KURBANIN HAKİKATİ
Dr. Mehmet İZCİ
DİB Gençlik Hizmetleri Daire Başkanı
Kurban ibadeti, insan ruhunun derinliklerinde yankılanan bir teslimiyetin, kalp ile Allah arasındaki görünmez sağlam köprünün adıdır. Bu köprünün temeli, zamanın başlangıcına kadar uzanır. Kur’an bize, Hz. Âdem’in (a.s.) oğullarından Habil ve Kabil’in kıssasıyla, insanın kalbindeki sevgi, kıskançlık ve takvaya dair duyguları öğretir.
Habil ve Kabil… İhtiras ve kıskançlık sınavına konu olan iki kardeş… Her ikisi de sevgi ve samimiyetini Allah’a sunduğu kurbanla izhar etmek istedi. Her ikisi de Allah’a birer kurban takdim etti. Fakat kabul edilen, Kabil’in değil Habil’in kurbanıydı. Çünkü her konuda olduğu gibi burada da esas olan samimiyetti. Allah, surete değil sirete, emek ve zenginliğe değil insanın neyi öncelediğine önem veriyordu. Bunun idrakinde olan Habil de, Allah’ın ancak müttakilerin takdimesini kabul edeceğini bilerek hareket etmişti.
Rabbi tarafından kurbanı reddedilen Kabil, kıskançlık ve öfkeyle doldu. Nefsi onu kardeşini öldürmeye sürükledi. Habil ise samimi davranışı ve takvası sayesinde, nefsi yerine kalbinin sesini dinledi. Kin ve nefretin tarafında olmadı. “Allah’a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el uzatsan da ben sana el uzatmayacağım.” sözüyle Allah’a teslimiyetin unutulmaz bir örneğini sergiledi. Neticede kurbanı kabul edilen kendisiydi. Ardından gelenlere, ahirete kadar unutulmayacak bir takva örneği gösterdi.
Bu örnek, “gönülsüz yenen aş, ya karın ağrıtır ya da baş” deyişiyle özdeşleşen bir anlam taşıyordu. “Kendine veriyor gibi ver.” düsturuyla vermeyi öğretiyordu aslında Habil. Çünkü o, takdim ettiklerinin Rabbine verilen güzel bir borç/karz-ı hasen olduğunun bilincindeydi. Takdim ettiği sadece kurban değil teslimiyetin, sabrın ve takvanın bir sembolüydü. O, her bakanın göremeyeceğini görmüş ve bu sayede eriştiği huzurla ebedî hayata ulaşmıştı.
Bu kıssanın üzerinden yüzyıllar geçmişti. Hz. Âdem’in oğullarından sonra, konusu kurban takdimi olan başka bir sınav daha vardı sırada. Hz. İbrahim (a.s.) çöl güneşinin kavurucu sıcaklığında, kurak ve çorak bir arazide eşi Hacer ve küçük oğlu İsmail’i yalnız bırakmıştı. Kalbindeki sarsılmaz iman ve Allah’a tam teslimiyet, sonraki yıllarda evladını Allah’a kurban takdim etmek gibi oldukça zor bir sınava hazırlamıştı.
Hazreti İbrahim (a.s.) bir rüya ile uyanmıştı. Yüreğine düşen o rüya, sıradan bir imtihan değildi. O rüya, bir babanın kalbini ikiye bölen, bir peygamberin sadakatini arşa yükselten ilahi bir davetti. Nitekim rüyanın konusu, oğlu İsmail’i Allah’a kurban etmesiydi. Evlat ki, insanın dünyadaki en kıymetli emanetiydi. Hz. İbrahim, rüyasında gördüğü emirden oğlu İsmail’e söz ettiğinde, onun cevabı da yürekleri titretecek kadar olgun ve teslimiyet doluydu: “Babacığım, sana ne emrediliyorsa onu yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” O an, baba ile evlat arasında sadece kan bağı değil iman bağı da söz
konusuydu. İnsanlığın en yüce itaat ve teslimiyet örneklerinden biri, çölün sessizliğinde yazılıyordu. Hz. İbrahim, oğlunu kurban etmeye hazırlanırken Allah’ın lütfu ile karşılaştı: “Ona büyük bir kurbanlık verdik.” Böylece, hem babanın hem de evladın kalbi, Allah’a tam teslimiyetle sınanmış ve sonunda makamların en üstünü olan ihsan makamına ulaşmıştı. Kurbana anlam kazandıran da işte bu noktadır: Teslimiyet, itaat ve kurbiyet.
Yaklaşma arzusu: Kuldan Rabbe kurbiyet
“Kurb” kökünden gelen bu kelime, kalbin huzura ermesi için aradaki mesafenin kapanması anlamına gelir. Her çağda insanın önüne dikilen farklı putlar vardır: nefis, mal, makam, şöhret, korku, konfor... Kurban, bu putların karşısında bize sorar: “En çok neyi seviyorsun? En çok neye tutunuyorsun?” Ve sonra, ondan vazgeçmemizi ister.
Kurban, insanın Rabbine yaklaşma arzusudur. Kurban, Allah’a olan sevginin, takvanın ve samimiyetin bir tezahürüdür. Kurban kesmek, kalbi Allah’a açmak ve nefsi küçük hesaplardan arındırmak demektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), kurban ibadetini tarif ederken, “Kurban, babanız İbrahim’in sünnetidir.” (İbn Mace, Edahi, 3) buyurur. Bu, insan ruhunun Allah’a yaklaşma biçimlerinden biridir, sadece bir ritüel değildir. Bu ibadetin hikmeti, sadece bir hayvanın kesilmesinde aranmaz. Asıl hikmet, insanın iç dünyasında kopan bağlarda saklıdır. Cimriliğin ipi kesilir, paylaşmanın kapısı açılır. Bencilliğin kabuğu çatlar, kardeşlik tohumu filizlenir. Kurban kesen el, nefsinin dizginini elinde tutmayı öğrenir. Pay edilen her lokma, sosyal bağları pekiştirir, gönüller arasında görünmez köprüler kurar.
Bayram tekbirleri ve merhamet hareketi
Kurban Bayramı sabahında şehirlerin sessizliği tekbirlerin yankısıyla anlam kazanır. O anda berrak bir gökyüzü gibi arınmış hisseder insan kendini. Camiye doğru atılan adımlar, bir yandan eda edilecek bayram namazının diğer yandan, asırlar öncesinin nebevi hatırasına doğru da yol alır.
Asr-ı Saadet’te kurban, sahabeyi Allah için bir araya getiren şefkat ve merhamet yüklü ibadet merasimiydi. Bu incelik, kurbanın ruhunu göstermektedir. Zira ibadet şahsidir ama merhamet müşterektir. Hz. Peygamber’in sünnetinde kurban, paylaşmanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir.
Bayram günleri, Medine sokaklarındaki çocukların neşesiyle ve yoksulların yüzündeki tebessümle anlam kazanırdı. Kurbanın eti insanları sofralarda, takvası ise gönüllerde buluştururdu. Kimse “benim” demezdi o günlerde; herkes “bizim” diyen bir şuurla yaşardı. Çünkü kurban kesen herkes, onun ümmet olma bilincini tazeleyen, birliği ve beraberliği pekiştiren bir ibadet olduğunun bilinciyle takdim ederdi kurbanını. Aynı tekbirde buluşan sesler, aynı sofrada paylaşılan lokmalar, aynı secdede birleşen alınlar... Hepsi bu birliğin sessiz ilanıydı.
Bayramın hediyesi: Unutulanı hatırlamak ve aidiyet
Bugün de bayram sabahı kapılar çalındığında, uzatılan bir tabakta yalnızca et yoktur. O tabakta hatırlanmak, görülmek, değer verilmek vardır. Belki de modern dünyanın en büyük yoksunluğu, unutulmuşluktur. Kurban, unutulanı hatırlama, yalnızlaştırılanı kucaklama ibadetidir. Uzak mahallelerde, tenha köylerde, mülteci çadırlarında, kimsesiz evlerde yankılanan bir selamdır. Aslında hepsinden öte kurban; kişinin, nefsinin cimriliğinden arınmışlığının verdiği rahatlığı toplum olarak yaşamaktır.
Kurban Bayramı’nın çocukluğumuzdan beri uyandırdığı hisler büyüktür. Yeni alınmış ayakkabıların kokusu, bayramlık elbisenin ütüsü, büyüklerin ellerini öperken yaşadığımız heyecanlar... Aslında bütün bu hislerin ardında büyük bir aidiyet duygusu vardır. İnsan, bayramda kendisinin büyük ve önemli bir topluluğa ait olduğunu hisseder. Aynı kıbleye yönelmiş milyonlarla birlikte “Allahuekber” diyerek tekbir getirir ve Rabbini tazim eder. “Ve lillahi’l-hamd” diyerek Rabbine karşı şükrünü ifade eder. Bu vesileyle kalbini inşiraha eriştirir.
Bayramın vefaya dair özel ziyaretleri de vardır: Kabristan ziyaretleri… Anne-baba, akraba, eş dost… Kurban, sadece yaşayanları değil ebedî âleme göçenleri de kuşatan bir hatırlayıştır. Hayatla ölüm arasındaki ince çizgide, insan fâniliğini yeniden idrak eder. Habil ile Kabil’in, İbrahim ile İsmail’in kıssaları, bize dünya sevgisinin gelip geçici olduğunu, dünyada bize verilen nimetlerin emanet olduğunu öğretir. Dolayısıyla sabır ve şükürle hayat serüvenini bizden istenilen şekilde tamamlamayı öğütler.
Teslimiyetin nuru ve kurbanın sürekli çağrısı
Kurban, teslimiyettir. Teslimiyet ise pasif bir boyun eğiş değil bilinçli bir tercih, gönüllü ve aktif bir yöneliştir. Hz. İsmail’in (a.s.) “İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” ayetindeki ifadesi, sabrın acı bir bekleyişi yerine umut dolu bir direnişi, imtihanın büyüklüğü karşısında sarsılmadan dimdik durabilmeyi, ilahi hikmete güvenmeyi ilham eden bir öğretidir. İnsanın unutan varlık olmasından, belki de her yıl gelir yenilemek için onu. Çünkü dünya meşgalesiyle insanın kalbi ifsat olur, niyetleri bulanır, öncelikleri değişir. Bayram, bu bozukluğu tamir için fırsattır. Takvanın keskinliği ne kadar fazla ise, kalbi bozmak için saldıran nefsani arzuları o kadar düzgün kesebilir. İnsan bayram sabahında getirdiği tekbirlerle yeniden toparlanma sürecine girer.
Kurbanın kanı ve eti yerine, takvasının önemini hatırlatır Kur’an insana. Aynı zamanda, Hz. Peygamber de yaşantısıyla öğretir bunu ona.Kiminin kurbanı bir hayvandır, kimininki nefsidir, kimininki kibirdir, kimininki mal ve evlat sevgisi, kimininki ise elindeki imkânların gitmesinden duyduğu endişe ve korkuları... Kısacası herkes kendi içinde büyüttüğü İsmail’ini takdim eder Rabbine. “Peki, senin İsmail’in kim ya da ne? Sen neyi feda edebildin?” Cevaplanması gereken bu sorular, yıl boyunca zihnimizi meşgul eder. Çünkü takdim ettiğin kurban, sadece belirli günlere ait bir ibadetin yanı sıra bir hayat terbiyesidir. Gerektiğinde affetmeyi, gerektiğinde vazgeçmeyi, gerektiğinde paylaşmayı öğreten bir mektep...
Her çağın insanına lazım gelen İbrahimî bir duruş, ateşe atılma pahasına hakikatten vazgeçmeme, en kıymetli emaneti Allah’a takdim edebilme... Aynı zamanda genç yüreklerin ideali olan İsmailce bir duruş... Rabbine güvenen, O’ndan razı olan, sabrı kuşanan bir teslimiyet... İşte kurban, tüm bu erdemlerin sembolüdür.
Neticede ilahi rahmetin sembolü olan koç vardır. Bu koç, insanın samimiyetine karşılık hediye edilen ilahi bir rahmettir. Alınan ders ise: Allah, kullarının kalbine bakar. O, imtihan eder ancak merhametiyle kuşatır. Allah insanı niyetinin halis olmasıyla yüceltir.
Her Kurban Bayramı’nda aynı kıssa tekrarlanır aslında. Her gönülde bir İbrahim imtihanı, bir İsmail cesareti yaşanır. Kimimiz nefsimizden, kimimiz malımızdan bir parçayı feda ederiz. Ve her defasında biraz daha yaklaşırız Rabbimize.