6 ŞUBAT:


Yıldırım GÜVEN

Afet ve Acil Durum Yönetimi Uzmanı



Deprem, birçok insan için yalnızca haber bültenlerinde duyulan bir kelimeydi. Ta ki 6 Şubat sabahının karanlığında, zamanın durduğu ve donduğu o anda, hepimiz aynı acının içine birlikte düşene kadar… O gece yalnızca binalar değil zaman da çöktü üzerimize. Ekrandan taşan, evlerimizin ve ruhumuzun derinlerine kadar giren bir yıkım... Bir türlü ilerlemeyen, ilerledikçe ağırlaşan, ağırlaştıkça içimize çöken bir zaman…

Deprem insana önce sessizliği öğretir. Şehrin gürültüsünü, gündelik telaşı, koşuşturmacayı susturur ve geriye yalnızca insanın kendi nefesiyle birlikte enkaz altından yükselen ince, kırılgan ve umutla karışık yardım sesleri kalır. İnsan, karanlığın içinde Allah’ın ve sevdiklerinin adlarını sayıklayarak hayata tutunur; çünkü o isimler karanlığın içindeki son ışıktır. Her çığlık, bir umut arayışının yansımasıdır.

Kahramanmaraş’ta 6 Şubat sabahı yıkıntıların sessizliğiyle başlamıştı. Şehirde binlerce bina ya ağır hasar almış ya da tamamen çökmüştü. Sokaklar toz, duman ve bekleyişle doluydu. Kurtarma ekipleri uykusuz gözlerle zamanın yetmediği bir yarışın içindeydi; her enkazın altında bir hayat olabileceğini bilerek durmadan çalışıyorlardı.

O yıkıntılardan biri de bir apartmandı. Enkazın altında aynı aileden altı kişi kalmıştı ve yıkıntının gerçekleştiği ilk saatlerde hayattaydılar. Yanlarında bir cep telefonu bulunuyor, dışarıya ulaşabiliyor, “buradayız” diyebiliyorlardı. Enkazdan gelen sesler, dışarıdakiler için tutunacak bir umuda dönüşmüştü. Ama bu enkaz, tek başına değildi. Yıkılan binanın üzerine iki bina daha çökmüştü. Bir üçüncü bina ise yıkılan bu binaya doğru yan yatmış, her an devrilecekmiş gibi tehlikeli bir şekilde duruyordu. Kurtarma çalışmaları bu yüzden daha da zorlaşmıştı. Atılacak her adım risk, her müdahale yeni bir tehlike demekti. Enkazın üzerinde en az kırk blok beton vardı. Beton ağırdı; ama daha ağır olan, zamanın acımasızlığıydı.

Deprem gerçekleştikten günler sonra; 199, 258, 296 saat sonra bile enkaz altından çıkarılıp hayata döndürülenlerin mucizevi kurtuluşlarına şahit olunmuştu. Kaldırılan her enkazın altından hayata tutunmayı başarmış bir canın yolu gözleniyor, ümitvar olmanın sağladığı huzurlu ama bir o kadar da sancılı bekleyiş devam ediyordu.

Enkaz açıldığında beklenen mucize ne yazık ki gelmedi. Altı kişinin cansız bedeni günler süren sessiz bir bekleyişin ardından çıkarıldı. Geride yarım kalmış cümleler, çalmayan telefonlar ve cevapsız sorular vardı.

Bu, sadece enkazdan çıkış hikâyesi değildi. Bu aynı zamanda, beklemenin insanı içten içe tükettiği; hayatın boşluğunu, kırgınlıkların, küskünlüklerin bir anlamının olmadığını bir kez daha hatırlatan bir hikâyeydi. O gün sadece binalar yıkılmamıştı; zaman durmuş, kelimeler anlamını yitirmişti. Geride kalanların zihninde ise sorular ve yarım kalmışlıkların sessiz çığlığı yankılanıp duruyordu.

“Keşke biraz daha zaman olsaydı!”, “Keşke onu ne kadar çok sevdiğimi bir kez daha söyleyebilseydim!”, “Keşke ona böyle davranmasaydım!”, “Neden daha az katlı, daha sağlam binalar yapılmadı?” Sorular, “neden?”ler ve “keşke!”ler…

Bu, depremin etkilediği şehirlerimizde betonların altında kalan binlerce candan sadece altısının hikâyesiydi. Onları tanıyan ya da tanımayan herkesin içinde sessizce taşıdığı, adı konulamayan bir hüzün olarak kaldı. Bazı acılar vardır; konuşmaz, bağırmaz, ağlamaz… Sadece insanın içine çöker ve orada kalır. Hayatını kaybeden her beden ile sizden de bir parçanın koptuğu zaman dilimi…

6 Şubat depremleri bize büyük bir acı, derin bir yas bıraktı. Aynı zamanda toplumun içindeki dayanışma damarını da gün yüzüne çıkardı. Yollara düşen on binlerce kamu görevlisi, durmaksızın enkaz kazan AFAD, itfaiye personeli, maden işçileri ve gönüllüler zamanla yarışarak bir an olsun umudu kaybetmeden, toz ve dumanla kaplı alanlarda hayat kurtarmak için büyük bir özveriyle mücadele ediyordu. Ambulanslar birbiri ardına yaralıları hastanelere taşırken polis ve jandarma yoğun keşmekeşin içinde trafik akışını ve güvenliği titizlikle düzenliyor, askerler çadır kent kurulmasında ve düzenin sağlanmasında büyük katkılarda bulunuyordu. Kısaca tüm kamu görevlileri canla başla çalışarak kurtarma çalışmalarının kesintisiz sürmesi için büyük bir fedakârlık gösteriyordu. Din görevlileri nezaretinde hayatını kaybeden vatandaşlarımızın defin işleri yapılıyor, yakınlarına ve depremden kurtulabilenlere manevi ve psikolojik destek sağlanıyordu.

STK’lar, gönüllüler, vatandaşlar ve kamu görevlileri yaraları sarmak, ihtiyaç sahiplerine ulaşmak ve hayatı yeniden ayağa kaldırmak için büyük bir birlik ve beraberlik içinde âdeta bir seferberlik ruhuyla hareket ediyordu.

Acının içinden filizlenen dayanışma, bize insan kalmanın ne demek olduğunu yeniden hatırlattı. Belki de bu nedenle deprem yalnızca bir yıkım değil, aynı zamanda bir sınavdı. Kimin zor günde yanımızda durduğuna, kimin bize yardım elini uzattığına, kimin bir yabancının gözyaşında kendi kardeşini gördüğüne şahit olduk.

Deprem yalnızca şehirleri değil insanın içindeki duvarları da yıkmaktadır. Bazen ön yargıları, bazen ihmalleri, bazen unuttuğumuzu sandığımız merhameti… Hepimizi birbirine mecbur, birbirine emanet kılan bir hakikat var depremde. Toprak sarsıldığında sınıflar, statüler, makamlar sarsılıyor; geriye yalnızca insanın kırılganlığı, dayanışması ve kardeşliği kalıyordu.

O kırılganlık bugün hâlâ içimizde. Aradan geçen zamana rağmen, bazı geceler birden irkilip uyanıyoruz. Ruhumuz ve içimiz sıkışıyor. Bu, gördüğümüz gerçekliğin izidir. İnsan unutmaya meyilli olsa da 6 Şubat bize hafızanın bazen bir yük değil bir sorumluluk olduğunu öğretti.

Deprem bölgesine gittiğimizde gördüğümüz manzarayı kelimeler hâlâ tam olarak anlatamıyordu. Bir zamanlar insan seslerinin yankılandığı sokaklarda bir sessizlik hüküm sürüyordu. Evlerin yerini molozlar, molozların yerini ise insanların donuk bakışları almıştı. Şehir dediğimiz şey aslında duvarlardan, betonlardan değil insanlardan ve seslerden oluşmaktaydı.

Deprem bize kırılmayı öğretti, evet; ama aynı zamanda yeniden doğrulmanın mümkün olduğunu da gösterdi. Türkiye’nin dört bir yanından gelen arama kurtarma ekipleri, kamu kurumlarının koordinasyonu, STK’ların fedakâr çabaları ve gönüllülerin omuz omuza verdiği mücadele, bu felaketin karanlığına karşı yakılmış büyük bir umut ateşiydi. Kimi zaman bir okul binası, kimi zaman bir cami, kimi zaman bir yurt, kimi zaman bir köy odası; sağlam kalan her yapı bir sığınak, her çadır, her bir barınak bir nefes, bir toparlanma alanına dönüşmüştü.

Depremde yıkılmayan, ayakta kalmış her sağlam binanın nasıl birer yaşam hattına dönüştüğünü açıkça gördük. Bir binanın sağlam kalması yalnızca mühendislik başarısı değil bir milletin zor zamanda birbirine tutunabilmesi için kurulan bir köprüdür. Bu yüzden yeniden inşa sürecinde yalnızca binaları değil dayanışma ruhunu da güçlendirmemiz gerektiği artık herkesin ortak bilincidir. Afetlerle mücadele tek bir kurumun değil bütün bir milletin el birliğiyle yürüttüğü büyük bir çabanın sonucudur.

Deprem sonrası sadece arama kurtarma ekipleri değil mühendisler, sağlık çalışanları, din görevlileri, maden işçileri, gönüllü ekipler, emniyet güçleri, UMKE ekipleri, yerel yönetimler ve binlerce vatandaş tek bir hedefe kilitlendi: Bir kişiyi daha yaşatmak ve bir can daha kurtarmak… Aynı anda depremin yaşandığı 11 ilin tamamında yüzlerce noktada arama kurtarma çalışması yürütüldü.

Deprem bölgelerinden yüz binlerce insanın tahliye edilmesiyle dünyanın en büyük tahliye operasyonlarından biri gerçekleştirildi. Bir yandan çadır kentler ve konteyner kentler kurulurken diğer yandan depremzedelere gıda, su, sağlık, psikososyal destek ve barınma hizmeti sağlandı. Gönüllüler, profesyonel ekiplerle omuz omuza çalıştı; kimi enkazdan taş taşıdı, kimi yemek dağıttı, kimi hiç tanımadığı insanların elini tuttu. Bu büyük insan zinciri, felaketin karanlığını yaran en parlak umut ışıklarından biriydi. Afetin büyüklüğü ne kadar derinse dayanışmanın gücü de o kadar büyüktü. Bir toplumun gerçek direncinin, zor zamanlarda ortaya çıkan bu ortak iyilik hâlinden beslendiğini bir kez daha gördük.

6 Şubat’ın üzerinden geçen zaman bize şunu söylüyor: Deprem yalnızca yerin altındaki fayların değil insanın içindeki fayların da hatırlatıcısıdır. İnsanı birbirine yaklaştıran, merhameti diri tutan, dayanışmayı zorunlu kılan bir sınavdır. Bu sınavdan geçebilmek ise yalnızca enkaz kaldırmakla değil hafızayı diri tutmakla mümkündür.

Biz biliyoruz ki bir millet, acılarını birlikte taşıyabildiği sürece ayağa kalkar. Birlik ve beraberlik oldukça, umut diri oldukça, dayanışma sürdükçe yıkıntıların arasından daha sağlam yeni şehirler, yeni hayatlar, yeni hikâyeler doğacaktır.