KADERİMİZ DEĞİŞİR Mİ?
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitebi İlahiyat Fakültesi
İslam akidesine göre kader, bir Müslüman’ın iman etmesi gereken altı esastan biri olup Allah’ın evrende meydana gelecek tüm olayları sonsuz ilmi, iradesi ve kudretiyle bilmesi, bir ölçüye göre takdir etmesi ve yaratmasıdır. Dolayısıyla kader, Yüce Allah’ın her şeyi kuşatan ilmine ve mutlak hükümranlığına tam bir teslimiyeti ifade eder. Bu inanç, kâinattaki muazzam düzenin, tesadüflerin savurduğu bir kaosla değil ilahi bir ölçü ve takdirle var olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Kader inancı, insanın sınırlı iradesiyle yaptığı seçimlerin Allah’ın mutlak bilgisi dâhilinde gerçekleştiğini vurgulayarak insana hem davranışlarının sorumluluğunu yükler hem de hayatın zorlukları karşısında sarsılmaz bir tevekkül huzuru kazandırır. Bu yönüyle kader, insanı iradesiz bir nesneye indirgeyen donuk bir zorunluluk değil tersine her varlığı kendi potansiyeline ve tercihlerine göre şekillendiren ilahi bir program, Yaradan ile yaratılan arasındaki gizemli ve kopmaz bir bağdır.
İnsan, sınırlı bilgi ve gücüne rağmen kendi davranışlarını seçebilme yeteneğine sahip, özgür ve sorumlu bir varlıktır. Bu alanda insan, ne rüzgârın önünde savrulan kuru bir yaprak kadar aciz ne de rüzgârı var ettiğini iddia edecek kadar mutlak güç sahibidir. İnsan, cüzi iradesiyle ilahi takdirin içinde kendi hikâyesine imzasını atar. Allah’ın her şeyi önceden biliyor olması, insanın sorumluluğunu elinden almaz; aksine insan, kendi varlık düzleminde kararlarını kendisi verir ve bu yönüyle muazzam bir anlam alanı inşa eder. Kendisine bahşedilen bu seçme kabiliyetiyle hayatını şekillendirir, tarlasını eker, ibadetini yapar ve dünyayı daha yaşanılır kılmak için çabalar. Ahiretteki kalıcı mutluluk da bu dünyadaki hasadın bir sonucudur. İlahi bilgi, insanın yapıp etmelerine bir engel teşkil etmez; zira insan ilahi takdirde neyin yazılı olduğunu bilmeden, kendi seçimleriyle geleceğini güzelleştirmeye devam eder.
Zaman zaman sorulan “Kaderim değişir mi?” sorusu, aslında ilahi irade ile beşerî çaba arasındaki muazzam uyuma işaret eder. Çünkü kader, ruhsuz bir mahkûmiyet ilamı değil Yaradan ile kul arasında her an tazelenen canlı bir diyalogdur. Büyük imam Ebu Hanife’nin, “Allah, hüküm suretinde değil vasıf suretinde yazmıştır.” (Fıkhu’l-Ekber, Beyrut, 2019, s. 324) tespiti bu hakikati açıklar.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır.” (Rad, 13/39) ayeti, kaderin statik bir arşiv değil dinamik bir hakikat olduğunu hatırlatır. Bu dinamizm içerisinde insan, çaresiz bir figüran değil “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm, 53/39) ayeti gereğince kendi rotasını belirleyen bir kaptandır. Allah’ın mutlak ilmi zamanla sınırlı değildir; öncelik ve sonralık kavramları sadece yaratılmışlar için geçerlidir. Allah insanın geçmişini, şimdisini ve geleceğini aynı anda bilir. Dolayısıyla insanın gerçekleştireceği hiçbir eylem ilahi bilginin dışında değildir; ancak bu bilgi, insanı bir eyleme zorlayan bir baskı unsuru da değildir.
İslam kelamcılarının “kesb” olarak adlandırdığı kavram, insanın hayat yolculuğundaki aktif rolünü tanımlar. Bizler, Allah bizim ne yapacağımızı bildiği için o fiilleri gerçekleştirmiyoruz; aksine biz özgür irademizle neyi seçeceksek Allah zaman dışı ilmiyle onu öylece bildiği için o bilgi kaderimizde yer alıyor. İnsanın değişim talebi ve geleceğini inşa etme gayreti, beşerî perspektiften bir “değişim” gibi görünse de Allah’ın ezelî ilminde zaten öyle olduğu için O’nun ilminde bir artış veya eksilme anlamına gelmez. Ebu Hanife’nin ifadesiyle O, bizi oturduğumuzda oturuyor, ayağa kalktığımızda ise ayakta olarak bilir. Burada değişen Allah’ın ilmi değil kulun konumudur.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de “Kazayı ancak dua değiştirir, ömrü ise ancak iyilik uzatır.” (Tirmizi, Kader, 6) buyurarak bu hakikati teyit etmiştir. İnsanın tercihi, duası ve iyilikleri, Allah’ın bir kaderinden yine O’nun başka bir kaderine sığınmanın anahtarıdır. İlahi değişim, insanın kendi iç dünyasındaki değişim talebiyle başlar; nitekim ayette belirtildiği üzere, “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Rad, 13/11) Bu nedenle Rabbimiz, “Öyleyse, bir işi bitirince diğerine koyul.” (İnşirah, 94/7) ayetiyle sürekli bir gayret ve değişim hâlini bizlere emretmiştir. Hastalık bir kaderse, şifa arayıp ilaç kullanmak o kaderi dönüştüren başka bir kaderdir. Susuzluk bir takdirse, su içmek o takdiri yeni bir sonuca bağlayan başka bir ilahi yasadır. Kader, yazılmış bir hikâyeyi pasif bir şekilde seyretmek değil her seçimin yeni bir ihtimal doğurduğu bu interaktif yolculukta kulluk sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmektir.
İnsan nihayetinde sınırlı bir varlıktır; dünyayı tek başına yönetemez, zamanın akışını durduramaz ve nerede doğacağını seçemez. Bunlar kaderin “mübrem” yani değişmez yanını temsil eder. Ancak insan, yeryüzünün halifesi olarak kendisine tanınan imkânlar dairesinde tercihler yapar ve dünyayı anlamlandırır. İnsanın tercihi, gayreti ve samimiyetiyle örülen her ilmek, varoluş tablosunda yeni bir desen oluşturur. İnsan kendi hayatının mutlak yazarı olmasa da kendisine sunulan seçenekler arasında rotasını belirleyen sorumlu bir öznedir. Bu yönüyle kader, çaba ve umutla beslenen, insanın kendi özündeki ilahi cevheri keşfetmesiyle kemale eren muazzam bir yolculuktur. İnsana düşen, seçimlerini doğruluktan yana yapmak, adımlarını istikametten ayırmamak ve sonucunda ilahi iradeye güvenerek huzur bulmaktır.
Nihayetinde kader, beşerî iradenin ilahi irade denizinde kaybolup gitmesi değil aksine o enginlikte kendi rotasını bulma ve fırtınalara karşı yönünü tayin etme sanatıdır. İnsan, kendi öyküsünün yegâne kâtibi olmasa da elindeki mürekkebin ve tercihlerin sahibidir; her adım, her dua ve her samimi niyet, levh-i mahfuzun zaman dışı derinliklerinde yankılanan birer cevaptır. Bu büyük nizam içerisinde insanın gayreti bir ibadet, duası ise imkânsız görünen kapıları aralayan manevi bir anahtardır. Zira kerem sahibi olan Allah, kulunun kendi yolundaki samimi çabasını ve değişim talebini, yeni ve hayırlı takdirlerle taçlandırandır.
Bu şuurla bakıldığında hayat, önceden belirlenmiş bir mahkûmiyetin sessizce seyredilmesi değil her anı ilahi bir lütufla yeniden inşa edilen muazzam bir emanettir. İnsanın kendi iç dünyasını güzelleştirerek yeryüzüne bıraktığı her iyilik izi, aslında onun kendi kaderinin en güzel sayfalarını yazma yolculuğudur. O hâlde bizlere düşen, belirsizliğin kaygısına hapsolmak yerine, hikmetle örülmüş olanın huzuruna sığınmak ve kendi imzamızı güzel ahlak ve doğru tercihlerle hayat kitabına nakşetmektir. Çünkü kader, kulun gayretiyle Allah’ın inayeti arasında kurulan o muazzam ve kopmaz köprünün adıdır.