ŞİDDETİN ÇOK KATMANLI ANATOMİSİ:
AİLE, OKUL, TOPLUM VE
DİJİTAL DÜNYADA ÇOCUKLUK
Betül KARAPINAR
Psikolog
“Şiddet, sevginin yokluğunda büyüyen en karanlık dildir.”
Ülkemizde son günlerde okul kapılarında yankılanan ve tüm toplumu derinden sarsan şiddet haberleri, yalnızca birkaç problemli öğrencinin öfkesini ve saldırganlığını değil ailelerin, okulların, sorumlu kurumların ve dijital platformların da aksayan yanlarını, eksik olan boşluklarını âdeta görünür kılıyor. Çocukların oyun ekranlarında, dizilerin şiddet dolu karanlık sahnelerinde ve denetimsiz dijital ortamlarda biriktirdikleri sanal öfke ve şiddet özeni, artık okullara, evlere, sokaklara, kısaca hayatın merkezine taşınıyor. Maalesef bu şiddet, bireysel bir patlama değil sevgiyle, ilgiyle, özveriyle örülmeyen aile bağlarının, yeterince rehberlik ve danışmanlık hizmetleri bulunmayan okul ortamlarının ve şiddeti olağanlaştıran kültürel kodların ortak ürünü.
Teknolojinin hızı, yeni neslin bu hıza yetişkinlerden hatta kurumlardan daha hızlı uyumu, çocuk ve gençlerle ailelerin bağlarını gün geçtikçe zayıflatıyor ve hatta çoğu zaman koparıyor. Bu kopuş, kuşaklar arası kültürel ve ahlaki bağları da yok ediyor. Toplumsal kabul gören millî ve manevi değerler, kadim bilgiler yeni kuşaklara aktarılamıyor. Toplumsal bağların zayıflaması, şiddeti yalnızca bireysel patoloji yerine kültürel ve sosyal bir sorun hâline getiriyor. Yeni nesil âdeta dijital bir ebeveyn tarafından yetiştiriliyor. Son dönemlerde bu duruma “dijital yetimlik” deniyor. Hem ebeveynler hem de çocuklar sanal dünyada vakit geçirdiklerinden, çocuklar dijital dünyada kontrolsüz, sahipsiz kalıyor ve ekranların karşısında kendisiyle birlikte yalnızlığı da büyüyor. Bu konuda yapılan deneylere göre böylesi ciddi bir yalnızlık, en az fiziksel saldırı kadar strese, tehdit algısına ve sosyal temaslara şüpheyle bakılmasına sebep oluyor. Çocuğun arkadaş ilişkilerinin, iletişim, yardımlaşma ve paylaşımın sanal dünyaya sıkışması, topluma karşı duyarsız, amaçsız bir gençlik algısını besliyor. Ekran başında sahipsiz kalan çocuk, hayata anlam yükleme sürecinde başarısız oluyor. Çocuklarda görülen bu şiddet davranışları, yalnızca öfke patlaması değil aynı zamanda anlam boşluğunun bir dışa vurumu olarak değerlendiriliyor.
Kindlon ve Thompson’a göre, duygularını ifade yetisi elinden alınan çocuklar öfke ve şiddet diline sarılıyor. Eğer bir çocuk üzüntüsünü, korkusunu ve yetersizlik hissini kelimelere dökmezse, bunu eylemle (saldırganlıkla) dışa vuruyor. Genellikle birçok toplumda erkek çocuklar küçük yaşlarından itibaren acısını, korkusunu ifade edebilecek tepkilerde ailesi ve akranları tarafından engellenme (erkek adam ağlamaz, korkmaz vb.) yaşıyor ve aslında çocuğun duygu dili elinden alınmış oluyor. Bulgulara göre, özellikle duyguyu ifade etme ve düzenleme becerisi zayıf olan çocuklarda gelişen oyun bağımlılığı, şiddet eğilimini daha fazla tetikliyor. Gerçek hayatla bağın bu denli zayıf olması, rol model olarak daha önce bu tip eylemler yapmış suçluları seçip onlarla özdeşim kurmaya ve çocuğu her türlü yönlendirmeye açık hâle getiriyor. Gelişemeyen kişilik özellikleri nedeniyle sansasyonel bir olayla bu eksikliği telafi edebileceğini düşünmesi veya takip ettiği sosyal ağlarda onun bu yönde teşvik edilmesi, maalesef toplumlara bu acı tabloyu yaşatıyor.
Yaşanılan şiddet sarmalını bireysellikten çok sistemsel bir sorun olarak ele almak ve nedenleri, aile kaynaklı, okul kaynaklı ve toplumsal kaynaklı olarak incelemek gerekiyor.
Aile kaynaklı nedenler
Çocuğun fiziksel ve ruhsal ihtiyaçlarının yeterince ve zamanında karşılanmaması, tutarlı, kararlı ve gerekçeli sınırlar konulmaması, kaliteli ve doyurucu zaman geçirilmemesi, başarılarının takdir edilmemesi, okul sorumluluklarına, boş zaman etkinliklerine ve arkadaş ilişkilerine kayıtsızlık, kontrolsüz bilgisayar ve tablet kullanımı…
Yapılan araştırmalarda ebeveynlerin, çocuklarının tükettikleri oyunların isimleri, nitelikleri hakkında bilgi sahibi olmadıkları ve merak etmedikleri, çocuklarının şiddet içeren dijital oyunları oynadıklarından haberdar oldukları ve bunu istemedikleri hâlde müdahale etmedikleri veya edemedikleri anlaşılıyor.
Ailelerin genelde çıkan sıkıntıları inkâra gittiği, kural ve sınır tanımazlığa müdahale edilmediği, uyumsuzluğu genellikle çocuğun zekâsına bağlayarak yücelttiği, ilgililerin önerileri ve eleştirilerini kabul etmediği, âdeta ebeveyn körlüğü yaşadığı gözleniyor. Bu ilgisizliğin ve ihmalin de maddi yönden telafiye çalışılması aynı zamanda maddi doyumsuzluğu da beraberinde getiriyor.
Sevgisizlik ya da duygu yoksunluğu: Ailenin çocuğa sıcaklık, sevgi ve güven duygularını aktaramaması, aile ilişkilerinin sevgi temelli olmaması, eşlerin birbirleriyle sağlıklı iletişim kuramaması.
Okul kaynaklı nedenler
Rehberlik: Okullarda rehberlik ve danışmanlık servislerinin ve rehber öğretmenlerin varlığı kıymetli olsa da kimi okullarda iş yükünün yoğunluğu ile belirlenen sorunların çözümünde okulun ve ailenin iş birliğinin sağlanamaması.
Kalabalık ve büyük okullar: Okulların ve sınıfların kalabalık oluşunun denetim zorluğu, kişisel tanınırlığın olmayışı, öğrencilerin ailevi durumlarının takibinin zorluğu, okula giriş çıkışlarda güvenlik zafiyeti, disiplin ve uyulması gereken kurallarda kararlılık ve caydırıcılığın olamayışı.
Okullar sadece akademik ilerlemenin ve başarının değil duygusal ve sosyal gelişimin, güvenin geliştiği en önemli kurumlar olmalarına rağmen son yıllarda maalesef akran zorbalığı, öğretmene ve idareciye sözlü veya fiziksel şiddetle oldukça görünür hâle geliyor. Son yıllarda yapılan araştırmalara göre okul çağındaki çocukların neredeyse yarısı akran zorbalığına maruz kalıyor. Bu zorbalık yalnızca fiziksel saldırılarla değil sosyal medya linci, dışlanma ve sözlü şiddet olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum öğretmenler cephesinde de kendini, öğretmenlerin çalışma hayatları süresince en az bir kere fiziksel ya da sözlü şiddete maruz kaldıkları şeklinde gösteriyor.
Toplumsal kaynaklı nedenler
Medyada şiddetin normalleştirilmesi: Çocukların izleyebileceği saatlerde gösterimde olan ve şiddet sahnelerinin en açık bir şekilde sergilendiği diziler, filmler; hayatın her alanında şahit olunan ve ekrana yansıyan nefret dili. Çocukların ve gençlerin her türlü şiddete şahitlikle, umutsuzluk ve karamsarlık pompalayan sohbet ortamlarıyla, haber bültenleriyle büyümeleri; medyada, dijital mecralarda ve neredeyse toplumun her kesiminde böylesi bir gündemin görünür olması “kötü hayat sendromu” oluşturuyor.
Sosyal medya etkisi: Sınırsız ekran süresi ve şiddet içerikli dijital oyunlar, kontrolsüz girilen zararlı platformlar. Bu oyunlar gerçek hayatta da şiddeti normalleştiriyor. Bu tür oyun yazılımlarının çocukların boş zaman etkinliği olarak kullanılması, küçük yaşta başlayan bilgisayar kullanımına ve ileriki yaşlarda bağımlılığa; dijital oyun oynamanın da haz ve rahatlamaya dönüşmesine yol açıyor.
Ailelere düşen sorumluluklar
Sevgi ve güven duygusunu çocuğa her fırsatta hissettirmek.
Çocuğun öfkesinin altındaki “asıl” duyguyu (kırılmışlık, dışlanmışlık) aramaya vakit ayırarak duygularının ifadesine zemin hazırlamak.
Sınır ve kurallara ihtiyacı olduğunu bilerek tutarlı, kararlı ve gerekçeli sınırlar koymak (sınırları belirlenmeyen ve sınırsız özgürlük tanınan bir hayat, onlar için anlamını yitirmiş bir hayat olur).
Tutarlı ve dengeli bir disiplin sağlamak.
Ekran başındaki yalnızlığını, zaman sınırlamaları ve ortak yapılan ekran faaliyetleri ile azaltmak ve birlikte geçirilen vakitleri nitelikli hâle getirmek.
Aktif ve yaşına uygun rehberlik yapmak (merhamet, sabır, zorluklarla baş etme eğitimi, empati, iletişim becerileri, çevre bilinci eğitimi, doğal ve sağlıklı beslenme, spor vb.).
Hata yapmasına, başarısızlığına yapıcı ve dozunda arka çıkmak.
Yaşanabilecek sorunlarda okulla iş birliğinden kaçınmamak.
Öğretmenin veya okulun koyduğu kurallara ve yaptırımlara müdahale etmemek.
Davranış bozukluğunun fark edilmesi durumunda profesyonel yardım almaktan çekinmemek, durumu inkâr etmemek.
Aile sıcaklığını ve sağlıklı iletişimi güçlendirecek faaliyetler (piknik, doğa yürüyüşleri, film geceleri, sosyal ve sanatsal etkinlikler) düzenlemek.
Çocuğun yeteneklerini fark ederek spor, sanat vb. doğru aktivitelere yönlendirmek.
Öz bakım becerilerini kazanmasına, ev içi sorumluluklara ve toplumsal kabul gören kurallara uyumuna ön ayak olmak.
Okula/Eğitim sistemine düşen sorumluluklar
Okul rehberlik servislerinin güçlendirilerek daha kapsamlı ve devamlılık sağlayacak sistemler geliştirmek.
Öğretmenlerin saygınlığının hem veli hem de öğrenci bazında yeniden hayata dönmesi için gerekli tedbirleri almak.
Cezasızlık algısının kaybolması adına disiplin kurullarını ve kararları daha caydırıcı hâlde düzenlemek.
Aile ve diğer kurumlarla süreklilik sağlayacak bir sistemsel yapının hayata geçirilmesini sağlamak.
Eğitim sisteminde bir yandan teknolojik gelişmelerden faydalanırken diğer yandan çocukların tablet, telefon gibi aletleri kullanmalarında rehberlik ederek dijital dünyanın verebileceği zararları minimize etmek.
Çocukların yeteneklerine göre eğitim alacak düzenlemeler yapmak ve mesleki yönlendirmenin alt sınıflara indirilebilmesine ön ayak olmak.
Okulunun güvenliği için erken uyarı sistemleri geliştirmek.
Toplumsal ve kurumsal sorumluluklar
Medyada şiddeti özendiren içeriklere karşı önleyici düzenlemeler yapmak.
Gençlere ve çocuklara, gelişimlerine katkı sunacak sosyal ve sportif alanların çoğaltılması ve erişimin kolaylaştırılmasını sağlamak.
Medya okuryazarlığını hem ailelere hem de çocuklara kazandırmak için çalışmalar yürütmek.
Gelişen teknolojik dünya göz önüne alınarak ruh sağlığı profesyonellerinin, okulların, ilgili bakanlıkların ve STK’ların birlikte koordineli çalışabileceği platformlarda önleyici, sürekli ve etkili psikososyal destek sistemlerinin oluşmasını ve hayata geçmesini sağlamak.
Verilen cezalara caydırıcılık yanında rehabilitasyonunu da sağlayıcı boyut kazandırmak.
Sonuç olarak şiddet olgusunu bireysel patolojilerle sınırlı görmek yerine aile, okul ve toplum ekseninde bütüncül politikalarla ele almak zorunludur.