EĞİTİMDE YAPAY ZEKÂ:
VERİYİ HİKMETİN İMBİĞİNDEN GEÇİRMEK
M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ
DİB Başkanlık Müşaviri
İnsanın teknolojiyle bağı, eşyaya tasarruf etme biçiminin ve yeryüzündeki varlık serüveninin aynasıdır. Kalemin kâğıtla buluşmasından makinelerin dünyayı değiştirdiği sanayi devrimine kadar üretilen her araç sadece dış dünyayı şekillendirmekle kalmamış; zamanla insanın dünyayı algılama biçimini, sabrını ve eşya ile kurduğu ünsiyeti de dönüştürmüştür. Başlangıçta hayatı kolaylaştıran birer “araç” olan bu imkânlar, artık neyin değerli görüleceğine, neye ne kadar vakit ayrılacağına etki eden bir “belirleyici” hâline geldi. Bugün ise bizler, sadece elimize hız veren bir aygıtla değil bizzat zihnimize, dilimize ve öğrenme yolculuğumuza dâhil olan devasa bir oluşumla karşı karşıyayız: Yapay zekâ.
Geçmişin aynasından baktığımızda, insanın icatlarıyla kurduğu bağda, hayati ihtiyaçların ötesinde derin bir merak ve keşif iştiyakını görürüz. Tekerlekle mesafeleri aşma, teleskopla öteleri görme, elektrikle eşyanın tabiatındaki enerjiyi hayata katma cehdi bu merakın somut tezahürleridir. Bilgisayarlar ve internet gibi devrim niteliğindeki teknolojiler önce bir grubun tekelindedir, ardından toplumun kullanımına sunulur. Yapay zekâda ise bu süreç tam tersine işledi. O, önce cazibesiyle cebimize girdi; akademik çalışmalarımıza ve günlük rutinlerimize kadar “masum(?)” bir yardımcı oldu. Biz bu kolaylıkla meşgulken farkında olmadan, milyarlarca insanın verisiyle beslenen küresel bir birikimin hem gönüllü paydaşları hem de habersiz denekleri hâline geldik. Bugün ise şeffaf ve sivil kalması gereken bu devasa imkânın büyük bir bölümü, emperyalist yapıların kirli emellerine alet ediliyor. Bu tersine işleyiş bir yandan insanlığın ortak faydasına hizmet eden iyi niyetli girişimleri gölgelerken diğer yandan sadece teknolojinin o parıltılı masumiyetini sorgulatmakla kalmıyor; onunla kurduğumuz o “yardımcı araç” ilişkisini de kökten sarsıyor.
Hesap makinesi okullara girdiğinde öğrencilerin artık toplamayı öğrenmeyeceğinden, internet yaygınlaştığında ise kitapların ve kütüphanelerin yok olacağından korkulmuştu. Bugün de benzer bir kaygı yapay zekâ için duyuluyor ve zihinleri yatıştırmak adına o meşhur teselliye sığınılıyor: “Hesap makinesinden korktuk ama matematiği bırakmadık. Yapay zekâdan da çekinmemize gerek yok.” İlk bakışta makul görünen bu kıyas, aslında tehlikeli bir yanılgı barındırıyor. Çünkü hesap makinesi, yalnızca işlem yapar, hepsi bu kadar. Sizi izlemez, hakkınızda bir şey öğrenmez, sizi ikna etmeye çalışmaz. Yapay zekâ ise bambaşka bir mahiyete sahip; o sadece hesaplamaz, elde ettiği veriyi işleyerek bir bağlam kurar ve sizi tanımaya başlar. Hangi sorularda duraksadığınızı, nerede hız kestiğinizi kaydedebilir. Bu, bir hesap makinesinin asla yapamayacağı bir şeydir. Bu sıradan bir aletle kurulan basit bir bağın ötesinde; içinde örtük bir irade mücadelesi barındıran derin bir ilişkidir.
Meseleyi daha da karmaşıklaştıran; yapay zekânın kurduğu bu ikna edici dilin, teknik boşluklar nedeniyle bazen bir yanıltıcıya dönüşebilmesidir. Bir hesap makinesinin hatası hemen fark edilir; oysa yapay zekâ hatalıyken bile öylesine akıcı ve güven vericidir ki; “halüsinasyon” denilen olguyla hayalî kaynaklara atıf yapabilir, bazı noktalarda ideolojik ve politik yaklaşımlar sergileyebilir. Tarihsel hakikatleri sarsıcı biçimde çarpıtan bu yanıltıcı öz güven karşısında; okuyucunun bağımsız kaynaklara, eleştirel bir nazara ve sorgulama ahlakına ihtiyacı vardır. Eğer bu zihinsel melekeler daha öğrenme sürecinde aşınmışsa sahteyi hakikatten ayırmak giderek zorlaşır. İşte bu yüzden eğitimi sadece bilgiye ulaşma yarışı olarak görmemek gerekir. Eğitim o bilgiyi hikmet imbiğinden geçirme sanatıdır. Bu süreç, sadece bir bilginin süzgeçten akıtılmasından ibaret değildir; zira o süzgecin kendisi bizzat insandır. O süzgeç; yıllar içinde biriken derin okumalarla, yaşanan ibretlik yanılmalarla, hayata yöneltilen çetin sorularla ve bazen de uzun sessizliklerle şekillenen bir birikimdir.
Tüm bu zihinsel eşikler ve teknolojik kuşatmalar, bizi kaçınılmaz olarak insan kimliğinin ve karakterinin inşa edildiği o kadim ocağa, yani eğitime götürüyor. Yapay zekâya kapıları tamamen kapatmak gerçekçi bir seçenek değildir; ancak asıl mesele, bu devasa imkânın karşısında ‘insan’ kalabilmenin yolunu bulmaktır. Zira yapay zekâ, bilgiyle kurduğumuz o köklü bağı ve ‘öğrenme’ dediğimiz o zahmetli ve bereketli yolculuğu kökten değiştiriyor; süreci bazen kısaltıyor, bazen devre dışı bırakıyor. Bugün eğitim dünyasına bir ödev asistanı veya bir sunum hazırlayıcısı kılığında giren bu teknolojik konfor, işte tam da bu yüzden fark edilmesi güç tuzaklardan biridir. Eğitimi sadece doğru cevapları bulma yarışı olarak gördüğümüzde makine her seferinde kazanır. Çünkü makine sonucu saniyeler içinde sunar ve yarışı bitirir. Fakat sonuca giden yoldaki asıl kıymetli olanı, yani zihni terleten o “öğrenme emeğini” asla bizim yerimize üstlenemez.
Bu serüvenin merkezinde ise yapay zekânın sunduğu “hız” ile insanın ihtiyaç duyduğu “derinlik” arasındaki gerilim yatar. Zorlu bir metni anlayabilmek için harcanan o sabırlı çaba, bir problemi çözememenin bunaltısıyla baş başa kalıp ardında çözümü bulunca yaşanan sevinç… Bunlar zahmet gibi görünse de aslında zihnin derinleştiği, iradenin güçlendiği ve sabrın kökleştiği anlardır. Nitekim öğrenme üzerine yapılan araştırmalar da gösteriyor ki yeterli zihinsel çaba sarf edilmeden edinilen kazanımlar, elde edildikleri gibi kolaylıkla silinip gidiyorlar. Yapay zekânın sunduğu o hızlı üretim imkânı, zihnimizin en temel melekesi olan “düşünme” pratiğinin yerine geçmemelidir. Çünkü ödevi bitirmek ile o konuyu anlamak arasındaki uçurum, teknolojinin bizi içine çektiği en büyük yanılsamadır.
Bu bağlamda öğretmenin rolüne gelince burada çok daha derin ve kritik bir eşik söz konusu. Yapay zekâ öğretmene zaman kazandırabilir, bu doğru. Ancak asıl mesele öğretmenin kendi varlığını nerede konumlandırdığıdır. Sadece bilgiyi aktaran biri olarak tanımlanan bir öğretmen, yapay zekâyla rekabet edemez; fakat öğretmenlik zaten hiçbir zaman yalnızca bundan ibaret olmadı. Öğretmen; ağlayarak sınıfa gelen öğrencisinin gözlerindeki gizli korkuyu fark eden, talebesine bakınca geleceğin “iyilerini” görebilen; sınıfın havasındaki kaygıyı henüz kimse anlatmadan sezendir. Bunlar bir modelin asla öğrenemeyeceği cevherlerdir; çünkü bunlar veri değil insanın en temel hasleti olan hâlden anlamaktır. Ekranların bu denli müdahil olduğu bir çağda; öğretmenin bir rehber ve şahsiyet olarak varlığı her zamankinden daha hayatidir.
Bu noktada hem öğretmen hem öğrenci hem de ebeveyne düşen ortak vazife, yapay zekâyı reddetmenin ötesine geçerek onu doğru tanımaktır. Neye muktedir olduğunu, nerede yanıltabileceğini, hangi soruya cevap verip hangisini kavramayacağını idrak etmektir. Bununla birlikte, bir gölge gibi bizi takip eden bu sistemler karşısında; verilerimizin ve mahremiyetimizin dokunulmazlığını savunmak hayati bir sorumluluktur. Çünkü bu teknolojiyle kurulacak sağlıklı münasebet; ona teslim olmakla değil sınırlarını çizen, dizginlerini elinde tutan ve gerektiğinde onu devre dışı bırakabilen bir irade özerkliğiyle mümkün olacaktır.