BİR UMRE ZİYARETİ VE BEREKETİ


Latif Hakan ULU

Balıkesir Dursunbey İlçe Vaizi



Ailemle çıktığım bu yolculuk, hayatımın en güzel ve en kıymetli hatıraları arasında yerini aldı. Peygamberlerin ailelerini kurduğu, evlatlarını büyüttüğü bu mübarek beldeye eşim ve kızımla birlikte gitmek, aldığım en isabetli kararlardan biri oldu. Rabbime hamd etmekten başka bir şükrüm olamaz.

“Çocukla umreye gidilir mi?” diye tereddüt edenlere tek bir cevabım var: Evine davet eden, misafirini en güzel şekilde ağırlar. Yorgunluk, meşakkat ve zorluklar orada aşılıyor. Çünkü çağıran, yardımını da gönderiyor. Önemli olan, eşinizle kurduğunuz sağlıklı iletişim ve birlikte ya da bireysel ibadet edilecek vakitleri bilinçli şekilde planlamak. Umre niyetiniz varsa evladınızın Allah’a misafir olmasına engel olmayın derim.

Umreye gideceğini öğrenen insanda daha yola çıkmadan bir değişim başlıyor. Kalp, zihin ve ruh derin bir heyecanla dolup taşıyor. Tabii hazırlıklar sadece valizle sınırlı değil asıl hazırlık insanın iç dünyasında başlamalı. Allah’ın beytine, huzur-u ilahiye giderken kalbimizi ve amellerimizi gözden geçirmemiz gerekir. Ecdadın, “Önce tekke, sonra Mekke...” sözü, bu hakikati veciz bir şekilde ifade eder. Kâbe’ye varmadan önce kalplerin mutmain olması, fiillerin edeple, davranışların nezaketle yoğrulması gerekir. Zira orada yalnızca bir mekâna değil Rahman’ın misafirliğine varılır.

Duyufu’r-Rahman’a karşı gönül incitici bir sözün ya da davranışın olmaması; Allah’ın huzurunda bulunulduğunun idrak edilmesi bu sebeple önemlidir. Ancak bu bilinçle yapılan bir ziyaret, ibadetin lezzetini artırır, huşuyu korur, kalbi dağılmaktan muhafaza eder. Aksi hâlde beden Kâbe’de olsa bile kalp hâlâ memlekette kalır.

Umreye gitmeden önce gerçekleştirilen seminerde şu üç mesele üzerinde duruldu: Birincisi muhasebeydi. Hayatımızı hata ve doğruluklarıyla, acı ve mutluluklarıyla baştan sona gözden geçirdik. Kendimizde beğenmediğimiz bir huyu değiştirmeyi amaç edindik. Allah’ın hoşnut olacağı davranışları hayatımıza almak için güzel niyetler aldık ve hedeflerimizi belirledik. Bu maksatla yola çıkıldığında, umre yalnızca bir ibadet değil ömre bereket olur.

İkincisi helalleşmeydi. Üzerimizde kul hakkı bırakmadan yola çıkmayı konuştuk. Kul haklarımızı gözden geçirelim. Çevremizle barışalım da varalım Beytullah’a dedik. Böylece “Ya Rabbi, kimseyle bir derdim yok; tek isteğim senin rızandır.” diyebilmenin huzuruyla varmayı arzuladık.

Üçüncüsü ise bilinçlenmekti. Namazlara olan hassasiyetimizi artırmak, zikir, tesbih ve hamdi çoğaltmak; sohbet, vaaz ve ilim halkalarından mümkün olduğunca istifade etmek gerektiği vurgulandı. Vardığımızda Rabbimize arz edebileceğimiz manevi hediyelerimiz olsun istedik. Zira cömertlerin en cömerdi, merhametlilerin en merhametlisi, misafirini ikramsız ve lütufsuz bırakmaz.

Umre ibadeti, kulluğun önemli bir durağıdır. İnsana varoluş gayesini, doğru yolu, hayatın ve ölümün sahibini yeniden hatırlatır. İnsanı hem içten hem dıştan onarır; yön, cihet ve istikametini hakikate çevirir. Rahmet ve bereketle karşılar, mağfiretle uğurlar. Stresler, sıkıntılar ve imtihanlar ağır bir yük olmaktan çıkar, omuzlar hafifler, kalpler arşa yaklaşır.

Umre, ömre bedel bir feyiz ve bereket barındırıyor. Doğunun da batının da, yerin de göğün de kalbi burada atıyor. Kâbe ile atan kalplerin sevincini, özlemini ve tekrar gelme arzusunu insan burada daha iyi anlıyor. Allah’ın rahmetini, kıblemizin azametini, İslam’ın şiar ve nişanlarını yerinde hissediyor.

Anladım ki umre bir diriliş, bir uyanış ve yeniden bağlanıştır. Allah’ın ipine sıkıca sarılmak, iman ve aksiyonunu yenilemek, heyecanını tazelemek için bir fırsattır. Ailemle çıktığım bu kutlu yolculuğun manevi kazanımlarını saymakla bitiremem. Hissettiklerimi ifade edebildiklerim belki de buz dağının görünen kısmı. Kim bilir fark edemediğimiz daha nice hikmetler vardır. Şunu söyleyebilirim: Bu yolculuğun en bereketli tarafı ahdimizi, davamızı ve niyetlerimizi tazelememiz olmuştur. 

Bu tecrübenin sadece bir gezi olmamasından ayrıca mutluyum. Bizimle birlikte gelenler adına da umutluyum. Siyer’deki hadiseleri yerinde görmeye, gözlerimizde canlandırmaya çalıştık. Hatıraları kuru bir bilgi olmaktan çıkarıp tefekkür seviyesine taşımaya gayret ettik. Mekânları kendimize şahit tuttuk; kutsal beldeleri adım adım dolaşarak şehadetimizi tazeledik, verdiğimiz sözlerin içini doldurmaya çalıştık.

En anlamlısı ise Hz. Âdem ile Hz. Havva’dan Hz. İbrahim, Hz. İsmail ve Hz. Hacer’e, Efendimiz (s.a.s.) ile Hz. Hatice validemize kadar nice mübarek ailenin yuva kurduğu bu topraklarda, eşim ve kızımla birlikte ayak izlerimizi onların ayak izlerine karıştırabilmekti.

Kâbe’de Hacerü’l-Esved’i selamladık; tavaflarımızda Rabbimizi tekbir ve tehlillerle anarak imanımızı tazeledik, inancımızı pekiştirdik. Sa‘y esnasında Hz. Hacer validemizi hatırladık, elde hiçbir imkân kalmasa bile gayretin ve tevekkülün asla terk edilmemesi gerektiğini bir kez daha idrak ettik.

Vahyin nazil olduğu mübarek toprakları yerinde görerek şuurumuzu derinleştirdik. Hira’dan Sevr’e, Cennetü’l-Mualla’dan Cennetü’l-Baki’ye, Bedir’den Uhud’a uzanan bu yolculukta siyer atmosferinde nefeslendik. Efendimiz’in (s.a.s.) kimi zaman hüznüne kimi zaman sevincine gönlümüzle ortak olmaya çalıştık. Ravza-i Mutahhara’yı ziyaret ederken Mekke hasretini ve hicretin meşakkatini hissederek Allah Resulü’nün yaşadıklarından nasiplenmeye çalıştık.

Rabbim bu lezzeti tüm kardeşlerime nasip etsin. Her müminin bu manevi yolculuğu mutlaka yaşaması gerektiğini orada daha iyi idrak ettim. Rabbim gitmek isteyen herkese nasip etsin, gidenlerin özlemini de en kısa zamanda dindirsin. (Âmin.)