ZEKÂT MALI TEMİZLEYEN, HAKKI SAHİBİNE ULAŞTIRAN İLAHİ ÖLÇÜ


Dr. Halil KILIÇ

DİB Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



إِنَّ اللهَ لَمْ يَفْرِضِ الزَّكاةَ إِلَّا لِيُطَيِّبَ مَا بَقِيَ مِنْ أَمْوَالِكُمْ...


“Allah zekâtı, mallarınızı arındırmak maksadıyla farz kılmıştır…”

 

(Ebu Davud, Zekât, 32 [1664])



Medine’de bir gün… Vahyin, bireyi ve toplumu adım adım inşa ettiği bir zaman dilimi… Bu dönemde nazil olan ayetler, sosyal hayata doğrudan müdahil oluyor, Müslümanların zihin ve gönül dünyasında derin karşılıklar buluyordu. “Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.” (Tevbe, 9/34) ayeti nazil olduğunda da benzer bir durum yaşandı. Ayetin uyarıcı üslubu, özellikle mal sahibi sahabileri tedirgin etmişti. Zira ayetin zahirine bakıldığında altın ve gümüş biriktirmenin bizzat azaba sebep olacağı anlaşılıyordu. Bu durum, dünyadan tamamen el etek çekmeyi mi gerektiriyordu? Biriktirilen, elde bulundurulan ve infak edilmeyen her bir mal artık bir vebal miydi?

Bu tedirginlik ve sorular karşısında Hz. Ömer (r.a.), meseleyi Resulullah’a (s.a.s.) arz etme görevini üstlendi. Allah Resulü’nün huzuruna çıkarak ashabın endişesini dile getirdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.), şu açıklamada bulundu: “Allah zekâtı, mallarınızı arındırmak maksadıyla farz kılmıştır. Mirası da sizden sonrakilere kalması için meşru kıldı.” (Ebu Davud, Zekât, 32)

Bu açıklamayla birlikte ayetin maksadı net olarak anlaşılmıştı. Resulullah (s.a.s.), zemmedilen şeyin servetin kendisi olmadığını; fakirin hakkı ayrılmadan elde tutulan malın “kenz” olarak nitelendirildiğini açıkça ortaya koymuştu. Buna göre zekâtın farz kılınmasının hikmeti, malda bulunan fakirin hakkının ayrılıp ona ulaştırılması ve bu sayede mal sahibinin elinde kalan malın meşruiyet kazanmasıdır. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) bu açıklamanın ardından mirası zikretmesi de bu yaklaşımı teyit edici mahiyettedir. Zira miras, ancak elde tutulmuş ve geride bırakılmış bir mal üzerinden söz konusu olabilir. Bu atıf, İslam’ın birikim yapmayı bütünüyle reddetmediğini; aksine onu belirli ahlaki ve dinî ilkeler çerçevesinde meşru bir zemine oturttuğunu göstermektedir.

Bu çerçeve, zekât ibadetinin mahiyetini doğru anlamamıza imkân tanır. Zekât, maldan gönülsüzce verilen bir pay değil malı arındıran ve ona meşruiyet kazandıran ilahi bir ölçüdür. Zekât sayesinde fakirin hakkı gerçek sahibine ulaştırılırken geriye kalan mal da kul için helal, temiz ve bereketli hâle gelir. Bu bağlamda Kur’an-ı Kerim, müminlerin mallarında muhtaç ve yoksullar için belirlenmiş bir hak bulunduğunu bildirir. (Zariyat, 51/19) Bu hak, kişinin insafına bırakılmış bir bağış değil bizzat Yüce Allah tarafından tayin edilmiş bağlayıcı bir paydır. İşte zekât bu payın, emanet bilinciyle gerçek sahiplerine teslim edilmesini sağlayan ilahi düzenlemedir. Bu bakımdan zekât verirken kişi kendi malından bir lütufta bulunmuş olmaz; bilakis emanetinde bulunan bir hakkı asıl sahibine iade etmiş olur. Zekâtın ruhunu belirleyen de tam olarak budur: O, verenin minnet ettiği değil alanın hakkını aldığı bir ibadettir.

Kur’an-ı Kerim’de pek çok yerde zekâtın namazla birlikte zikredilmesi, zekâtın ibadetler hiyerarşisindeki yerini ve dinî hayattaki merkezî konumunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Bu minvalde namaz, kulun Rabbiyle bağını diri tutarken zekât, kulun toplumla olan bağını diri tutar. Biri ihmal edildiğinde manevi eksiklik, diğeri ihmal edildiğinde ise sosyal adaletsizlik ortaya çıkar.

Zekât; ramazan orucu, hac ve kurban gibi belirli bir döneme mahsus bir ibadet değildir. Ne var ki günümüzde zekât, çoğu zaman ramazan ayıyla sınırlandırılan bir ibadet gibi algılanmaktadır. Oysa zekât, nisap ve üzerinden bir kamerî yıl geçmesi şartına bağlı bir yükümlülüktür. Kişinin malı hangi ayda nisaba ulaşmış ve bir yılını doldurmuşsa zekâtını da o ayda vermesi aslolandır. Ramazanda hayır hasenatı artırmak elbette faziletlidir ancak bu, zekâtın asli vaktini ertelemeye sebep olmamalıdır. Aksine zekâtın geciktirilmesi ve yılın sadece bir ayına sıkıştırılması, kalan aylarda ihtiyaç sahiplerinin ihmal edilmesine ve toplumsal dayanışma bağlarının zayıflamasına sebep olabilmektedir.

Zekât verirken göz ardı edilmemesi gereken bir diğer önemli husus da fakirin gerçek ihtiyacını öncelemektir. Bu ibadette esas olan, verenin şahsi tercihi değil zekât verilecek kişinin ihtiyacıdır. Zira zekâtın asli eda şekli ayni olmakla birlikte, bu ibadetin temel hikmeti fakirin ihtiyacını karşılamak ve toplumsal faydayı temin etmektir. Günümüz şartları dikkate alındığında, fakirin kendi önceliklerini belirleyebilmesi, borçlarını ödeyebilmesi ve acil ihtiyaçlarını karşılayabilmesi açısından bazı durumlarda zekâtın nakdî olarak verilmesi daha isabetli olabilmektedir. Bu itibarla zekâtın nakdî veya ayni olarak verilmesi hususunda fakirin ihtiyaçlarını esas almak ve zekâtın maksadına en uygun yöntemi tercih etmek gerekir.

Sonuç olarak zekât; malı eksilten değil onu arındıran ve bereketlendiren temel bir ibadettir. Zekâtla verilen, fakiri minnet altında bırakan bir lütuf değil zaten ona ait olan bir hakkın asıl sahibine teslimidir. Bu yönüyle zekât, verenin nefsini bencillikten arındırırken toplumda denge, adalet ve dayanışmayı da ayakta tutar. Zekâtın ihmal edilmesi ise fakirin hakkının gasbı anlamına geldiğinden, maldaki bereketi yok eder ve kişinin elinde bulunan malın dinî açıdan meşruiyetini de olumsuz etkiler. Bu sebeple zekât, niyetle sınırlı bir iyilik olarak değil hangi mallardan, hangi şartlarla, hangi zamanda ve kimlere verileceği bilinerek yerine getirilmesi gereken bilinçli bir kulluk borcu olarak görülmelidir. Bilgiyle, usulüne uygun ve hikmeti gözetilerek eda edilen zekât, yalnızca malı değil kulun sorumluluk ahlakını ve toplumsal duyarlılığını da inşa eder. Böylece zekât (inşallah), sahibini ilahi rızaya yaklaştıran ve cennetin kapılarını açan bir anahtar hâline gelecektir.