HİLALİN AYDINLIĞINDA
Dr. Rukiye AYDOĞDU DEMİR
DİB Diyanet İşleri Uzmanı
Günler birbirini kovalar, aylar birbiri ardınca sıralanır ve her şeyin birbirine benzemeye başladığı, sıradanlaştığı, insanın rutin içine sıkıştığı bir zamanda gökyüzünde bir hilal belirir. İnsanlar o hilalin aydınlığına sığınarak yollarını bulmaya çalışır, onunla aydınlanırlar. Hilal o en ince, en latif hâliyle her yıl ramazan ayında gelir ve onunla birlikte ömrümüzde bir parantez açılır. O bir aylık zaman kadar insan zamanın ne içinde ne dışında, farklı bir boyutta yaşadığını hisseder ve âdeta ötelere uzanır. Her yıl yaklaşmaya başlayan ramazan ayında bu tecrübenin verdiği heyecan tekrarlanır. Tıpkı ramazan hilalini heyecanla ve her yıl yeni bir şevkle karşılayan Allah Resulü’nün yaptığı gibi…
O, ramazan ayı yaklaştıkça bu ayın sahip olduğu özel değerin farkında olarak ayrı bir duygu hâli içerisine girerdi. Öyle ki henüz birkaç ay öncesinde iken kendisini ramazana kavuşturması için Rabbine dualar eder, ashabını da ona hazırlanmaları konusunda teşvik ederdi. Ramazan hilalinin o günün şartlarında tespit edilmesi konusunda hassasiyetle davranır, hilali görünceye kadar oruç tutmamaları konusunda ashabını uyarırdı. (Buhari, Savm, 11) Sevgili eşi Hz. Aişe de onun şaban ayının günlerini hesapladığı kadar başka bir ayın günlerini hesaplamadığına dikkat çekmişti. (Ebu Davud, Savm, 6) Şaban ayının son gününde verdiği hutbesinde ise: “Ey Müslümanlar! Büyük ve mübarek bir ayın gölgesi üzerimize düştü.” sözleriyle ramazan ayının fazileti ve kıymeti üzerinde durmuş, kapılarını çalan bu mübarek zamanı değerlendirmeleri konusunda ashabını uyarmıştı. (İbn Huzeyme, Sahih, 3/191-192) Nihayet ramazan hilaline kavuştuğunda da hilalin Rabbine hamdini dile getirirdi: “Allah’ım! Hilali üzerimize bereket, iman, esenlik ve İslam ile doğur. (Ey hilal!) Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah’tır.” (Tirmizi, Deavat, 50)
Hilali beklemek, gökte onu aramak, ona kavuşmak için gün saymak, sonra onu bulmak, gelişine sevinmek, gidişiyle mahzun olmak, tekrar kavuşmak için dualar etmek… Allah Resulü, göklerden haberler getiren o elçi, bizler olanca dikkatimizi yeryüzüne vermişken, onun işleri ile gece ve gündüz meşgulken yönümüzü gökyüzüne çevirmemizi ister. Günleri, ayları ve mevsimleri birbiri ardınca devirip onların getirdiklerini ıskalayan bizlere göğe bakmamızı söyler. Yeryüzündeki bütün Müslümanlar o vakit gökyüzündeki hilal için bekleşirler. Zamanı durdurup âdeta onun, hayatlarına yeni bir başlangıç getirmesi için pürdikkat teyakkuz hâlinde onu gözlerler. Nihayet hilal, o ince cisim, gökte belirdiğinde yeryüzündeki bütün Müslümanlar topyekûn niyet edip oruçla birlikte kendilerini tutarlar. Artık işleri yeryüzüyle değildir, dünya ve içindekiler ile eskisi kadar ilgilenmezler. Siyah ipliğin beyaz iplikten ayrılmasına verirler tüm dikkatlerini. (Bakara, 2/187) Güneşin batışını beklerler hep birlikte iftar etmek için, sahur için imsakı gözlerler. Ay hilalden dolunaya evrildikçe onlar da hep birlikte dünyadan uzaklaşır, gök sofrasından nasiplenirler.
Müslümanlar, her geçen gün daha da hızlanan, gayriihtiyari bir şekilde aynı hıza uyum sağlamakta zorlandıkları bir düzende aynı hilalin altında dünyada bir süre yavaşlayan, soluklanan insanlardır. Kendilerine dayatılan ve her an değişen suni gündemler içerisinde kendi önceliklerini oluşturup hep birlikte buna uyum sağlayabilmek şüphesiz kolay değildir. Zamanı imsak ve iftar vakitleri arasında belli sınırlar dâhilinde yaşamak ve bunu büyük bir coşkuyla hep birlikte gerçekleştirebilmek muazzam bir harekettir. Aynı zamanda uyanmak, hep birlikte acıkmak, susamak, aynı sofra başında ezanı beklemek sadece ortak bir zamanı paylaşmak değil aynı zamanda vakti Müslümanca idrak etmektir. Beklenen hilalin gökte belirmesiyle hep birlikte aynı anda zamanı durdurmak, yavaşlamak, kendini tutmak belli bir şuur hâli ile ortaya çıkabilir. Birbirine benzeyen günlerin, tüm dünyevi telaşların, savrulmuşluğun tam ortasında insanın kendisine takdir edilen vakte, ömrüne sahip çıkmasıdır bu şuur. Değil mi ki ramazan geldi ve bütün bir kâinat bunun farkında, mümin olan insan da bütün ruhu, dikkati, hassasiyetiyle kalbi ve zihni diri bir hâlde bu ayı karşılayacaktır. Sair zamanlardan farklı bir dikkat ve bilinçle, tüm gayretini içinden geçilen bu zaman üzerinde yoğunlaştıracaktır. Günlerin birbirine ulandığı gaflet sarmalını kırarak her zamanki ritmin dışına çıkarak ilahi bir tanzimle her bir anın şuuruna varacaktır. Hilal göründü madem ve bundan böyle cihan başka cihandır, ben de başka bir ben olmalıyım, farkındalığıyla ve bunun muhasebesiyle mübarek ayın her gün ve gecesini ihya ile meşgul olmalıdır.
İnsan acelecidir ve gaflet içindedir çoğu zaman. Her arzusu anında yerine getirilmelidir aymazlığıyla hareket eder. Oysa oruçta beden susturulur, ruh konuşur. Bedenin istek ve arzuları dikkate alınmaz. Ruh, bedene öncülük eder, beden oruçla terbiye edilen ruha tabi olur. Her istediği hemen yerine getirilen bir çocuk şımarıklığına alışmış olan nefsin ağırına gider oruç. Kolay değildir bu yüzden oruç tutmak, onun hakkını vermek, sabredebilmek. Bedenin arzularına söz geçirebilmek ve dünyayla arasına mesafe koyabilmek kolay değildir. Hele ki her şeyin bu denli ulaşılabilir olduğu dijital çağda insanın sınır tanımayan isteklerinin ötesine geçerek nefsine gem vurabilmesi hiç kolay değildir. İnsan, gösteri çağında görünür olmak bu denli cazipken oruç tutarak kimsenin haberi olmadan görünmeyen bir âlem için eylemde bulunmaktadır. Bu yüzden “Oruç benim içindir.” der Rabbimiz, insanın kendi nefsine ve başkalarına muhalefet ederek de olsa Rabbi için aç ve susuz kalmayı tercih etmesi nedeniyle mükâfatının yalnız kendisi tarafından verileceğini bildirir. (Buhari, Savm, 2)
Ramazan, samimi niyetlerin, sabırla beklemenin, yetinmenin vaktidir. Hep daha fazlasına sahip olmak için amansız bir yarış içerisindeki hayatlar bu ayda durulur, dinginleşir. İnsan, eşyayla, maddeyle, dünyalıkla arasına mesafe koyabileceğini bu ayda öğrenir. İnsan, her an istediği her şeye sahip olabilen, doludizgin yaşadığı hayatına sadece kendisi hükmedebilen bir canlı değildir. Sınırlı ve fânidir, bedenin hazlarını aşan bir maneviyata sahiptir. Ramazanda ibadetlere göre tanzim edilen vakitler, beklenen ezanlar, varılan secdeler, teravih ve teheccüdle ihya edilen geceler, mukabele ile süslenen gündüzler, gönülden verilen sadakalar insana manevi anlamda bir derinleşme imkânı verir. Bu, maddiyatın verdiği yüzeysel hazdan daha derin ve uhrevi bir hâldir. Yaşadığı bu eşsiz tecrübelerle insan, feyzi ve bereketiyle insanı sarıp sarmalayan bu zaman diliminde hayatı bambaşka boyutlara taşımanın huzurunu yaşar.
İçimizde giderek azalan ne varsa her yıl gelerek onları çoğaltan, eksiğimizi tamamlayan, kırık dökük yanlarımızı onararak dertlerimizi sağaltan bir aydır ramazan. En çok neye ihtiyacımız varsa onu getirir, en çok neyimiz eksikse onu tamamlar, aradığımız neyse onu buldurur. Onun gelişiyle birlikte insan daha fazla ruh ve daha az bedenden oluştuğunun farkına varır. Hissiyatı kuvvetlenir, basireti keskinleşir. Masiyetten uzak kalan nefis, oruçla terbiye edilir; ruh incelir, hafifler, sükûnete erişir. Manevi anlamda derinleştikçe arındığını hisseder insan, kendisiyle yüzleşir. Daha iyi insan, kul, ümmetin bir ferdi olmanın bilincine varır, her ramazanda âdeta yeniden dirilir.
İnsan, her ramazanda yeni bir hilali selamlar. Ve hilal, her sene bizi bir öncekinden daha iyi bir hâlde bulmayı umar. Üzerimize hayırla doğan hilalleri rahmet, mağfiret ve bereketle uğurlayarak bayramlara erişmek,Müslüman duyarlılığıyla yaşayan herkesin dileği olmalıdır.