İDEALİST BİR GENÇ HÜKÜMDAR

FATİH SULTAN MEHMET


Rüya TÜRKBEY TEMEL


Tarih kitaplarının aktardığı bilgilere göre II. Murat, seccadesinin başında namazdan sonra Kur’an-ı Kerim okurken Muhammed suresini bitirip Fetih suresine başlayacağı sırada oğlu Mehmet’in doğum haberini almış ve şöyle demişti: “Ravza-i Murad’da bir gül-i Muhammedî açtı.” (Reşad Ekrem Koçu, Fatih Sultan Mehmed, Doğan Kitap, İstanbul, 2002, s.12)

İstanbul’u fethettiği için “Fethin babası”, Sultanü’l-Berreyn ve Hakanü’l-Bahreyn (“iki karanın Sultanı ve iki denizin Hakanı” anlamına gelen bu ünvanda “iki kara” ile kastedilen Anadolu ve Rumeli iken “iki deniz” ile kastedilen de Akdeniz ve Karadeniz’dir.) olarak da anılacak olan Şehzade Mehmet, oldukça hareketli, tabir caizse ele avuca sığmayan bir çocuktu. Harp sanatına ilgi duyması, yerinde duramaması, rahle başında talim görmesini engelliyordu. II. Murat, onun eğitimiyle alakadar olması için, Molla Gürani’yi görevlendirmişti.

Şehzade Mehmet, gündüzleri ata binme, okçuluk dersleri alıyor; devlet idaresi ve yönetimi konusunda talim ve terbiyeden geçiyor, gece olunca soluğu kütüphanesinde alıyordu. İman dolu bir kalbe, ilim ve irfanla meşgul bir zihne sahipti. Boş geçen tek bir anı bile olmuyordu. Devrinin önde gelen âlimlerinden İslami ilimleri öğrenmişti. Dinî ilimlerin yanı sıra sosyal, beşerî ve pozitif ilimlere de -özellikle tarih, coğrafya, matematik konularına- ilgi göstermişti. Denilebilir ki Fatih, zamanının ötesine geçerek kendi zamanına kadar pek iltifat edilmeyen akli ilimleri de öğrenmeye meraklı idi.

II. Mehmet, iki kez tahta çıkan bir padişahtı. Babası II. Murat’ın kendi isteğiyle tahttan çekilmesinin ardından tahta ilk geçtiğinde 12 yaşındaydı. Osmanlı’da, “sancağa çıkma” denilen usulle şehzadelere taşrada bir bölgenin sorumluluğu verilerek onların devlet idaresinde tecrübe kazanmaları amaçlanırdı. Manisa Sancağı’nda tecrübe kazanan bu genç şehzade, çocuk yaşta tahta geçmesini fırsat bilenler dört bir yandan atağa geçtiğinde bile yanlış ve ani kararlar almak endişesiyle temkinli davranıyor, mutlaka ulemaya danışıyor, devletin bekası için en doğrusunu seçmeye çalışıyordu.

Dirayetli, kararlı, tuttuğunu koparacak kadar azimli, aklına koyduğu her işe gözünü karartıp korkusuzca girişecek kadar cüretkâr; hayal kurmayı sevmekle birlikte realist bir bakış açısını da haiz, karar verip uygulama noktasında tüm ihtimalleri düşünen, aynı zamanda merhametli, civanmert, müsamahakâr bir şahsiyetti. İmanlı, ihlaslı, maneviyata düşkün, öğrenme aşkıyla yanıp tutuşan, geniş görüşlü, idealist bir genç idi. Gençliğin verdiği enerji ve dinamizmle zevküsefaya dalmamış, idealleri uğrunda sayısız geceyi gündüze katmış, İstanbul hayaliyle yaşamıştı. Babasının vefatıyla tahta ikinci kez çıktığında kararlarına zaman zaman karşı çıkan veziriazamı Çandarlı Halil Paşa’yı acele bir karar vererek hemen azletmemiş, her dediğini uygulamasa da bu süreçte onun diplomasi bilgisinden istifade etmeyi amaçlamıştır.

Civar ülkelerdeki ve Batı’daki sanatçıların, fikir adamlarının görüş ve düşünceleriyle ilgilenmiş, onların eserlerinden tercümeler yaptırmış, sarayında hamiliklerini üstlenerek onlara kadirşinaslık göstermiştir. O dönem Timur İmparatorluğunun himayesi altında Semerkant’ta çalışmalarını yürüten matematikçi ve astronom Ali Kuşçu’yu İstanbul’a davet etmiş ve İstanbul’da kalmasını sağlamıştı. (Cengiz Aydın, “Ali Kuşçu”, TDV İslâm Ansiklopedisi) Ayrıca Rönesans döneminin en önemli İtalyan ressamlarından biri olan Gentile Bellini’yi İstanbul’a getirterek ünlü portresini yaptırmıştır. Sanata ve sanatçıya gösterdiği ihtimamın yanı sıra kendisi de “Avni” mahlasıyla şiirler yazıyordu. Rum filozof Amirutzes’e Batlamyus’un Coğrafya’sının tercümesini yapması için emir vermiş ve bu tercüme faaliyeti 1465’te tamamlanmıştı. (Prof. Dr. Nazan Karakaş Özür, “Türk Haritacılık Tarihinde İlk Baskı Haritalar”, TÜCAUM 2024 Uluslararası Coğrafya Sempozyumu, 8-10 Ekim 2024, Ankara) Bu tercüme faaliyeti ile doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm coğrafya hakkında bilgi edinmek istemesi, İstanbul’un fethi gibi büyük bir zafer elde etmekle yetinmek istemeyen bu cesur hükümdarın cihan hâkimiyeti mefkûresini göstermesi bakımından dikkate değerdir. İ’lâ-yi kelimetullah uğruna daha fazlasını istiyor, daha çok çabalıyor ve canla başla çalışıyordu.

Yenilikçi bir lider olarak ilk kez İstanbul’un fethinde kullanılan şahi ve havan toplarının çizimini bizzat yaparak üstün bir mühendislik örneği sergilemişti. İcat ettiği bu toplar, Orta Çağ Avrupa derebeyliklerini yıkarak tarihin seyrini değiştiren önemli bir buluş olmuştu.

Şehzadeliğinden beri fetih arzusu ve hayaliyle yanıp tutuşan, kendisini fetih düşüncesinden vazgeçirmeye çalışanlara karşı çıkıp kendi zamanına kadar yapılan yanlışlardan ders çıkararak, yetersizlikleri ve eksiklikleri göz önünde bulundurup “Üstüne ne katabilirim, bu eksikliği nasıl tamamlayabilirim?” diyerek yoluna devam eden bu dirayetli padişahı kimse yolundan çeviremedi. “Benim zamanıma kadar kimse yapamamış, ben nasıl yapacağım?” diye düşünerek hareket etseydi Fatih olması mümkün olur muydu?

Fatih’in fatih olmasında içerisine doğup büyüdüğü çevre kadar çevresinde bulunan şahsiyetlerin de etkisi yadsınamaz. II. Mehmet’i sıradan bir şehzadelikten fatihliğe götüren yolun başlangıcında fıtri olarak tabiatına yansıyan özelliklerin yanı sıra yanında kimlerin olduğu, ders aldığı hocaların fikir dünyasına yaptıkları katkılar, okuduğu kitaplar, araştırmaları sonucunda edindiği fikir ve düşünceler, yaşadığı olumsuz tecrübeler -ki bunlar kendisine hayat dersi ve deneyim olarak dönecekti- önemli unsurlardı.

Fatih’in aldığı eğitim ve edindiği ahlaki görgü, bugün de pedagojik anlamda ebeveynlere ve gidecekleri istikamette gençlere yol gösterir niteliktedir. Dine, ahlaka, talim ve terbiyeye, kendini pek çok açıdan geliştirmeye hevesli, sadece Allah’ın rızasını gözeterek yaşayan insanlarla bir arada bulunmak, insanı malayani işler ve kişilerden uzak tutarak geliştirme noktasında önem arz eder.

Çocuğu dünyaya getirip yetiştiren ilk el olarak annenin ve hemen sonrasında babanın önemi son derecede kıymetlidir. Yaradan’ın bir nimeti, ailesine en güzel emaneti olan yavrulara, doğumlarından itibaren koruyup kollanan göz bebeklerine yarının büyüğü, yetişkini nazarıyla bakmalı, onların gururlarını incitmekten, kendilerini yetersiz ve değersiz görmelerine sebebiyet vermekten kaçınılmalıdır. Kıyaslama hatasına düşmeden, var olan potansiyellerini açığa çıkarmalarına vesile olarak, şahsiyetlerini inşa etmeleri için yol gösterme noktasında büyüklere, aileye ve topluma büyük iş düşmektedir.

Bayrak şairi Arif Nihat Asya’nın meşhur şiiri Fetih Marşı, günümüz gençliğine başlı başına bir nasihatname niteliğindedir. Her bir dizesinde derin anlamlar barındıran bu eserden, “Nasıl bir genç?” sorusunun cevabını alırız: Fatih gibi bir genç…

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini!

Göster, kabaran sular nasıl yıkar bendini?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini!

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın…