ZİKİR


Prof. Dr. Mahmud Esad ERKAYA

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi İlahiyat Fakültesi



Bir derede su vardı… Susuz adam ise ceviz ağacına çıkmış ceviz döküyordu.

Ceviz ağacından ceviz düşüyordu suya. Ses geliyor, suyun dalgalandığını görüyordu o.

Bir akıl sahibi ona, “A yiğit!” dedi, “Bu işi bırak, cevizler sana susuzluk verir.”

“Meyveler daha çok suya düşüyor. Su ise aşağıda ve senden uzakta.”

“Sen güç bela yukarıdan aşağıya ininceye dek, derenin suyu cevizi ta uzağa götürmüş olur.” dedi,

“Bu işten amacım ceviz dökmek değil. Şu görünene daha keskin bak. Dış görünüşe takılıp kalma.”

“Benim amacım suyun sesini duymak ayrıca suyun üzerindeki kabarcığı görmektir.”

Zaten susuzun dünyada işi ne ki? Sonsuza dek havuzun çevresinde dönmek değil mi?

Dere, su ve su sesi çevresinde gerçek Kâbe’yi tavaf eden hacı gibi dönüp durur böylesi. (Mesnevi, 4. Defter, 742-749)

Bu sözlerle Mevlana, insanı, derenin kenarında bekleyen ama susuzluğunu sadece suyun sesini dinleyerek yatıştırmaya çalışan birine benzetir. Dereye bir türlü ulaşamayan bu susuz adam, aslında Allah’a dünyadayken vuslat imkânı bulamayan insanı temsil eder. İnsan bedeni ve aklı Allah’ın zatını tam olarak kavrayabilecek kapasitede değildir. Allah, kuluna “şah damarından daha yakın” olsa da insan, O’nu gözleriyle göremez. Ancak suyun sesi ve suda oluşan halkalar, bize suyun orada olduğunu kanıtladığı gibi evrendeki her güzellik de bize Yaratıcı’yı gösterir; dağlar, taşlar ve doğadaki muazzam düzen, O’na işaret eder. İnsan bu güzelliklere baktıkça Rabbini hatırlar. Bu hatırlama, insanın içindeki özlemi dindirmez; aksine O’na olan sevgisini ve heyecanını daha da artırır. Dinî terminolojide buna “zikir” adı verilir.

Zikir, Allah’ı hatırlamak, anmak, hatırdan çıkarmamak ve böylece hayatın hiçbir anında unutmamaktır. Zikir, Allah’ın sürekli olarak kulu ile birlikte olduğunun şuurunda olmaktır. Zikir, kulun bir anlık unutmadan sonra dahi Allah’ı tekrar hatırlamasıdır. “Unuttuğun zaman Rabbini an...” (Kehf, 18/24) beyanı, bu manevi uyanışın reçetesidir. Nitekim insanın fıtri bir zaafı olan unutma hâli gaflettir. Gafletten kurtulmanın yolu da yine ilahi hatırlayışla Allah’ı çokça zikretmekten geçmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki, “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzab, 33/41) emri gereğince zikir geçici bir anmadan ibaret değildir. Tam aksine hayatın her anına sirayet etmesi gereken daimi bir bilinç hâlidir. Böylece zikir, Allah’ı hiç unutmamak ve bilinçli bir yaşam sürmek için vazgeçilmez bir ibadet olur.

Allah’ı zikretmek farklı şekillerde gerçekleştirilebilir. Bu süreçte Allah’ın isimlerinin ve çeşitli tesbihlerin farkındalıkla telaffuz edilmesi, Allah’ın huzurunda olma bilincinin bireyin zihin dünyasında süreklilik kazanmasını sağlar. Bir gün hicret dolayısıyla tüm varlıklarını geride bırakıp Medine’ye yerleşen ve bunun için de fakir kalan bazı sahabiler, Peygamber Efendimiz’e gelerek “Ya Resulallah! Zenginler cennetin en yüksek derecelerini ve ebedî nimetleri alıp götürdüler. Çünkü bizim namaz kıldığımız gibi onlar da namaz kılıyor, bizim oruç tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyorlar. Fazla malları olduğu için bir de onlar hac ve umre yapıyor, cihat ediyor ve sadaka veriyorlar; bizim ise sadaka verebileceğimiz malımız yok.” derler. Bunun üzerine Efendimiz, “Size bir şey haber vereyim mi? Dediğimi yaptığınız takdirde sizi sevapta geçenlere yetişirsiniz, sizden sonrakilerden kimse de size yetişemez ve içinde bulunduğunuz en hayırlı topluluk olursunuz. Ancak onlar da sizin yaptığınız bu tesbihleri yaparlarsa size yetişebilirler. Her namazın peşinden otuz üç kez tesbih (sübhanallah), otuz üç kez tahmid (elhamdülillah) ve otuz üç kere tekbir (Allahuekber) getirirsiniz.” (Buhari, Ezan, 155), “Kim (sayıları) doksan dokuz eden bu tesbihleri, ‘Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerike leh lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü ve hüve alâ külli şey’in kadîr.’ diyerek yüze tamamlarsa günahları denizin köpükleri kadar da olsa bağışlanır.” (Müslim, Mesâcid ve mevziu’s-salât, 146) buyurarak dil ile yapılan zikrin faziletini ashabına bildirir. Kelime-i tevhid, hamdele ve tekbir gibi ifadelerin yanı sıra Kur’an-ı Kerim tilaveti de zikrin en kâmil tezahürüdür.

Zikir, her ne kadar lafzi bir tekrar gibi görünse de mahiyeti itibarıyla dilden kalbe uzanan bütüncül bir ibadet sürecidir. Dil ile söylenen tesbih, zihni ve kalbi de içine alan bir şuur hâliyle yerine getirildiğinde kıymet kazanır. Bu bağlamda zikir, sözden öte kulu ilahi muhabbete eriştiren ve “kâmil insan” olma yolunda emin adımlarla ilerlemesini sağlayan bir vasıtadır. Bayezid-i Bistami, “Çok zikir, adedi fazla olan zikir değildir. Gafletsiz olarak huzurla yapılan zikirdir.” diyerek zikrin bilinçli yapılmasına dikkat çeker.

Zikrin hakikati, kulun ilahi azamet karşısındaki konumunu idrak etmesi ve Allah’ın her an kendisine şah damarından daha yakın olduğu bilincine erişmesidir. Bu bağlamda Cenab-ı Hakk’ın birliğini, esma ve sıfatlarını, sonsuz ihsan ve kudretini tefekkür etmek, zikrin kalbî ve fikrî boyutunu teşkil eder. Böylece zikir kavramı, sadece lafzi tekrarlarla sınırlı kalmayıp ilahi emir ve yasaklara riayetle şekillenen bütüncül bir kulluk disiplinine dönüşür. “Allah’a itaat eden Allah’ı zikretmiş olur.” (Beyhaki, Şuʻabü’l-îmân, 1/452) hadisi de zikrin eylemle taçlanması gerektiğine işaret eder. Dolayısıyla rıza-yı ilahi ekseninde inşa edilen bir ömür, esasında Allah’ın zikriyle geçirilmiş bir yaşam demektir.

Zikir, gönüldeki her türlü keder, kaygı ve dünyevi ağırlığı bertaraf eden manevi bir tasfiye eylemidir. Ruhun daraldığı anlarda bir nevi kurtuluş hâline gelen zikir Hz. Yunus’un da balığın karnından çıkmasına vesile olmuştur. “Eğer o, Allah’ı tesbih edip yüceltenlerden olmasaydı mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.” (Saffat, 37/143) ayeti, bu hakikati ifade eder. Zikrullah, müminin kalbini ve simasını nurlandıran, zihnini dinçleştiren, rızkını bereketlendiren bir vasıtadır. Aynı zamanda lisanı; gıybet, yalan ve malayani (faydasız) sözün kirinden arındıran ahlaki bir kalkandır. Edası bakımından en kolay ibadet olan zikir, kalbin ferahlığı için bir vesiledir. Rabbimizin ifadesiyle “Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28)