ALÂ B. HADRAMİ
BAHREYN’E MÜHRÜNÜ VURAN SAHABİ
Enbiya YILDIRIM
Hz. Peygamber zamanında Arap Yarımadası çok hızlı bir şekilde İslam’la kucaklaştı. Bu süreç o kadar hızlı ilerledi ki Allah Resulü uzak bölgelere dinimizi anlatmak ve oraların idari mekanizmasını kurmak amacıyla bazı sahabilerini görevlendirdi. Ashap da itiraz etmeden, her şeylerini arkalarında bırakmak suretiyle bu vazifelere koştu. Netice itibarıyla İslam, bu güzide insanlar vesilesiyle diğer bölgelere ulaştı. Alâ b. Hadrami de bu güzellikte payı olan seçkin ashaptan biridir.
İslam’la kucaklaşması
Alâ’nın babası Abdullah, Hadramutludur. Yemen’den göç ederek Mekke’ye gelmiş ve bir kabileyle anlaşarak onların himayesinde şehre yerleşmiştir. (Taberani, Kebir, 163) Alâ da burada doğmuş ve tebliğin ilk yıllarında Müslüman olmuştur. Okuma yazma bilen sınırlı sayıdaki insanlardan biridir. Allah Resulü ile birlikte gazvelere katılmış, hatta Bedir’de Mekkelilerin safında savaşan kardeşi Amr da Müslümanlar tarafından öldürülen ilk müşrik olmuştur. Diğer kardeşi Amir de aynı savaşta benzer akıbete uğramıştır. (İbnu’l-Esir, Usdü’l-Ğâbe, IV, 71)
Resulullah’ın görevlendirmeleri
Allah Resulü, okuryazar olan sahabileri hem inen ayetlerin yazıya geçirilmesinde hem de çeşitli bölgelere göndereceği davet mektupları ile talimatların yazımında görevlendirirdi. Alâ da bu sahabilerden biriydi. Üstlendiği bu vazife, onun Resulullah’a çok yakın olduğunun bir göstergesidir. Şu rivayet, Sevgili Peygamberimiz için ahitname ve sözleşme konularında da kâtiplik yaptığını göstermektedir: Bureyde b. Husayb, bir gün Eslem kabilesine mensup bazı kişilerle Efendimize gelerek, “Ya Resulallah! Şu yanımdakiler Eslem kabilesine mensuptur. Onların bir kısmı beldelerinde kaldı, bir kısmı da senin yanına hicret ettiler.” der. Hz. Peygamber de onlara, “Siz nerede olursanız olun, muhacirsiniz.” diye cevap verir. Sonra Alâ’yı yanına çağırarak Eslemlilere hitaben şöyle yazmasını ister: “Bu yazı Allah’ın Resulü Muhammed’den Eslemlileredir. Eslemlilerden kim, Allah’a ve Resulü’ne iman edip şahitlik ederse o, Allah’ın emanında, Allah ve Resulü’nün zimmetindedir. Bize düşmanlık edenlere karşı işimiz ve işiniz aynıdır, gücümüz tektir, zafer de güç birliğindedir. Göçerler ve yerleşik olanlarınız da böyledir. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, muhacir sayılırlar.” (Vakıdi, Megazi, II, 782) Hz. Peygamber yine Alâ’ya, Benî Man’a hitaben bir mektup yazdırmış ve bunda namazı kıldıkları, zekâtı verdikleri, Allah ve Resulü’ne itaat ettikleri sürece, üzerinde yaşadıkları toprakların kendilerine ait olduğunu bildirmiştir. (İbn Sa’d, Tabakat, I, 206)
Hz. Peygamber, Alâ’yı kâtiplik görevi yanında Ebu Hureyre ile birlikte İslamiyet’i tebliğ etmek; zekât, sadaka ve cizye toplamak üzere Bahreyn ve Umman’a gönderdi. (Abdürrezzak, 11152; Bezzâr, 8546; İbn Sa’d, Tabakat, IV, 266) O dönem Bahreyn yöneticisi olan Münzir b. Sava el-Abdi ise Mecusi idi. Alâ ilk önce onu ziyaret etti ve Hz. Peygamber’in İslam’a davet mektubunu ona takdim etti. Mektubu sunmasının ardından aralarında müzakere başladı. Hz. Alâ bu vesileyle Münzir’e çok etkili bir konuşma yaparak şöyle dedi: “Ey Münzir! Şüphesiz sen, dünya işlerinde büyük bir akla sahipsin, bu aklı ahiret işlerinde küçültme. Şu Mecusilik kötü bir dindir. Onda ne Arapların ne de ehl-i kitap bilginlerinin iyi göreceği bir şey yoktur. Mecusiler, kendileriyle evlenilmemesi gerekenlerle evlenirler, yenilmesi uygun olmayanları yerler ve kıyamet günü kendilerini yakacak olan ateşe dünyadayken tapar dururlar. Sen ne aklı kıt ne de fikri olmayan bir kimsesin. Bak, iyi düşün, hiç yalan söylemeyen bir kimseyi doğrulamaman, hiç hıyanet etmeyen bir kimseye gücenmen, verdiği sözden hiç caymayan bir kişiye itimat etmemen, inanmaman sana yakışır mı? İşte o, bu vasıflarda olan ümmî bir peygamber. Vallahi aklı başında olan kimse, hiçbir zaman onun emrettiği şeyin yasaklanması veya onun yasakladığı şeyin emredilmesi gerektiğini söyleyemez. Onun, affederken affını biraz artırması veya cezalandırırken cezasını biraz azaltması gerektiğini de söyleyemez. Akıl, fikir ve basiret sahiplerince bu, böyledir.”
Münzir bu konuşmadan son derece etkilenerek şöyle der: “Elimdeki saltanata bakıyorum; onu, ahiret dışında, sadece dünyaya yarayacak bir şey olarak görüyorum. Sizin dininize bakıyorum; onun, dünyayı da, ahireti de birlikte değerlendirdiğini müşahede ediyorum. Dünyada rahat bir şekilde yaşamayı ve ahirette de ebedî bir hayatı sunan böylesi bir dini kabul etmeme ne mâni var ki?”
Hem Resulullah’ın mektubunun hem de Alâ’nın konuşmasının tesiri altında kalan, sohbet sırasında Hz. Peygamber’in nasıl bir yönetim sergilediği hususunda da bilgi alan Münzir, konu hakkında düşüneceğini söyleyerek bu görüşmeyi bitirir (Süheyli, er-Ravdu’l-Unuf, VII, 515; Halebî, İnsanu’l-Uyûn, III, 353-4), daha sonra Resulullah ile yazışmalarını devam ettirir ve nihayetinde Müslüman olur. (İbn Sa’d, Tabakat, I, 202)
Alâ, Hz. Peygamber’in verdiği vazifeyi çok güzel bir şekilde yerine getirir. İnsanlara İslam davetini ulaştırır ve manevi fethin gerçekleşmesi için çabalar. Gösterdiği başarıyı gözlemleyen ve deneme süresini başarıyla geçtiğini gören Hz. Peygamber de Bahreynlilerle anlaşır ve onu vali olarak atar. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 17234)
Görevindeki üstün başarısı
Hz. Alâ, Resulullah’ı memnun edecek şekilde Bahreyn’deki işini çok güzel yürüttü. Allah Resulü’ne gönderdiği ilk vergiler, bunu ortaya koymaktadır. Şöyle ki Alâ, Bahreyn’den Ebu Ubeyde b. Cerrah ile birlikte seksen bin dirhemlik çok büyük bir miktar vergi gönderir. Resulullah (s.a.s.) bunu mescitteki hasırın üstüne serdirir. Dışarıdan bir şeylerin geldiğini duyan ihtiyaç sahibi herkes, sabah namazı vakti mescide doluşur. Vakit girince müezzin ezanı okur ve Resulullah camiyi teşrif eder. Kalabalığı görünce onların neden geldiğini anlayarak tebessüm eder ve “Herhâlde Ebu Ubeyde’nin bir şeyler getirdiğini duydunuz!” buyurur. Onlar da “Evet.” derler. Resulullah da şöyle buyurur: “Sevininiz ve sizi sevindirecek şeyler ümit ediniz. Allah’a yemin ederim ki sizler için fakirlikten korkmuyorum. Fakat ben, sizden öncekilerin önüne serildiği gibi dünyanın önünüze serilmesinden, onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de yarışa girmenizden, dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” Ardından namazı kıldırır. Sonra paranın yanına gelir. Her ihtiyaç sahibine, durumlarına göre farklı miktarlarda dağıtmaya başlar. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 17234; İbn Ebi Şeybe, Musannef, 35805; Taberani, Kebir, 38) Böylece Alâ, Medine’deki yaşamın kolaylaşmasına da ciddi katkı sunmuş olur. Bu katkı sonraki süreçte de devam eder. Nitekim Efendimiz vefat ettiğinde Hz. Ebubekir, kimin Resulullah’tan alacağı varsa söylemesini ister. Ardından da Alâ’nın yeni gönderdiği vergilerden bu borçları kapatır. (Müslim, 60-1[2314])
Peygamber Efendimizden sonra
Hz. Ebubekir halife olunca Arap Yarımadası’nda ve civar yerlerde irtidat olayları baş gösterdi ve kabileler vergi vermemek için isyan ettiler. İslam coğrafyasını tam anlamıyla büyük bir kaos kapladı. Halifenin ilk dönemleri büyük oranda bu isyanları bastırmakla geçti. Bazen kendisi ordu başında olmak üzere seferlere çıktı. Bazen de sahabeden birilerinin liderliğinde birlikler gönderdi. Yoğun çabası sonrasında coğrafyaya huzur geri geldi ve tüm isyan hareketleri bastırıldı.
Bu süreçte, Hz. Ebubekir bölgeyi çok iyi tanıdığından ve yönetim tecrübesi de olduğundan Alâ’yı Bahreyn’e yeniden vali atadı ve ona şöyle dedi: “Ben seni Hz. Peygamber’in valilerinden birisi olarak gördüm. Resulullah seni nereye tayin ettiyse ben de oraya vali olarak tayin ediyor ve takva prensibine uymanı tavsiye ediyorum.” (İbn Sa’d, Tabakat, IV, 267) Alâ da mürtetleri tamamen bozguna uğrattı ve bölgeye huzuru geri getirdi. (Taberani, Kebir, 166, 168)
Alâ, Hz. Ömer zamanında da valiliğine devam etti. Bugünkü İran topraklarında fütuhata girişti ve birçok yeri fethetti. Nitekim bugünkü İran’ın, özellikle Basra Körfezi ve Umman Körfezi sahil kentlerinde, keza diğer bölgelerde İslam’ın yayılmasında onun çabalarının büyük katkısı vardır. Lakin Fars bölgesi olarak adlandırılan coğrafyaya düzenlediği çıkarma harekâtında beklemediği bir sonuçla karşılaştı. Güçlü düşman ordusu nedeniyle başarısız oldu. Gelişmelerden sonradan haberdar olan Hz. Ömer, yenilgiye uğrayan İslam ordusunu imha edilmekten kurtarmak için takviye birlikler göndermek zorunda kaldı. (İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, II, 362) Askerler kurtarıldıktan sonra da kendisinden izin almadan böylesi büyük bir harekâta giriştiği için Alâ’yı Bahreyn valiliğinden azletti. Onun yerine Alâ ile birlikte Bahreyn’de bulunan Ebu Hureyre’yi tayin etti. (İbnü’l-Esir, Usdü’l-Ğâbe, IV, 71) Alâ da hac görevini eda edip Kûfe’ye dönerken yolda hayatını kaybetti. Kaynaklarda Hz. Ömer’in onu Basra’ya vali atadığı ama yolda vefat ettiği, Bahreyn’de Hz. Osman dönemine kadar göreve devam ettiği ve bu görevi sırasında vefat ettiği de belirtilmektedir. (Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-Âsâr, 2032; İbnü’l-Esir, Usdü’l-Ğâbe, IV, 71; İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târîh, II, 403; İbn Şebbe, Târîhu’l-Medîne, II, 846)
Şahsiyeti
Hz. Alâ, ibadet ehliydi, dünyaya ehemmiyet vermezdi. Tedbir aldıktan sonra Allah’ın hükmüne boyun eğerdi. Bahreyn’e gidiş gelişlerinde deniz yolculuğuna başlarken “Ey her şeyi en iyi bilen, ey benzersiz hoşgörü sahibi, ey en yüce, ey en büyük Allah’ım!” diye dua eder ve bu teslimiyetle yola koyulurdu. (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 29804) Onun ihlas ve samimiyetiyle ilgili olarak klasik kaynaklarımızda bazı güzel menkıbeler de anlatılır. (İbn Ebi Şeybe, Musannef, 11669; Taberani, Evsat, 3495)
Dindarlığı yanında çok iyi derecede Kur’an ve sünnet bilgisine sahipti. Resulullah’ın İslam’la yeni tanışan bir coğrafyaya onu göndermesi de zaten bunun göstergesidir. Nitekim o da bu bilgi ve birikimiyle karşılaştığı sorunlarla ilgili hükümler verirdi. (Said b. Mansur, Sünen, 2183; Ahmed, Müsned, 20527) Çözüm bulamadığı meselelerde ise Resulullah’a yazardı. Mektuplarına önce kendi adını, sonra Efendimizin adını yazarak “Alâ’dan Resulullah’a…” diye başlardı. (Ma’mer b. Râşid, Câmi’, 20912; İbnü’l-Ca’d, Müsned, 1714) Edep kitaplarımızda, birine mektup yazılacağı zaman önce kendi adını mı yoksa muhatabının adını mı yazmalı hususu tartışılmış ve Alâ’nın bu uygulaması örnek gösterilerek kendi adıyla başlamakta bir mahzur olmadığı ifade edilmiştir. (Yıldırım, Hüsn-i Hat ve Hadis, s. 217) Dolayısıyla Alâ b. Hadrami, yazım geleneğimizin oluşmasında da hissesi olan bir sahabidir.
Hz. Peygamber’den dört hadis rivayet etmiştir.