HZ. PEYGAMBER’İN (S.A.S.)

YAKIN ÇEVRESİYLE İLİŞKİLERİ



Dr. Hale ŞAHİN

Diyanet İşleri Uzmanı



İletişim ve teknoloji çağında yaşamamıza rağmen insani ilişkilerimizi sürdürmede giderek zorlanıyor, yalnızlığın tahakkümü altında mutsuz bireyler olarak birbirinden habersiz görünürde bir topluma dönüşüyoruz. Aynı yuvayı paylaştığımız aile üyelerimizi bile tanıyamaz hâle geldiğimizi hissettiğimiz anlar olmuyor mu? Akrabalarımızla normal zamanda görüşmek bir yana, bayram ziyaretinde bir araya gelmekten imtina ediyoruz. Komşu hakkına girmekten kaçımız endişe ediyor? Komşuluk kavramının çoğumuzun zihninde bir karşılığı yok artık. Görünürde yakın olduğumuz birçok insanın farkında bile değiliz. Kalabalıklar içinde yaşıyoruz ama etrafımızdaki insanlarla aramızda sanki aşılamayacak mesafeler var. İletişim imkânlarının zirveye ulaştığı bir dönemde en çok iletişimsizlikten şikâyet ediyoruz. Birbiriyle ünsiyet ve yakınlık kurabilecek sosyal varlıklar olarak yaratılmamıza rağmen, fıtratımıza aykırı bir şekilde gitgide birbirimizden uzaklaşıyor, gerçeklik algımızı alt üst edecek hâle gelen yapay ortamlarda yapay ilişkilerle hem benliğimizden hem de insani ilişkilerimizde gözettiğimiz ahlaki ilkelerden ödün veriyoruz.

Mümini mümin yapan, imanının olgunluğunu yansıtan çeşitli niteliklerini birçok vesileyle hatırlatma ihtiyacı duyan Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir defasında müminin şu yönüne dikkat çekmiştir: “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/400) Ailemizden başlamak üzere yakın çevremiz ve içinde yaşadığımız toplumun huzuru bakımından hepimizin ayrı ayrı sorumluluk hissetmesi gereken bir haslet, insanlarla iyi ilişkiler kurabilmek. Allah Resulü’nün üsve-i hasene oluşunun anlamını kavramamıza yardımı olacak önemli bir haslet. Bırakalım tanımadığımız kimseleri bazen en yakınımızdakilerden esirgemiyor muyuz onu? Hayırsız bir eş, hayırsız bir evlat, hayırsız bir ebeveyn, hayırsız bir akraba, hayırsız bir arkadaş, ya da hayırsız bir komşu… Etrafımızda bu ithamlarla anılan, eleştirilen nice kötü örnek görüyoruz, duyuyoruz. Benzer şekilde yakın çevremizle ilişkilerimizi gözden geçirip hiç kendimiz hakkında bir öz eleştiri yapmaya cesaret edebiliyor muyuz? Bunun için “müminlerin iman bakımından en mükemmeli, ahlak bakımından en güzel olanı” (Ebu Davud, Sünnet, 15) Hz. Peygamber’in yakın çevresiyle ilişkileri ile bu konuda bize tavsiye ve sakındırmaları üzerinde çokça düşünmeye ihtiyacımız var.

Resulullah (s.a.s.) Hira’da ilk vahiy tecrübesini yaşadığında duyduğu endişeyle eşi Hz. Hatice’nin yanına geldiğinde onun kendisini teselli ederken söylediği sözleri hatırlayalım: “Allah’a yemin ederim ki Allah hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabayı gözetirsin; muhtaç olanların bakımını üstlenirsin; aç ve açıkta olanı koruyup, kollarsın; misafire ikram edersin ve musibete maruz kalanlara yardım edersin.” (Buhari, Bed’ü’l-vahy, 1) En yakınından başlamak üzere çevresiyle iyi ilişkilerine bizzat şahit olduğu, yaşadığı toplumda güvenilirliği ile temayüz ederek el-Emin sıfatıyla anılan eşi Muhammed’in ahlakından en ufak şüphesi yoktu Hz. Hatice’nin.

Henüz peygamberlikle görevlendirilmediği dönemde bile çevresiyle iyi ilişkileri Mekkelilerce malum olan Allah Resulü’nün (s.a.s.) risaletinin ilk zamanlarında da aynı özelliği dikkat çekmekteydi. O, “iki kötü komşu” olarak nitelediği amcası Ebu Leheb ve Ukbe b. Ebu Muayt gibi kimselerin eziyetlerine defalarca maruz kalmasına rağmen, (İbn Sa’d, Tabakat, 1/201) ashabından akraba ve komşularla iyi geçinmelerini istemişti. Nitekim müşriklerin baskı ve işkencelerinin artması üzerine Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar arasında yer alan Cafer b. Ebu Talib’in Hükümdar Necaşi’nin huzurunda anlattıkları da aynı minvaldeydi: “Ey Hükümdar! Biz Cahiliye toplumuyduk; putlara tapar, leş yer, çirkin işler yapardık. Akraba ilişkilerine değer vermez, etrafımızdakilere kötülük ederdik. Güçlülerimiz zayıflarımızı yok ederdi. İşte biz bu hâlde iken, neticede Allah bize içimizden soyunu, doğruluğunu, güvenirliğini ve iffetini iyi bildiğimiz bir Resul gönderdi. Bu peygamber bizi Allah’a, tevhid inancına ve O’na ibadet etmeye davet etti. Bizim ve atalarımızın Allah’ın dışında tapmış olduğumuz taşlardan ve putlardan kurtulmamızı öğütledi. Doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, akraba ile iyi ilişkiler kurmayı, komşulara iyi muamelede bulunmayı, haram yemeye ve kan dökmeye son vermeyi emretti. Aynı şekilde çirkinlikleri, yalan sözü; yetim malı yemeyi, namuslu kadına iftira etmeyi de yasakladı. Sadece tek olan Allah’a ibadet etmeyi ve O’na hiçbir şeyi şirk koşmamamızı emretti. Namazı, zekâtı ve orucu da bize emretti.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/202; İbn İshak, Sîret, s. 248-249)

Resulullah (s.a.s.) vefalı bir akraba olmuştu her zaman. Babası ve annesini kaybettikten sonra bir müddet dedesinin himayesinde kalan, onun da vefatının ardından amcası Ebu Talib’in evinde büyüyen Hz. Peygamber, amcası ve yengesi Fatıma bint Esed’in iyiliklerini hiç unutmamıştı. Kendisini öz evlatlarından ayırmayan yengesini “annemden sonraki annem” diye nitelemiş; (Taberani, el-Mu’cemü’l-kebir, 24/351) yetim ve öksüzken kendisini koruyup kollayan amcasının zor zamanlarında da oğlu Ali b. Ebu Talib’in bakımını üstlenerek bir nebze olsun yükünü hafifletmek istemişti. Kardeşi gibi sevdiği küçük Ali, gün geldi onun peygamberliğini tasdik edip arkasında namaza duran ilk çocuk oldu. Medine’ye hicret edeceğinde evinde emanetçi kalarak müşriklerin karşısında korkusuzca duran bir genç oldu. Gün geldi, ilmi, ahlakı, terbiyesi ve cesaretiyle gönlünü kazanan genç Ali, göz aydınlığı kızı Fatıma’yı kendisine emanet edeceği en uygun damat adayı oldu.

Her hâliyle etrafına güven veren Allah Resulü (s.a.s.) Medine’ye hicret ettiğinde, onu karşılamaya çıkanların arasında Abdullah b. Selam da vardı. Hz. Peygamber’in yüzünü görür görmez, bir yalancının yüzü olmadığını anlayacak kadar etkilenmiş, daha ilk anda ondan duyduğu sözler hafızasında hep yer etmişti: “Ey insanlar! Selamı yayın, yemek yedirin, sıla-i rahmi yerine getirin (akrabalarınızla bağlarınızı koparmayın), insanlar uyurken namaz kılın ve cennete selametle girin.” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 42) Resulullah’ın dilinde insanlarla iyi ilişkiler kurmak, hayatı gerçek anlamda yaşanılır hâle getirmekteydi ve buna da yakın çevredekilerden başlamak mühimdi. Bir gün müminlerin annesi Hz. Aişe’ye şöyle demişti: “Rıfktan (yumuşak davranmaktan) nasibi verilen kimseye, dünya ve ahiret iyiliklerinden de nasibi verilmiştir. Sıla-i rahim (akrabalık ilişkilerini gözetmek), güzel ahlak ve iyi komşuluk, beldeleri mamur (yaşanır) hâle getirir ve ömürleri uzatır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/159)

İyi akraba, iyi komşu, iyi arkadaş olmak gibi kişinin yakın çevresiyle güzel ilişkiler kurmasına yönelik daha pek çok örneği Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayatında görmek mümkündür. Hatta onun yakınındakilere muamelesini göstermesi açısından hizmetinde bulunan kimselerle ilişkisi de oldukça kayda değerdir. Mekke’de Habeşli bir cariye iken kendisini şefkatle büyüten Ümmü Eymen’e “anneciğim” diye hitap etmesi, (İbn Sa’d, Tabakat, 8/223) kölesi Zeyd b. Harise’yi azat ettiğinde onun kendisini götürmeye gelen kardeşinin yanında “Ey Allah’ın Elçisi! Sana hiç kimseyi tercih etmem!” diyerek yanında kalmayı tercih etmesi, (Tirmizi, Menakıb, 39) yine hayatı boyunca hiç yanından ayrılmayan Bilal-i Habeşî’nin, bir isteği olduğunda “Buyur sana feda olayım!” diye canıgönülden karşılık vermesi, (Ebu Davud, Edeb, 153, 154) Rebia b. Ka‘b’ın gündüzleri hizmet edip işi bittiği hâlde gece yatsı namazından sonra da “Belki Resulullah’ın bir ihtiyacı olur.” diyerek kapısının önünde uyku bastırıncaya kadar beklemesi (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/59) ve Enes b. Malik’in kendisine hizmet ettiği on yıl boyunca bir kez bile “öf” dediğini duymadığını ifade etmesi (Müslim, Fezail, 51) Resulullah’ın (s.a.s.) yakınında bulunanlara yönelik nezaketli ve anlayışlı tutumunu ifade etmeye yetecek örneklerdir.

Son olarak menfaate dayalı arkadaşlık ilişkilerinin arttığı, samimi ve güvenilir dostlukların azaldığı, yanlış arkadaşlıkların telafi edilemez sonuçlarını endişeyle müşahede ettiğimiz günümüz penceresinden Hz. Peygamber’in (s.a.s.) arkadaşlarıyla olan ilişkisine bakacak olursak, gerçek dostluk ve arkadaşlığa dair kendi adımıza birçok hisse alabiliriz. Sırf Hz. Ebubekir’le olan içten dostluğunu anlamaya çalışmak bile yeterlidir bunun için. Allah Resulü (s.a.s.), sadık dostu, can yoldaşı Hz. Ebubekir’i ihmal etmez, günde iki kez, sabah ve akşam ziyaretine giderdi. Bizzat Hz. Aişe şahitti buna. (Buhari, Salat, 86) “İnsanların bana malıyla ve dostluğuyla en çok destek olanı Ebubekir’dir. Eğer ümmetimden birine özel bir dostluk payesi verecek olsaydım bu mutlaka Ebubekir olurdu. Ancak İslam kardeşliği (şahsi dostluktan daha üstündür)...” (Buhari, Menakıbü’l-ensar, 45) diyerek kendisi için yaptığı fedakârlığı açıkça ifade ederdi Resulullah. Bir gün Amr b. As’ın “Ey Allah’ın Elçisi! İnsanlar arasında sana en sevimli gelen kimdir?” sorusuna “Aişe.” diye cevap verdikten sonra, “Peki, erkeklerden kim?” diye sorması üzerine “Onun babası.” şeklinde karşılık vererek dostu Hz. Ebubekir’e olan sevgisini dile getirmişti. (Buhari, Megazi, 64) Hz. Ali, oğlu Hüseyin’in sorusu üzerine Resulullah’ın (s.a.s.) dostları ve arkadaşlarıyla olan ilişkisini şöyle anlatmıştı: “Allah Resulü (s.a.s.), her zaman güler yüzlü, yumuşak huylu ve nazikti. Asla kötü huylu, katı kalpli, bağırıp çağıran, çirkin sözlü, kusur bulucu ve cimri değildi. Hoşlanmadığı şeyleri görmezlikten gelir, kendisinden beklentisi olan kimseleri hayal kırıklığına uğratmaz ve onların isteklerini tamamen boşa çıkarmazdı. Üç şeyden titizlikle uzak dururdu: Ağız kavgası, boşboğazlık ve malayani. Şu üç husustan da titizlikle sakınırdı; hiç kimseyi kötülemez, kınamaz ve hiç kimsenin ayıbı ile gizli taraflarını öğrenmeye çalışmazdı…” (Tirmizi, Şemail, 160)

Ailesi, akrabaları, arkadaşları… Yakın çevresinde her kim varsa hepsinin de şahitliğiyle, on yılını onun yanında geçirerek mütebessim çehresi, hoş sohbeti, anlayış ve nezaketini bizzat gören Enes b. Malik’in kısaca ifade ettiği üzere, Resulullah (s.a.s.) ahlakı en güzel insandı. (Müslim, Fezail, 55)