlarını sulayamayan iki genç hanımla karşılaşması, mürüvvet ve edep çerçevesinde gerçekleşen ilk sosyal temas örneğidir. Hz. Musa, hanımlara yardım ederek karşılık beklemeksizin “gölgeye çekilmiş” ve bu tavrıyla namahrem ile iletişim sınırlarını belirlemiştir. Genç kızlardan birinin Hz. Musa’yı “utana utana” babasına çağırması, evlilik öncesi görüşmelerde hayâ duygusunun merkezî önemini vurgular. Hz. Şuayb ile Hz. Musa arasındaki görüşmede ise Hz. Musa başından geçenleri anlatmış, Hz. Şuayb ise “Korkma, zalimler topluluğundan kurtuldun.” diyerek ona güven ve himaye sağlamış, belli bir süre sonra kızlarından birini ona eş olarak vermiştir.
5. İmran ailesi (Âl-i İmran) kıssası
Kur’an’da bir sureye adını veren bu aile, “iffet” ve “adanmışlık” sembolüdür. İmran’ın hanımı, doğacak çocuğunu (Hz. Meryem) henüz dünyaya gelmeden mabede ve Allah’ın yoluna adamıştır. Bu model, ailenin sadece dünyevi bir refah değil nesli muhafaza ve ulvi ideallere hizmet etme gayesi taşıması gerektiğini öğretir.
Diğer taraftan her biri yaratılış düzleminde eş değer bir mahiyete sahip olan kadın ve erkek arasındaki ilişki, ontolojik ve biyolojik farklılıklar nedeniyle mutlak bir eşitlikten ziyade bir “eş değerlilik” kavramı üzerinden temellendirilmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Meryem’in doğumu üzerinden ifade edilen “Rabbim, onu kız doğurdum. Erkek, kız gibi değildir…” (Âl-i İmran, 3/36) hakikati, cinsiyetler arasındaki yapısal ve işlevsel farklılığın fıtri bir gerçeklik olduğunu ortaya koyar. Bu perspektife göre, modern dünyanın dayattığı eşitlik fikri, tarafları birbirinin yerine ikame edilebilir özdeş varlıklar olarak kurgularken eş değerlilik ilkesi, her iki cinsiyetin de kendine has anatomik, fizyolojik ve toplumsal ağırlığını muhafaza ederek birbirinin nezdindeki kıymetini ifade eder. (Köse, Saffet, Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu, Konya: Mehir Vakfı, 3. Baskı, s. 137-138)
Yerilen aile modelleri
İslam, yapısı ne kadar güçlü görünürse görünsün, temelinde küfür, zulüm ve ahlaki yozlaşma bulunan aile yapılarını reddeder ve bütün insanlığa ibret olarak Kur’an, o aile modellerinden örneklere yer verir. Hz. Nuh (a.s.) ve Hz. Lut’un (a.s.) kıssaları bu örnekleri içeren kıssalardandır.
Tahrim suresi 10 ve 11. ayetlerinde Hz. Nuh ve Hz. Lut’un eşleri ile Firavun’un eşi Asiye’nin durumu anlatılır. Birinde peygamber hanımı olma şerefini ve evrensel mesajın kaynağına yakınlığı nimetlerini, ihanet ve sadakatsizlikle (sır ifşası, inkârcılarla iş birliği yapma) zayi etme, diğerinde ise küfrün ve zulmün sembolü olan Firavun’un baskıcı otoritesi altında yaşamasına rağmen tevhid inancını muhafaza etmiş bir eşten söz edilmektedir. Bu büyük nimetlerin kadrini bilemeyen ve nankörlük ederek inkârcılardan olan bu iki peygamberin eşlerinin cehennemliklerden olduğu haber verilirken Firavun’un eşi ilahi övgüye mazhar olmuştur.