Söyleşi

Abdulbaki İŞCAN


Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ:

“Ramazanın rahmetle donatılmış her anı bizlere devamlı surette Allah’ın huzurunda olduğumuzu hatırlatır. Eda edilen ibadetler, bilinçli bir yönelişle birer teslimiyet ve sabır kandiline dönüşür.”



Rahmet ayı olan ramazan-ı şerif kendine mahsus ibadetleriyle manevi hayatımızı yenileyen ve tahkim eden bir mahiyeti haizdir. Senede bir ay hanelerimize misafir olan bu mübarek ayın manevi iklimi müminlerin şuurunda nasıl bir uyanışa, ihyaya vesile olur?

Evet, sizin de söylediğiniz gibi ramazan ayı yılın belli vakitlerinde hanelerimize, bedenlerimize, ruhlarımıza misafir olarak gelir. Özlemini duyduğumuz ve gönlümüzün derinliklerine usulca dokunan bir misafirliktir bu. Ramazan-ı şerif, aynı zamanda manevi derinliği ve toplumsal yansımaları ile hayatımıza sakince girer ve gerek ferdî gerekse içtimai olarak ruhlarımızın, kalplerimizin bir rahmet iklimine doğru yol almasına, göç etmesine vesile olur. Bu çok özel bir imkândır. Zira yaşadığımız çağın en önemli sorunlarının temelinde insanın kendi aslından, ruhundan kopması vardır. Günlük hayatın koşturmacasından, nefsimizin bitmek bilmeyen arzularından yorulan bedenlerimiz, kendinden uzaklaşan ruhlarımız, bu hicret ile sığınılacak en huzurlu kaleye, ramazanın rahmet iklimine sığınır. Sığınırken de geçmiş ve geleceğimizi, düşünce ve davranışlarımızı gözden geçirdiğimiz ramazan ayının muhasebe ikliminin, dört bir yanı muhafaza altına aldığını hissederiz. Bu koruma öylesine tesirlidir ki ruhumuz derin bir nefes alır, nefsimizin sesi kısılır ve huzur dolu vakitlerin aydınlığı ile kalbimiz iç âleminde dinlenerek kendini mütemadiyen yeniler. Rahmet kapıları bu ayda ardına kadar açıktır zira. Kendine mahsus ibadetleriyle manevi hayatımızı yenileyen ramazan-ı şerif, mümin kulların affedilme ümidini, bağışlanma sevincini ve böylece hayata yeniden başlama umudunu canlı tutar. Bu görkemli his, aynı zamanda Allah’ın bahşettiği tüm nimetlere şükür dolu bir teslimiyet ile taçlanırken mümin gönülleri benlikten, bencillikten çekip çıkarır ve bir uyanışa, biz olma bilincine sevk eder.

Sevk edildiğimiz bu bilinçli olma hâlinden hareket edersek; namaz ibadetinin tek başına eda edilmesine kıyasla camide cemaatle eda edilmesi, müminin ibadet şuuru ve toplumsal sorumluluk duygusu üzerinde nasıl bir etki oluşturur?

Ramazan ayı bildiğiniz üzere Cenab-ı Mevla’nın Kur’an-ı Kerim’de değerine dikkat çektiği ve hayatın açık bir şekilde canlılık kazandığı müstesna bir zaman dilimidir. Bu zaman diliminde bedenlerimizle birlikte kalplerimiz de ruhlarımız da bir terbiye süzgecinden geçer. Ramazanın rahmetle donatılmış her anı bizlere devamlı surette Allah’ın huzurunda olduğumuzu hatırlatır. Eda edilen ibadetler, bilinçli bir yönelişle birer teslimiyet ve sabır kandiline dönüşür. Bu ayda yapılan ibadetler bireysel olduğu kadar toplumsaldır da. Toplumsaldır çünkü insan sosyal bir varlık olarak yaratılmıştır. Birlik olmaya ihtiyaç duyar. Cemaat olma, ramazan ayının belki de en güzel görüntülerinden biridir. Peygamber Efendimizin buyurduğu üzere müminler birbirine duyarlı bir bedenin azaları, birbirine destekçi bir binanın tuğlaları gibidir, takvadan başka kimsenin kimseye karşı bir üstünlüğü söz konusu değildir. Cemaat olmayı, tuğlaların birbirini desteklemek suretiyle bir yapı oluşturması gibi harflerin belli bir düzen içinde bir araya gelerek anlamlı kelimeler, cümleler oluşturmasına da benzetebiliriz. Her bir tuğla bir diğerine, her bir kelime, her bir cümle kendini oluşturan diğer harflere muhtaçtır çünkü. İnsanlar da birbirine muhtaçtır. Cemaatle kılınan namazda birlikte hareket edilmesi, insanların aynı kıbleye yönelmesi, aynı anda rükûa gidilmesi, secdeye varılması… Bunlar aynı zamanda birliğin, beraberliğin diğer bir ifade ile sorumluluklarımız gereği toplumsal düzenin, intizamın bir göstergesi gibidir. Sıkıca ve düzenli bir şekilde tuttuğumuz saflarda

toplumsal sorumluluk duygusu açıkça kendini belli eder. Cemaate dahil olduğumuzda dünyanın üzerimize giydirdiği, dayattığı etiketlerden sıyrılarak yanımızdaki kardeşimize, onunla beraber olduğumuzu, herhangi bir derdinde, tasasında onun yanında olduğumuzu, ona destek olduğumuzu belirtmiş, ortaya koymuş oluruz. Bu nedenle cemaatle kılınan her namaz bize sadece Yüce Yaratıcımıza karşı değil tüm yaratılanlara karşı da yükümlü olduğumuz insani sorumluluğu hatırlatır.

Kur’an-ı Kerim’in nazil olmaya başladığı bu ayda Kur’an ile daha yoğun bir şekilde iştigal etmek, insanın düşünce dünyasında ve hayat pratiğinde ne tür bir dönüşüm meydana getirir? Bizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için Kur’an-ı Kerim’i ramazan ayında okuma ve anlama noktasında nasıl bir yaklaşım benimsemeliyiz?

Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır. Ramazanı diğer tüm zamanlardan ayıran temel unsur, onun Kur’an ayı olması, Kadir Gecesi’ni içinde bulundurmasıdır. Bilindiği üzere zaman ve mekânlar, barındırdıkları olaylarla anlam ve kıymet kazanır. Kadir Gecesi’ni böylesine değerli kılan en önemli husus, Kur’an-ı Kerim’in bu gecede indirilmeye başlanmış olmasıdır. Kur’an-ı Kerim bu geceye özellikle vurgu yapmaktadır. “Biz onu mübarek bir gecede indirdik.” (Duhan, 44/3) buyurulmak suretiyle bu gecenin bereketli, hayırlı ve kutsal bir gece olduğu açıkça ifade edilmiştir. Kadir suresinde de bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu ve tan yeri ağarana kadar bir esenlik vakti olduğu belirtilmektedir. Böyle kutlu bir geceyi içinde barındıran ramazan-ı şerif, mümin kulların kalplerinin başköşesine daimî olarak yerleştirdikleri Kur’an’la daha fazla beraber olmak, onu okuyarak ve anlayarak daha fazla hayatın merkezine almak için kararlılıkla yola düşme ayıdır. Ramazan ayında evlerimizde ve camilerimizde mukabele okunması, Kur’an-ı Kerim’in hatmedilmesi, Peygamber Efendimizin, ashabının ve İslam âlimlerinin yaşantılarından alınmış güzel örneklerdendir. Onu okurken gözetilmesi gereken ise onun manasını öğrenip yapın dediklerini yapmak, yapmayın dediklerinden sakınmaktır. Bu çabanın en belirgin etkisi, ramazan ayı sona erdiğinde müminin üzerinde kalan, kalması gereken Kur’an-ı Kerim’in bizlere öğütlediği ahlaktır. Yani Kur’an ahlakıdır. Kur’an ahlakı, vahyin oluşturduğu, biçimlendirdiği karakterin bir gereğidir. Peygamber Efendimizin yaşantısında gördüğümüz ahlaktır. Bu sebeple Kur’an’ı okuyarak ve onun bizlere sunduğu ahlakı kuşanarak hayat pratiğinde bir dönüşümü gerçekleştirmemiz gerekir. Çünkü Kur’an insan içindir. İnsanın dünya ve ahiret saadeti içindir. İbrahim suresinin ilk ayetinde belirtildiği üzere insanları karanlıktan aydınlığa çıkarmak için nazil olmuştur. Okunup anlaşılsın diye indirilmiştir. Yol göstericimiz ve tek rehberimizdir. Dünyalık hâllerin açtığı yaralarımıza merhemdir Kur’an, kalbimize şifadır. Vahyin nüzulüyle şereflenen bu bereketli ayda Kur’an’la, ilahi hitabın muhabbetiyle kalbimizi yumuşatmalı, vicdanımızı hassaslaştırmalı ve zihinlerimizi berraklaştırmalıyız.

Ramazan ayı, müminlerin ortak bir bilinç ve sorumluluk duygusu geliştirmesine de imkân tanıyor. Bu çerçevede, İslam kardeşliği, dayanışma ve yardımlaşma anlayışının canlı tutulmasında camilerin toplumsal işlevini nasıl değerlendirmek gerekir?

Camiler, şehirlerin, yerleşim yerlerinin kalpleridir. Camiler, müminlerin inanç dünyasından kulluk ve sorumluluk bilincine, aileyle ilişkilerinden çevreyle ilgili tutumlarına kadar her alanda İslami değerlerin hayata aktarıldığı eğitim yuvalarıdır. Birer yardımlaşma ve dayanışma mekânlarıdır. Başka bir ifadeyle camiler, İslam toplumunun, İslam kardeşliğinin, ilmin, irfanın ve dinî düşüncenin merkezidir. Hayatımızın merkezinde cami vardır. Medeniyet tarihimiz boyunca bu hep böyle olagelmiştir. Günümüzde de camiler kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma anlayışının canlı tutulmasında aynı öneme, aynı fonksiyona sahiptir. Camilerde, mescitlerde verilen vaaz u nasihatler, halkı irşat için yapılan sohbetler, okunan hatm-i şerifler, Kur’an, hadis ve ilmihâl dersleri ramazan ayının manevi ağırlığına uygun olarak daha bir anlam kazanır.

Coğrafi sınırları aşan, farklı milletleri tek bir çatı altında, tek bir amaç etrafında birleştiren yönünü de dikkate aldığımızda toplumsal işlev ve önem bakımından camilerin yalnızca ibadetle sınırlı kalmadığını görürüz. Camiler, farklı yaş, meslek ve sosyal statüden insanları bir araya getirerek toplumsal kaynaşmayı artırdığı gibi ortak değerler etrafında birlik oluşturarak insanlar arasındaki ön yargıları azaltan bir işleve de sahiptir. Yoksula, kimsesize kol kanat germeyi, muhtaç olanın ihtiyacını gidermeyi, velhasıl kâmil manada insan olmayı da camilerimizde yapılan sohbetlerden, nasihatlerden öğreniriz. Ayrıca camilerin bizlere kazandırdığı birlik, kardeşlik duygularıyla ramazanın dayanışma ikliminde İslam kardeşliğine yakışır bir şekilde yapacağımız yardımlarla, zekât, fitre ve sadakalarla, toplumsal yaralarımızı sarmaya gayret ederiz. Bu hassasiyet ramazan-ı şerifin bizlere sunduğu en büyük kazançlardan biridir.

Sayın Hocam, son olarak bugün Filistin topraklarında yaşananlara değinmek istiyorum. Filistin’de, Gazze’de maruz kalınan işgal, soykırım ve yıkıma rağmen, kardeşlerimizin ramazan ayını büyük bir ümit ve heyecanla karşıladıklarını görüyoruz. Tüm mazlum coğrafyalardaki kardeşlerimizin ramazan sevincine ortak olabilmek ve bu bilinci diri tutabilmek adına bizlere ne gibi sorumluluklar düşmektedir?

Başta Filistin olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde yaşananlar, Müslüman kardeşlerimizin maruz kaldığı zulüm, bizleri derinden etkiliyor. Günlerimiz, gecelerimiz, mevsimlerimiz hüzne boyanıyor. Hüznümüz, kederimiz İslam coğrafyasındaki acılarla her geçen gün katmerlenerek artıyor. Özellikle son yıllarda maalesef acısız, kedersiz geçirdiğimiz bir gün yok gibi. Üzüntülerimizi sevince, hüzünlerimizi neşeye dönüştürebilmek elbette kolay değil. Ancak, rahmet ayı ramazanın müstesna vakitlerini, seher vaktini, oruçlu olduğumuz vakitleri, iftar vaktini; Filistin topraklarında, Gazze’de, Batı Şeria’da soykırıma uğrayan, dünyanın farklı bölgelerinde eziyet gören, yerinden yurdundan edilen Müslüman kardeşlerimizin kurtuluşu için birer yakarış vaktine dönüştürebiliriz. Bir yardım seferberliği içinde yapacağımız infaklarla mazlum kardeşlerimizin imdadına yetişebilir, üzerlerine sıcak bir örtü, sofralarına sıcak bir katık olabiliriz. Ramazanın bereketiyle bir taraftan kendi iç dünyamızı mamur etmek için çabalarken diğer taraftan da nerede bir feryat yükseliyorsa oraya ulaşma, nerede bir yara görüyorsak o yaraya merhem olma iradesini kuşanabiliriz. Bu, omuzlarımıza yüklenen büyük bir sorumluluktur. Nihayetinde rahmet ayı ramazanın sayılı günleri bittiğinde, ardı sıra iyilikle donatılmış temiz bir kalp, daha hassas bir yürek, daha merhametli bir insan ve daha şuurlu bir kul bırakıyorsa işte o zaman tuttuğumuz oruçla maksadımıza ulaşmışız demektir.