ALGORİTMA
KISKACINDA ÇOCUK
ÇOCUKLARIMIZI
KİM YETİŞTİRİYOR?
Emine ACAR
DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzman Yardımcısı
Akşam saatleri, sofra kurulmuş. Masada bir videonun bitip diğerinin başladığı tabletin karşısında küçük bir çocuk hayal edelim. Neredeyse hiç hareket etmeyen, sessizleşmiş, gözlerini parlak ekrana sabitlemiş; âdeta hipnoz olmuş şekilde hızlı, renkli, ödüllü bir akışa çekilen bir çocuk. Annesi, yemeğini yemesini söylese de ekrandaki akışın duyulmayan ancak kışkırtıcı sesi onu bastırıyor: “Sıradaki daha eğlenceli!” Ve çocuk, küçük parmaklarıyla bir videodan diğerine geçerken bedeni o sandalyede oturuyor olsa da zihni hâlâ o rengârenk, aşırı uyarıcı ve hızlı dünyada.
Bu sahnede mesele, sadece yemek masasında tabletin olması değil masada, çocuğun neye gülüp sinirleneceğini, neyi isteyeceğini veya “normal” göreceğini, hangi kelimeleri kullanacağını usulca biçimlendiren, görünmeyen bir aktörün daha olması. İşte bu aktör, her kaydırma hareketinde çocuğun karşısına ne çıkacağına karar veren algoritma.
Dijital platformlar söz konusu olduğunda algoritma, bir “öneri sistemi”dir: Kime hangi içeriğin gösterileceğini seçen ve sıralayan karar mekanizması. Örneğin video paylaşım platformları, kullanıcı önerilerini nasıl kişiselleştirdiğini şöyle açıklar: Algoritma, gerçek zamanlı izleme ve arama geçmişi, hangi içeriğin günün hangi saatinde izlendiği; abonelikler, beğeniler, “ilgilenmiyorum” gibi geri bildirimler ve memnuniyet anketleri gibi sinyallerden yararlanır. Ayrıca kişinin izleme alışkanlıklarını, benzer alışkanlıklara sahip başka izleyicilerinkilerle karşılaştırarak yeni içerikler önerir. Hedefi ise “kullanıcıyı tercih ettiği içerikle buluşturmak” olduğu kadar “uzun vadeli izleyici memnuniyetini azamiye çıkarmak”tır ki aynı zamanda algoritmanın -ve arkasındaki şirketin- ödülü de budur.
Algoritmaların işleyişini şöyle de tarif edebiliriz: Kullanıcı, hangi içerikte daha çok zaman harcıyorsa -ki ekran değişirken kullanıcının hangi içerikte belki milisaniyelik farklarla ne kadar kaldığı bile ölçülür- hangi videoya tıklıyorsa, neye yorum yazıyor ve neyi beğeniyorsa sistem, “Demek ki bunu istiyor.” diye öğrenir. Kullanıcının, içerikle her etkileşimi algoritma için bir sinyal ve dahası “ödül”dür. Tüm bunların anlamı ise şudur:
Kışkırtan, hızlı, çarpıcı, aşırı uyarıcı içerikler daha çok tıklandığı için daha çok ödül alır. O hâlde algoritma, bu ödülü çok sayıda öneriyle maksimize etmelidir. Böylece çocuk, her tıklamasıyla algoritmayı ödüllendirirken algoritma da “istediğini” vererek çocuğu ödüllendirir. İşte bu kısır döngü içinde algoritma, çocuğun ahlaki yönelimlerini ve tercihlerini dolaylı biçimde şekillendirmeye başlar. Dikkat edin, daha izlenen şeyin içeriğinin ne gibi etkileri olduğu konusuna girmedik bile.
Algoritmaların, çocukların dünyasına etkisinin gücü yalnızca içeriğin yapısı veya çokluğundan kaynaklanmaz. Bu etki, içeriğin seçilme, sıralanma ve sunulma biçimi genelde “insan”, konumuz özelinde ise “çocuk psikolojisinin” merak, ödül, taklit gibi temel dinamiklerine doğrudan temas ettiği için de çok güçlüdür. Algoritma bir yandan, “Sıradaki ne?” duygusuyla çocuğun merakını sürekli uyanık tutar. Ancak bu uyaranların hızı ve yoğunluğu o kadar şiddetlidir ki bu merak, çocuğu derinleşme gerektiren bir keşif ve tanıma sürecine sevk etmekten ziyade “sürekli uyarılma ve ödüllendirilme” beklentisiyle yüzeyselliğe, parçalanmış bir dikkate ve sabırsızlığa götürür. Duyulara hızla çarparak gelen görseller, sesler, bilgiler yine aynı hızla uçup giderler. Diğer yandan algoritma, “kaydır-eğlen-tüket-tekrar kaydır” döngüsüyle beyne doğrudan ve çabasızca elde edilmiş küçük bir haz verir. Dopamin mekanizmalarını harekete geçiren bu mikro ödüller, beyin için “Bunu tekrar yap!” mesajını taşır. Bu durum, otomatik oynatma ve sonsuz kaydırma ile birleşince de bir tür bağımlılığa sebebiyet verir. Nitekim sınırsızca değişen akış karşısında “bitirme” sinyalini bir türlü alamayan beyin, çocuğun ekranı elinden bırakmasını iyice zorlaştırır. Bir sonraki videonun ne olduğunun bilinmemesi de bir belirsizlik duygusu oluşturarak ekran kaydırma davranışını pekiştirir. Böylece çocuk, sıkıldığında veya üzüldüğünde hemen yeni bir içerikle rahatlama alışkanlığı da edinmiş olur.
Algoritma, çocuğun en hızlı öğrenme yolu olan taklit mekanizmasına da etki eder. Nitekim algoritmanın görünürlüğünü artırdığı kişiler, “challenge”lar, sözcükler, davranışlar, bazı kalıp espriler ve danslar vs. taklit yoluyla öğrenilmeye ve benimsenmeye müsait hâle gelir. Sonrasında çocuğun tıklamalarıyla gittikçe öne çıkarak sıradanlaşır. Maruziyet arttıkça çocuğun ahlaki ölçüleri ve değer yargıları da “Ne, çok izleniyorsa o normaldir.” ile “Ne, çok izleniyorsa o doğrudur.” arasında, kaygan ve tehlikeli bir zemine çekilir. Böylece çocuk, taklit yoluyla sadece ne yapacağını değil aynı zamanda neyi seveceğini ve övgüye değer bulacağını da kopyalamış olur.
İşte parlak ekranların, hareketli videoların arkasına gizlenmiş olan bu algoritmalar, “dikkat ekonomisi” üzerinden, önce çocuğun dikkatini, ardından alışkanlıklarını ve nihayet değerlerini şekillendirir. Burada sorulması gereken soru şudur: Çocuklarımızı kim yetiştiriyor?
Bu tabloya Türkiye’de çocukların internet kullanım alışkanlıklarını gösteren istatistikler eklendiğinde, algoritmaların çocukların dünyasını şekillendirme gücünün ne kadar ciddi ve tehlikeli bir hâl aldığı daha açık şekilde görülür. TÜİK’in, “İstatistiklerle Çocuk (2025)” raporuna göre internet kullanım oranı, 6-15 yaş grubundaki çocuklar için 2024 yılında %91,3’e ulaşmıştır. Düzenli internet kullanan bu çocukların internet kullanım amaçları arasında ilk sırayı ise %83,9 ile video izleme almıştır. (Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), İstatistiklerle Çocuk, 2024 [TÜİK, 18 Nisan 2025]) Yine TÜİK’in 2024 tarihli, “Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması”, internet kullanan %91,3’lük kesimdeki çocukların %97,4’ünün düzenli internet kullandığını; %42,9’unun hafta içi, %53,6’sının ise hafta sonu günde iki saat ve daha fazla süre internette vakit geçirdiğini rapor etmiştir. (Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Çocuklarda Bilişim Teknolojileri Kullanım Araştırması, 2024 [TÜİK, 24 Ekim 2024])
Bu oranların yüksekliği, algoritmaların çocukların eğitim ve terbiyesinde aile, akran grubu, öğretmen gibi etkili ve aktif fakat onlardan farklı olarak görünmez bir aktör hâline gelmeye başladığını gösteriyor. Bir çocuğun zamanının önemli bir kısmı, bazen onun rutinlerine kadar sızmış olan, öneri sistemlerinin tayin ettiği akış tarafından işgal ediliyor. Bu sanal ve akışkan aktör, çocukları “en çok izlenen içerik” ile besleyerek onların dikkatini, ihtiyaç ve isteklerini, ahlaki ölçülerini, beğeni kıstaslarını, dilini, eylemlerini, alışkanlıklarını şekillendiriyor.
Geldiğimiz bu nokta, ebeveynin çocuğun yetiştirilmesindeki hak, yetki ve sorumluluğunun artık “dijital ebeveynlik” boyutuyla da düşünülmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Zira çocukları algoritmalardan tamamen uzak tutmak ve ekranlardan kaçırmak artık mümkün değildir. Bunun imkânı bir yana, gerçekten gerekli ve doğru olup olmadığı başka bir yazının konusu. Ancak interneti çocukların hayatından tamamen çıkar(a)mamak, onları algoritmaların yetiştirmesine razı olmak veya bunun bir kader olduğu anlamına da gelmemektedir.
Öyleyse dijital ebeveynlik, çocuğun hem gerektiği şekilde yetiştirilmesi hem de korunabilmesi için bir dijital terbiye düzeni kurmayı içerir. Bu düzen, “yasak-serbest” ikiliğinin ötesine geçen geniş bir kılavuz geliştirmeyi ve bu kılavuza sıkı sıkıya bağlı kalmayı gerektirir.
Dijital terbiye her şeyden önce aile içinde açık iletişimle başlar. Çocuğa, her konuyu ebeveyniyle paylaşabileceği güveninin ve garantisinin verilmesi elzemdir. Açık iletişimin bir gereği olarak bilinçli ve güvenli internet kullanımı kurallarının çocuğa anlaşılır şekilde açıklanması ve kesin kuralların koyulması da şarttır. Yaşa uygun denetim araçları ve sıkı takip yanında bu terbiyenin hayata geçirilebilmesinin en önemli şartı ise ebeveynin de ekranla ilişkisinde bu kılavuza uymasıdır.
2025 yılında yapılan ve 60.000’den fazla katılımcıyı kapsayan 53 farklı çalışmanın meta analizini içeren bir araştırma, ebeveynlerin çocuklarıyla vakit geçirirken teknolojik cihazlarla meşgul olmaları ile çocukların ekran bağımlılığı ve sorunlu medya kullanımı arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya koymuştur. Elde edilen bulgular, özellikle her iki ebeveynin de teknoloji nedeniyle etkileşimi kesintiye uğratması durumunda çocuklardaki riskin daha da arttığını göstermektedir. Üstelik bu olumsuz ilişki; çocuğun yaşı, cinsiyeti veya medya kullanım türünden bağımsız olarak tutarlı bir şekilde gözlemlenmektedir. (Jinghui Zhang vd., “Parental Technoference and Child Problematic Media Use: Meta-Analysis”, Journal of Medical Internet Research 27 [22 Ocak 2025]) Bu veriler, ebeveynin çocukların teknoloji kullanımı üzerindeki terbiyesinin, önce kendi ekran terbiyesi ile gerçekleşeceğini vurgulamaktadır.
Son olarak şunu unutmayalım ki çocuklarımızın dikkatini, merakını ve kalbini kimin beslediği sorusu, aslında yarına nasıl bir dünya bırakmak ve yarının dünyasında nasıl bir nesil görmek istediğimizle aynı sorudur. Ve bu soruya verilecek cevap, bugün biraz da parmaklarımızın ucunda şekilleniyor. Şu açıktır ki çocuk yetiştirme meselesi artık yalnızca okul seçimi, arkadaş çevresi ya da ev içi disiplinle sınırlı değildir. Aynı zamanda görünmez kodlarla işleyen algoritmaların, hangi değerleri hangi hız ve yoğunlukta sunduğunu fark edip yönetebilme meselesidir. Çünkü algoritmalar neye daha çok bakarsak onu çoğaltır, neyi daha çok izlersek onu görünür kılar. Eğer bilinçli bir dijital ebeveynlik inşa edemezsek çocuklarımızı da “en çok izlenen” yetiştirecektir. Bu nedenle dijitalleşen dünyada yapılacak şey, çocuklarımızı teknolojiye teslim etmek ya da ondan köşe bucak kaçırmak değildir. Mesele, teknolojiyle ilişkimizi kendimizden başlayarak terbiye etmektir. Yarının dünyası da bugün evlerimizde bilinç, sınır ve örneklik üzerine kuracağımız dijital terbiye düzeniyle şekillenecektir.