ASIL TEHDİT
YAPAY ZEKÂ MI?
M. Cüneyd ÇİĞDEMLİ
DİB Başkanlık Müşaviri
Geçtiğimiz günlerde, ekranın karşısında oturmuş, sadece birkaç saniye içinde benim yerime şiir yazan, benim yerime kod üreten ve hatta benim yerime “düşünen” bir yapay zekâ modelini izlerken zihnimde çarpıcı bir soru yankılandı: “İnsanın pabucu dama mı atılıyor?”
Bu konu, artık sadece bilim kurgu filmlerinin abartılı senaryosu değil sabah kahvemizi yudumlarken hissettiğimiz o ince tedirginliğin ta kendisidir. Bir makinenin bizden daha iyi resim yapabildiği, bizden daha hızlı makale yazabildiği ve hatta bizden daha ikna edici konuşabildiği bir çağda, insanı değerli kılan şeyin sadece “yapabilmek” olmadığını, asıl meselenin “sorumluluğunu fark etmek” olduğunu unutuyor muyuz yoksa insanlığın o sorumluluğu, yani omuzlarına yüklenen emanetin ağırlığını hisseden o biricik duruşu, bu hızın gölgesinde görünmez mi oluyor? Ya da şöyle mi sorsak: Bilişsel becerilerimizi birer birer taklit eden bu teknolojinin karşısında, insanı insan yapan o “mücevher” nerede saklı?
Kaleme aldığım bu satırlarda, teknofobik bir savunma refleksiyle “fişi çekelim” demeyeceğim. Ancak burada dijital dünyanın bu baş döndürücü hızı karşısında, bizi biz yapan değerlerin, kodların ve algoritmaların erişemeyeceği o “yasak bölge”nin haritasını çıkarmaya çalışacağım.
Yapay zekâ ile insan zihni arasındaki rekabeti izlerken sıklıkla düştüğümüz bir yanılgı var: Bilmek ile idrak etmeyi birbirine karıştırıyoruz. Araştırmalarım ve gözlemlerim açıkça gösteriyor ki yapay zekâ muazzam bir malumat yığınına sahip ama bir o kadar da irfandan yoksun!
Bir yapay zekâ modeli, dünya üzerindeki tüm dijital kütüphaneleri tarayıp size aşk üzerine yazılmış en mükemmel şiiri saniyeler içinde sunabilir. Kelimeleri bir sarraf titizliğiyle dizebilir. Peki, o şiiri yazarken kalbi çarpar mı? Ayrılığın acısıyla midesine kramplar girer mi? Ya da ekranına düşen Gazze’deki bir yıkım fotoğrafını ele alalım: Yapay zekâ, o karedeki enkazı kusursuzca görselleştirebilir, dumanın piksellerini en gerçekçi şekilde işleyebilir. Ama o kareye baktığında kalbi sıkışır mı? Gördüğü zulüm karşısında, “Bir şeyler yapmalıyım.” duygusu onda uyanır mı? Cevap, kocaman bir hayır. O, aşkın veya acının istatistiksel olasılıklarını bilir ama ne aşkın vecdini ne de acının yakıcı ateşini idrak eder. Ölüm üzerine en dokunaklı taziye mesajını yazabilir ama yas tutamaz.
İşte insanı makineden ayıran ilk ve en keskin sınır burasıdır: Bizler sadece veriyi işlemeyiz, biz hayatı bizzat “deneyimleriz.” Yapay zekâ için bir çocuğun gülüşü, “piksel dizilimi ve frekans değerleri”dir; bizim içinse ruhu iyileştiren bir şifadır. Bilgi, ancak bir kalp süzgecinden geçtiğinde, bir yaşanmışlıkla demlendiğinde bilgeliğe dönüşür. Algoritmaların veri otobanlarında bu yüzden asla “bilge” bir makineyle karşılaşmayacağız; sadece çok hızlı “bilgi işlemcileri” göreceğiz.
Belki de üzerinde en çok durmamız, üzerine titrememiz gereken ayrım noktası “hata” kavramında gizli. Dijital dünyada hata, teknik bir sorundur. Bir otonom araç kaza yaptığında veya bir tıbbi tanı yazılımı yanlış teşhis koyduğunda, sistem bunu bir “error log” (hata kaydı) olarak işler. Bu kaydı analiz eder, algoritmasını günceller ve yoluna devam eder. Rasyonel, mekanik ve soğuktur.
Peki ya insan? İnsan bir hata yaptığında, bir kalbi kırdığında veya birine haksızlık ettiğinde ne olur? O gece uyuyamaz. İçinde, adına “vicdan” dediğimiz pusula sızlamaya başlar. Pişmanlık duyar, yüzü kızarır, telafi etmek için çırpınır. Bizi üstün kılan, hatasız oluşumuz değildir; bilakis hatamızdan duyduğumuz o manevi sızıdır.
Yapay zekâ, “Özür dilerim.” cümlesini kurabilir ama bu, “if/else” komut satırlarının bir sonucudur. O cümlenin arkasında bir mahcubiyet, bir onarma isteği yoktur. Buna karşın insanlığın “öz”ü, işte bu pişmanlık yeteneğinde, vicdanın o titrek sesinde saklıdır. Bir makineye ahlaki kuralları kodlayabilirsiniz ama ona vicdanın sızısını yükleyemezsiniz. Bu yüzden adalet, merhamet ve ahlak gerektiren kararlar, asla ve kat’a, vicdanı olmayan bir mekanizmaya devredilemez.
Tüm bu gerçekler ışığında yüzleşmemiz gereken asıl soru şudur: Yapay zekâ insanı tehdit ediyor mu? Bu soruya cevabım teknolojinin kendisinden ziyade bizim ona yaklaşımımızla ilgilidir. Çünkü asıl tehdit, yapay zekânın bir gün canlanıp dünyayı ele geçirmesi gibi fantastik senaryolarda değil insanın kendi zihni ve vicdani melekelerini tembelliğe iterek robotlaşmasıdır.
Yapay zekâ, devasa ve kusursuz bir ayna gibidir. Bizi, yazdıklarımızı, çizdiklerimizi, ürettiklerimizi bize gösterir. Hatta bazen bizden daha iyi gösterir. Ama unutmamalıyız ki aynadaki görüntü ne kadar gerçekçi olursa olsun, aynanın arkası boştur. Orada bir ruh, bir niyet, bir “ben” yoktur.
Tehlike, bizim o aynadaki görüntüyle büyülenip zahmet çekmekten, düşünmekten ve üretmekten vazgeçmemizdir. Elbette yapay zekâ bize kusursuz sonuçlar sunabilir; bu önemlidir. Ancak düşünme zahmetini tamamen makineye devredersek zamanla o mükemmel sonuçları değerlendirecek bilişsel yetimizi de kaybederiz. Bir metni yazmanın sancısını çekmeyi makineye bırakırsak tefekkür etme yetimizi yitiririz. Eğer kararları algoritmaya bırakırsak sorumluluk şuurumuzu yitiririz. Bu nedenle yapay zekâ, insanın yardımcı pilotu olmalıdır, kaptanı değil. Kaptan köşkünde her daim vicdan, irade ve kalp oturmalıdır.
Geldiğimiz noktada çözüm, teknolojiyi reddetmek, dijitalleşmeye küsmek veya modern bir Luddite (teknoloji karşıtı) olup makineleri kırmak değildir. Çözüm, “insan kalabilme sanatı”nı maharetle icra etmektir. Nedir bu sanat? Her şeyden önce sonucun değil sürecin kıymetini bilmektir. Bir hedefe ulaşmak kadar, o yolda çekilen çilenin ve harcanan emeğin bizi olgunlaştıran asıl cevher olduğunu hatırlamaktır. Aynı zamanda teknolojiye düşman olmayı veya sunduğu imkânları küçümsemeyi de reddeden bir bakış açısıdır. Nihayetinde insan kalmak; “karar” ve “niyet” gerektiren alanları asla makineye terk etmemek, karşımızdaki ekrana değil yanımızdaki insanın gözlerine bakabilmektir. Hedefe ulaşırken zihni yormaktan ve kalbi yoğurmaktan sakınmayan bir şuur, bu sanatın en zarif hâlidir.
Yeni bir çağın şafağındayız. Makinelerin giderek daha fazla insana benzediği bu çağda, bizim görevimiz makineleşmek değil inadına değerlerimizle daha çok insan olmaktır. Unutmayalım ki dijital dünyanın en karmaşık algoritması bile merhametle çarpan bir kalbin ürettiği manayı çözmeye muktedir değildir.