BİLGİ II -
İSLAMİ FİNANS KURUMLARININ ORTAYA ÇIKIŞI VE GELİŞİMİ
Doç. Dr. Harun ŞENCAL | İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi
Önceki yazımızda, kapitalist rasyonalite karşısında İslami finansın sunduğu kâr zarar ortaklığı alternatifini ve bu kurumların sistem hegemonyası altındaki gerilimini özetlemiştik. Finansal okuryazarlığın bilgi boyutu, kavramsal zemini anlamakla sınırlı kalmaz; bu kavramları hayata geçirmeye çalışan kurumların tarihsel seyrine ve arka planındaki motivasyonlara nüfuz etmeyi de zorunlu kılar. İslami finansın tarihsel arka planı Cahiliye Dönemi’ne kadar uzansa da bu metinde, temel gerilimlerin tezahür ettiği modern İslami finans kurumlarının doğuşu ve gelişim evreleri ele alınacaktır. Bu kurumları tarihsel derinliğiyle tanımak, bir Müslüman olarak finansal tercihlerimizde sağlıklı bir eleştirel bilinç geliştirmenin ön koşuludur.
Modern İslami finansın kökleri 1960’lı yıllara uzanır. Bu alandaki ilk somut adım, 1963’te Mısır’ın kırsal kesiminde hayata geçirilen Mit Ghamr Tasarruf Bankası’dır. Almanya’daki kooperatif tasarruf bankalarından ilham alınarak kurulan bu yapı, İslam hukukuna aykırı unsurların ayıklanıp fıkhen meşru araçlarla ikame edildiği bir “İslamileştirme” çabasının kurumsal ürünüdür. Mit Ghamr deneyiminde bu dönüşüm, faiz yerine kâr zarar ortaklığı ilkesinin benimsenmesiyle somutlaşmıştır. Banka, Müslüman halkın finansal sisteme dâhil edilmesini ve kırsal ekonomik kalkınmayı ön plana alarak salt ticari kazanç kaygısından ziyade toplumsal bir misyon üstlenmiştir. Siyasi baskılar nedeniyle kısa ömürlü olan bu deneyim, kâr maksimizasyonunu değil dayanışmayı ve kalkınmayı önceleyen bir sosyal bankacılık modeli olarak İslami finansın özgün başlangıç noktasını temsil eder.
1970’li yılların ortasından itibaren köklü bir yörünge değişimine uğrayan İslami finans, Körfez sermayesinin etkisiyle ticari bir sektöre dönüşmüş; Mit Ghamr’ın sosyal bankacılık anlayışının yerini, kâr amacı güden kurumsal yapılar almıştır. Bu kırılma, İslami finansın başlangıçtaki “kalkınma odaklı” misyonundan ayrılıp “sermaye birikimi merkezli” bir mantığa eklemlenmesinin habercisidir. Başlangıçta ön planda tutulan kâr zarar ortaklığının yerini, zamanla verimliliği ve düşük riski ön plana çıkaran murâbaha gibi borç temelli araçlar, sektörde giderek belirleyici bir ağırlık kazanmıştır. Böylece kapitalist rasyonalitenin sektörün önceliklerini bizzat tayin ettiği ve kurumsal yapıyı şekillendirdiği bu süreçte, İslami finansın özgün ahlaki iddiası ile kurumsal pratiği arasındaki makas açılmaya başlamıştır.
1990’lardan itibaren küreselleşmenin hız kazandığı bir ortamda İslami finans kurumları yerel sınırları aşarak uluslararası piyasalarda rekabete katılmıştır. Bu süreç beraberinde yeni araçları doğurmuştur: Sukuk (İslami tahvil), tekafül (İslami sigorta) ve İslami endeksler bunların başında gelir. Bu gelişmeler, İslami finansın uluslararası arenada tanınırlık ve ölçek kazandığını gösterirken aynı zamanda ciddi bir yapısal sorunu da görünür kılmıştır: Küresel rekabet baskısı ve “verimlilik” zorunluluğu, özellikle teverruk gibi fıkhen meşruiyeti tartışılan enstrümanların yaygınlaşmasının önünü açmıştır. Zira temelinde nakit paraya erişimi hedefleyen teverruk, teknik bir alım satım işlemine dayansa da ekonomik mahiyeti itibarıyla faizli borçlanmaya benzer bir sonuç doğurduğu ve İslami finansın gerçek ekonomik değer üretme idealinden uzaklaştığı gerekçesiyle yoğun eleştirilere konu olmaktadır.
İslami finansın tarihsel gelişimi, ülkelerin siyasi ve ekonomik yapılarına göre birbirinden farklı işlevler üstlendiğini açıkça ortaya koyar. Pakistan, İran ve Sudan örneklerinde
finansal sistemin İslamileştirilmesi, devletin dinî kimliğini ekonomik alana yansıtmasına imkân vermiş ancak gerekli kurumsal altyapı yeterince oluşturulmadan girişilen bu dönüşüm denemeleri uygulamada derin sorunlara zemin hazırlamıştır. Malezya’da ise daha ölçülü bir yol izlenmiştir: İslami finans, yerel Malay (Bumiputera) nüfusu için bir sosyoekonomik dönüşüm aracına dönüştürülmüştür. Endonezya’da ise güçlü sivil toplum geleneği, devlet eliyle İslami bankacılığın başlamasından önce Baitul Maal Wat Tamwil (küçük ölçekli İslami tasarruf ve finansman kurumu) gibi kâr zarar ortaklığına dayalı yapıların yeşermesini mümkün kılmıştır.
Türkiye’de İslami finans serüveni, 1980’li yıllarda “Özel Finans Kurumları” adıyla başlamış; 2005’te bu kurumların “Katılım Bankası” kimliğini kazanmasıyla yeni bir evreye girmiştir. İslami finans araçlarına ilişkin yasal düzenlemeler ve tekafül ile sukuk gibi ürünler için gerekli mevzuat altyapısı ise 2013 sonrasında sistematik biçimde desteklenmeye başlanmıştır. 2015 sonrasında kamu bankalarının sektöre dâhil olmasıyla hem kurum sayısı hem de sektörün toplam hacmi büyüme kaydetmiştir. Başlangıçtan itibaren fıkhi danışmanlık alarak faaliyetlerini yürüten katılım bankaları, 2018 yılında TKBB bünyesinde kurulan Merkezi Danışma Kurulu aracılığıyla ulusal standartlara ve merkezî denetime tabi tutulmaya başlanmıştır.
Günümüzde İslami finans sektörü, İslam ahlakı ile kapitalist rasyonalite arasındaki gerilimin en somut biçimde gözlemlendiği alanlardan biri olmayı sürdürmektedir. Küresel rekabet baskısı, tartışmalı araçlara yönelişi beslerken ulusal denetim mekanizmaları standartlaşmayı sağlamakla birlikte -Endonezya örneğinde gördüğümüz gibi- sivil inisiyatifi kısıtlama riskini de beraberinde taşımaktadır. Gelişmekte olan finansal teknolojiler ise benzer bir çift yönlü potansiyel sunar: Daha geniş kitlelere ulaşmanın kapısını aralarken verimlilik odaklı yaklaşımın kurumların ahlaki kimliğini aşındırma tehlikesini de içinde barındırır.
“İslami” bir finans kurumu olmanın tam olarak neyi ifade ettiği, üzerinde ihtilafların sürdüğü temel bir sorudur; bu ihtilaf, söz konusu kurumlara yüklenen anlam ve beklentileri de doğrudan biçimlendirmektedir. Şayet “İslami” olmak; kâr maksimizasyonu gibi geleneksel finans kurumlarıyla paylaşılan hedefler ve yönetişim mantığı çerçevesinde faaliyet yürütülürken yalnızca ürün ve hizmetlerin İslam hukuku açısından onaylanmasını -yani salt “caizdir” fetvasını- yeterli görmek demekse ortaya çıkan tablo şudur: Bu durumda söz konusu kurumlar, dönüştürücü bir etki yaratmaktan ve kapitalist sisteme gerçek bir alternatif sunmaktan ziyade kapitalist sistemin ürün ve hizmetlerinin Müslümanlara uygun versiyonlarını piyasaya sürerek kapitalist finans sisteminin kapsamını genişletmektedir. Öte yandan, “İslami” olmak; yalnızca ürün ve hizmetlerde değil de müşterilerle, çalışanlarla ve toplumla kurulan her ilişkide İslam ahlakını belirleyici kılmak anlamına geliyorsa -bu kurumların hedefleri kapitalist rasyonalite tarafından değil İslam’ın gayeleri anlayışı tarafından şekilleniyorsa- o zaman gerçek anlamda alternatif bir kurumsal kimlikten söz etmek mümkündür.
İslami finans kurumlarını tarihsel derinliği ve iç gerilimleriyle tanımak, bir Müslüman için finansal okuryazarlığın vazgeçilmez bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu tanışıklık; ahlaki ilkelerin kurumsal karşılıklarını görerek finansal tercihlerimizi ahlaki bir pusula eşliğinde yapmamıza, kurumların nasıl dönüştüğünü kavrayarak “gerçekten İslami mi?” sorusunu sorabilmemize ve bu kurumların salt teknik yapılar değil değer çatışmalarının şekillendiği toplumsal alanlar olduğunu idrak etmemize zemin hazırlar. Bu sorgulamayı sağlıklı biçimde yürütmek ise ancak önceki yazılarımızda ele aldığımız ahlaki zemini -kulluk şuurunu, emanet bilincini ve infak sorumluluğunu- içselleştirmiş olmayı gerektirir. Zira bir kurumu “İslami” kılan unsur, sunduğu araçların fıkhi onayının yanı sıra hangi değer çerçevesi içinde faaliyet yürüttüğü ve toplumsal fayda ile adaleti ne ölçüde gerçekleştirebildiğidir.
Bu yazıda İslami finans kurumlarının tarihsel gelişimini ve dönüşümünü ele aldık; ancak asıl mesele, bu kurumları tanımanın ötesinde, onlarla ve genel olarak finansal hayatın tüm boyutlarıyla ilişkimizi hangi ilkeler üzerine kuracağımızdır. Gelecek yazımızda bu soruyu merkeze alarak İslami çerçevede karar verme mekanizmalarını ele alacağız.