DÜNYA BÜYÜK DEĞİL
SEN KÜÇÜKSÜN
Mehmet KAHRAMAN
Günümüz insanı, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bireyselleşmiş ancak paradoksal olarak da bir o kadar küçülmüştür. Modernite, bireyi kendi kendinin efendisi ilan ederken onu aynı zamanda anlam dünyasından kopararak bencilliğin dar koridorlarına hapsetmiştir. Kendine yakın ama anlamdan uzak yaşayan insan, tarif edemediği bir boşluk içinde oyalanıp durur. Mutsuzluğunun ve huzursuzluğunun sebebinin ne olduğunu bilemediği için maddi unsurlarla tatmin olmaya çalışır. Oysa gelip geçici olan hiçbir şey kişiye kalıcı tatmin sağlamaz. İnsan, yaratılışı gereği kendinden daha büyük bir şeye hizmet ettiğinde varoluşunu gerçekleştirebilir. Ancak içinde yaşadığımız çağ bireyselliği ve bencilliği körüklediğinden insan değerlerinden uzaklaşmış, kendinden başka hiçbir şeyi umursamaz olmuştur. Bu da hayatlarımızda kapanmayan boşluklara neden oldu. Tarık Buğra’nın Osmancık romanındaki bir sahne, insanın dünyadaki konumunu anlaması bakımından önemlidir. Bireyin yaşamı anlamla örüldüğünde gerçekleşen değişimi görmek hayranlık uyandırır.
Osman Bey, henüz bey olmamıştır. Genç, delikanlı bir yapısı vardır. Bir temmuz gecesi Domaniç’te, vadide saz eşliğinde oturmaktadırlar. Bir süre sonra Osmancık onlardan uzaklaşarak vadinin kıyısındaki Sivrikaya’ya gider. Osmancık ufka dalıp gitmiştir. Arkasından bir ses gelir. “Hey, Osmancık! Neler düşünüyorsun?” Ede Balı’nın sesidir bu. Osmancık hiçbir şey düşünmemektedir, boşlukta gibidir âdeta. Ona ve kendisine anlatacağı büyük şeyler düşünmüş olmayı arzular lakin aklında hiçbir şey yoktur. “Hiç!” demeye de içi elvermez ve “Dünya ne kadar büyük.” der.
Kitabı özetlemek niyetinde değilim. Belirtmek, dikkat çekmek istediğim bir cümle var, onu anlatabilmek için mecburen sahneyi gözünüzün önüne getirmem gerekiyor. Tarık Buğra bunu maharetle yapıyor. Osmancık, gecenin karanlığında ufka dalıyor, içi bomboş... Ancak bu boşluk, daha büyük olayların özlemine duyulan bir boşluk. Henüz kendisi farkında olmasa da... Tam bu anda, insanın en nahif anında o dokunuş geliyor. Ede Balı, Osmancık’ın yanına oturuyor. “Dünya çok büyük.” diyerek konuşmaya başlıyor. Sesi yumuşak ve şefkatli. Şöyle devam ediyor. “Dünya’yı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüz, oğul. Hırsımız, sabırsızlığımız, bencilliğimiz. Önce bu yüzden küçülüyor, sonra da Dünya’yı çok büyük görüyoruz. Doğru, Dünya büyüktür... Çok, çok büyüktür… Fakat bir ömür için, tek insan içindir bu büyüklük. Bir soy için değil; bir soyun benimseyeceği, bir soya benimsetilecek bir amaç, bir ülkü için değil!”
Dünya neden tek bir kişi için büyüktür?
İnsan, anlam arayan bir varlıktır, anlamsız yaşayamaz. Yaptığı her şey sebeplere dayanmak zorundadır. Yapmak için bir nedeni yoksa kendini disipline sokamaz. Spor yapmaya karar verir ama sabah kalkamaz; diyete başlar, devamını getiremez. Bunun gibi pek çok karar alır fakat öz disiplini sağlayacak amaçtan yoksun olduğunda vazgeçer. Oysa gerçek bir amacı olan insan hiçbir koşulda pes etmez.
Maalesef günümüz insanının en büyük problemi amaçsızlık veya amaç zannettiğimiz şeylerin gerçekte amaç olmaması. Yaşamımızı denetleyen, kararlarımızı sorgulatan bir idealimiz olmayınca hazlarla örülü bir hayat yaşamayı amaç hâline getiriyoruz. Lüks ve konfor içinde yaşamak hiçbir zaman amaç olamaz çünkü bunlar arzulardır. Arzular gelip geçici olduğundan elde edildiği anda tatmin sağlar, sonra sıradanlaşır. Kişiye mücadele azmi veren, yenilse bile yıkılmayan, başarısız olsa dahi pes etmemesini sağlayan temel nokta anlamla örülü bir hayatının olmasıdır.
Yaşamak için bir nedeni olmayan insan, günlük işlerle, tatmin arayışlarıyla vaktini geçirir. Osman Bey’in, Şeyh Ede Balı ile konuşmadan önceki hayatı biraz böyleydi. Serde gençlik vardı; gücünün, kuvvetinin bilincinde değildi. Benlik davasını güdüyor, çoğunlukla öfkeyle hareket ediyordu. Ede Balı ondaki cevheri görmüş, onu işlemeye çalışıyordu. Her fırsatta insanın dünyadaki konumundan bahsediyordu. Küçüklüğün hırsta, bencillikte, sabırsızlıkta olduğunu söylüyordu. Kişinin kendi büyüklüğünü idrak edebilmesi, küçük işlerden sıyrılması ve kendinden daha büyük davaya hizmet etmesiyle mümkündü. Osman Bey’e idealinin ne olması gerektiğini, mefkûresini hatırlatıyordu. Osman Bey o ülküye inandığında, bir amacı olduğunda değişim başladı ve gerçek kimliğine büründü.
Tarık Buğra’nın işaret ettiği “ülkü”, “amaç”, “ideal”, bireyi bencilliğin meydana getirdiği anlamsızlık boşluğundan çekip alan bir emniyet kemeridir. Bazı zamanlar vardır ki insan ne yaptığının farkına varamaz. Birinin ona yaptığı yanlışı söylemesi, göstermesi gerekir. Tarık Buğra edebiyat aracılığıyla insana kendi gerçekliğini hatırlatır âdeta. Bu hatırlatma, aslında modern dünyanın gürültüsünde kaybettiğimiz o kadim pusulayı yeniden gündemimize taşır ve insanın kendinden daha büyük bir şeye hizmet ettiğinde gerçek boyutlarına ulaşacağını gösterir.
“Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olur.” der Yunus Emre. Amaç, yalnızca dünya nimetlerini tatmak olduğunda kısır bir hayatın içinde küçülür gideriz. En küçük sarsıntıda dağılır, ümitsizlik çukurunda boğuluruz. Oysa bir amacımız olduğunda tökezlesek bile düşmez, ayakta kalmak için çabalarız. Kendi çıkarına hapsolmuş günümüz insanı, yonttuğu dünyanın altında eziliyor ama farkında değil. Hızlı akan görüntüler çağında durup düşünmeye vakti yok. Sosyal medya öylesine sanal bir dünya sunuyor ki ne yaşadığını anlaması imkânsız görünüyor. Sadece kendi çıkarını gözeten, dünyayı tüketilecek bir nesne olarak gören bencil birey için yeryüzü, yabancı ve korkutucu büyüklüktedir. Bu noktada dünyanın büyük olması zenginlik değil bireyin o büyüklük karşısındaki çaresizliğidir. Anlamdan mahrum bir hayat, mekânın genişliği altında ezilmeye mahkûmdur. Kolektif bir amaçtan yoksun olan günümüz insanı, anlam boşluğunu maddi birikimlerle doldurmaya çalışmaktadır. Ancak bu çaba, dünyayı daha da büyütmekte, bireyi daha da yalnızlaştırmaktadır.
Tek bir insan için dünya çok büyüktür; çünkü bir kişinin ömrü, fiziksel gücü ve etkisi kısıtlıdır. Birey, tek başına dünyanın sorunlarıyla uğraşamaz, her şeye yetişemez, hayallerini gerçekleştiremez. Tek başına yapılan iş bitmez, yalnız çıkılan yolculuk can sıkar; yemek bile dostlarla yenildiğinde lezzetlidir. Bu noktada dünya, birey için aşılması güç bir mekân ve ağırlığı altında kalınacak bir yük gibi görünür. Ama ideallerin ve amaçların birleştirici gücü olduğunda hiçbir şey ona zor gelmez. Zor gelse bile zorlukların üstesinden gelecek enerjiye sahiptir. Yılgınlığa düşmez, yorulmaz, usanmaz. Çıktığı bu yolda yalnız olmadığını bilir. Bir idealiniz olduğunda dünya, içinde kaybolduğunuz devasa bir boşluktan ziyade, o ideali gerçekleştireceğiniz bir uygulama alanı hâline gelir.
Her platformda bencilliğin körüklendiği, konforun özendirildiği, haz çığırtkanlığının yapıldığı bir ortamda, uğruna hayatı feda edecek idealden söz etmek biraz ütopik görünüyor, farkındayım. Ancak anlamdan yoksun hayatlarımızı düşündüğümüzde konfor içindeki tatminsizlik bize çok şey anlatıyor. Neden sorusuna verebilecek cevabımız olmadığında nasıl sorusu da geçersiz kalıyor çünkü anlam çöktüğünde konfor değil varlık çöküyor. Neden kaybolduğunda insan nasılın altında eziliyor. Acı, tek başına yıkıcı değildir, anlamsız acıdır yıkıcı olan. Kişi anlam sayesinde bağ kurarak ruhsal ve zihinsel dayanıklılığına ulaşır. Tarık Buğra aynı sahnenin sonunda şu cümleleri kurar:
“Ve öyle insanlar umutsuzdur, umutsuzluk delisidir; güçlerini, kuvvetlerini, yeteneklerini, bahtlarını har vurup harman savurur.
Ve öyle insanlar, yatsıda doğar, saban ezanı okunmadan, şafak sökmeden ölür.”
Kendi küçük dünyasından çıkamayan her insanın kaderidir şafak sökmeden ölmek. Ama şafakla birlikte yeniden doğmak da mümkün. Önemli olan hangisini seçeceğine karar vermek. Osmancık, seçimiyle Osman Bey oldu. Nihayetinde edebiyat, bize sadece hikâyeler anlatmaz; bize kim olabileceğimizi ve neleri feda ederek neyi kazanabileceğimizi gösterir. Tarık Buğra, Osmancık’ın şahsında hepimize seslenir: Kendi bencilliğinin hapishanesinden çıkamayan her insan, ne kadar zengin olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, o devasa dünyanın altında ezilmeye mahkûmdur. Evet, Tarık Buğra’nın dediği gibi, “Dünya çok büyüktür ama tek bir insan içindir bu büyüklük; bir ülkü, bir ideal, bir amaç için değil.”