KAYGI YÜKÜ
SABIR VE RIZA MAKAMINDA
Tuba KAPLAN
Kierkegaard’ın Kaygı Kavramı’nda korku ve kaygı ayrımı dikkat çekicidir: Korku belirli bir şeye yönelmiştir; bir nesneye bağlıdır. Kaygıysa hep belirsiz herhangi bir yönelimi olan bir “duygu” dışında nesnesi olmayan “ruhsal durum” olarak ifade edilir. Kierkegaard’a göre insan, varoluşu sorguladığı sürece kaygının sınırları dâhilindedir. Çünkü kaygı, belirsizlik durumudur; gelecek de belirsizlik içerdiğinden insanı kaygılandırır. Varoluşsal kaygı geleceğe yönelik olarak “an”da ortaya çıkar. Anda gelecek için kaygılanmak modern insanın ironisidir belki de. Bu duyguyu dışsallaştırmak kimi zaman zordur. Yaşadığımız gelgitlere insan olmanın yükü şeklinde bakabiliriz. Tanıdık sızı, onarılması gereken bir yara insanınki.
Kierkegaard’ın bize kaygının dünyada varoluşun güvensizliğinden kaynaklandığını iddia etmesi aslında insanın kendi hayatını yalnızca kendisinin yönlendirmek zorunda olduğunu anlatır. Bu böyle midir? Kendi hayatımızın sahibi kimdir? Modern psikoloji, “Kendine sahip çık.”, “Seçimlerini sen belirle.” diye her Allah’ın günü iliklerimize işleyen mottolar üretirken kendilik, hayat ve yaşamak, başımıza gelenler ve seçimlerimiz hakkında kimin tarafında olacağız? Kendimiz ve modern psikoloji bize bir oyun oynuyor gibi geliyor bana. İnsan muhakkak eşref-i mahlukat ama aynı zamanda tüm insanlardan bir cüz. Sıradan, kusurlu, bütün olasılıkları hesaplayamayan, yanılan, hata yapan bir canlı.
Kierkegaard’a göre kaygı, özgürlükle birlikte başlar. İnsan seçim yapma gücüne sahiptir ama bu güç aynı zamanda sonsuz olasılıklarla yüzleşmek anlamına gelir. “Kaygı, özgürlüğün baş dönmesidir.” der Kierkegaard. Düşünsenize, bir ömür her adımından sen sorumlusun, seçimler senin, müthiş bir albeni gibi duruyor. Gerçekten öyle mi? İnsanın gücü buna muktedir mi? Neden daha büyük bir kaygıyı doğuruyor bu özgürlük?
Gündelik özgürlük
Bugünün bireyi bu fısıltıyı dijital seslerle bastırmaya çalışıyor. Sosyal medya, anlık bildirimler, koşturmaca, projeler, hedefler, seyahatler, özgürlükler… Ama gecenin bir yarısı, ışıklar söndüğünde içimizde o tanıdık boşluk yeniden beliriveriyor: “Ben gerçekten kimim? Bu hayat neden bu kadar hızlı akıyor ve ben neye yetişmeye çalışıyorum?”
Bu sorulara cevap almak, derinlerde hissettiği bu kaygıyla yüzleşmek yerine insan çoğu zaman onu bastıracak meşgaleler üretir. Gün içindeki bu kesintisiz uğraş hâli, boşluğu unutturur gibi olur. Tüketim de bu döngünün bir parçasıdır: Yeni bir kıyafet, yeni bir cihaz, kısa bir tatil… Her biri bir süreliğine “kendini iyi hissetme” hissi yaratır. Ama sonra her şey eski hâline döner. Çünkü bu tür çözümler, sadece dikkati dağıtır, sorunun köküne dokunmaz. Ontolojik kaygı, sadece meşgul olarak değil ancak yavaşlayarak, içe dönerek ve varoluşsal anlamla yüzleşerek anlaşılabilir.
Kaygı anında beyin ne yapıyor? İşte burada nörobilim devreye giriyor. Amigdala ve prefrontal korteks gibi beyin bölgeleri, belirsizlik ve tehlike algısıyla bağlantılı çalışıyor. Ontolojik kaygı her ne kadar felsefi bir kavram gibi görünse de beynimizin çok somut devrelerini harekete geçiriyor. Bu da şu anlama geliyor: Kim olduğumuzu sorguladığımızda sadece
düşünmüyoruz; hissediyoruz, tepki veriyoruz, kimyasal düzeyde değişiyoruz. Serotonin dengemiz sarsılıyor, dopamin motivasyonumuzu etkiliyor, kortizol uykularımızı kaçırıyor. Ama aynı zamanda, beynin açıklık ve yeni şeyler yapma, üretme ile ilgili bölgeleri de aktive oluyor. Kaygı, bizi konfor alanımızdan çıkmaya, yeniliğe adım atmaya da teşvik edebiliyor. İnsana verilen bu özellik; tekâmül sürecine eşlik eden bir varoluşa, hakikate, bir oluşa dönüşebilir mi? Belki de ontolojik kaygı, bastırılması değil anlaşılması gereken bir deneyimdir. Bizi yüzeye değil derine çağıran bir rehber gibi… Neden olmasın?
Anlam, kaygının panzehiri olabilir. Ama anlam arayışı da kolay bir yolculuk değil. Çünkü anlam, kimlik, inanç, aidiyet gibi birçok başka meseleyi de beraberinde getiriyor. Anlam aradıkça daha çok sorgular, daha çok sorguladıkça da daha fazla kaygıyla yüzleşiriz. İşte burada rıza makamı devreye girer. Tasavvuf düşüncesinde rıza makamının kaygıyla kurduğu derin ilişkiyi hatırlamak gerekiyor. İbn Ataullah el-İskenderî, Hikem’inde kaygının asıl kaynağını, insanın yaşadığı hadiselerdense sonuçları kontrol etme arzusunda görür. Ona göre insanı yoran şey başına gelenler değil başına gelenlerin kendi iradesi dışında gerçekleşmesidir. Bu yüzden rıza, olanı açıklamaya çalışmak yerine olan karşısında kalbin itirazını susturabilme, olanı kabul edebilmektir. İbn Ataullah’a göre rıza, pasif bir kabullenişi de yansıtmıyor, rıza insanın kendisini merkeze koymaktan vazgeçmesidir. Kaygı, benliğin yüküdür; rıza ise bu yükten hafiflemek, merkeze Allah’ı almaktır.
Modern insanın kaygı düzeyini dikey bir müdahale rahatlatacaktır. İnsan; anlamı ilahi olanla irtibatlandırmadığında sorulara bulduğu her cevap başka sorulara ve sorunlara yol açar. Bu böyle devam eder…
Modern insan, zamanı değil kendi zihnini yönetemiyor. Kaygı, çağımızın sessiz bir hastalığı. Bunca kaygı bir kontrol mekanizması doğuruyor.Her sabah, bilinmeyen bir geleceğin ağırlığıyla uyanan insan artık sadece işini, ilişkisini, bedenini değil anlamını da kontrol etmeye çalışıyor. Fakat anlam, kontrolün değil teslimiyetin zinciridir. Sabır ve rıza, modern çağın en çok unuttuğu iki kadim kelimedir; çünkü her ikisi de “beklemeyi” içerir.
Beklemek ise hız çağında neredeyse bir suç.
Kaygının felsefesi: Varoluşun ateş çemberi
Heidegger “kaygı”yı varoluşun temel hâli olarak yorumlar: İnsan dünyaya “atılmıştır” ve bu atılmışlık, daimi bir eksiklik duygusu üretir. İnsan, kendi varlığının kaygısını taşır. Yani kaygı, var olmanın ta kendisidir. Modern insan bu kaygıyı bastırmaya çalışırken aslında kendi varoluşunu susturur.
Bugün gelinen noktanın farkı, insanın bu kaygıyı bir tüketim nesnesine dönüştürmesidir. Bugünün dünyasında kaygı, artık bir “bozukluk” olarak tıbbi kategorilere hapsedildi. Artık kaygı bile “yönetilen” bir duygudur: “Mindfulness” uygulamaları, hızlı terapiler, kişisel gelişim reçeteleri ilaçlar, uygulamalar… Oysa kaygı, ruhun duyma biçimi, varoluşun yankısıydı. Kaygıyı susturmak isteriz, anlamayız ancak kaygı, ruhun derinlik çağrısıdır. Albert Camus’nün Yabancı’sında Meursault’nun kayıtsızlığı, kaygının tam karşısında yer almaz, onun tükenmiş hâlidir. Artık hiçbir şeye şaşırmayan insan, kaygıyı bile hissedemez hâle gelir. Oysa kaygı, canlılık kanıtıdır. Yine Sisifos Söyleni’ndeki karakter gibi insan kaygıyı yenemez ama onunla yaşamayı öğrenebilir. Taşı sürekli yukarı yuvarlamak yani her gün yeniden anlam aramak, kaygının kaderidir. Modern insan, bu taşı bırakmak istiyor ama taşı bırakınca kendini de bırakıyor. Sabır, modern zihne göre edilgin bir duruştur. Oysa sabır, pasiflik değil zamanı ilahi boyutuyla kabullenmektir. Kaygılı insan geleceğe takılıdır; sabırlı insansa ana kök salar. Rıza sabrın olgunlaşmış hâli; artık beklemek değil bekleneni sevmektir. Tasavvufta sabır, teslimiyetle birleşir. “Sabreden zafere erer.” sözü, yalnızca sonuç vaadi değil sürecin kendisinde bir olgunlaşma çağrısıdır.
Mevlana’nın Mesnevi’sinde sabır, “pişmenin” metaforudur: “Hamken piş, pişmek sabır ister.” Modern insan, pişmeden yanmak ister.
Kaygılı bir karakter: Kafka’nın Josef K’sı
Franz Kafka’nın Dava’sındaki Josef K. sabırsız bir çağın en iyi temsilidir. Kendisini durmadan sorgulayan bir sistemin içinde anlam arar. Kaygısı, içsel bir yersizlikten doğar. Kafka, modern insanın varoluşsal davasını anlatır: “Suçlu muyum yoksa sadece yaşayan biri miyim?” Josef K. sürekli hareket eder ama hiçbir yere varamaz. Tıpkı bugünün insanı gibi. Hızlı düşünür, hızlı savunur, hızlı yargılanır. Ama anlam, hep gecikir. Kafka, kaygının mekânsal bir metaforunu verir: Koridorlar, odalar, labirentler… Hepsi iç dünyamızın iz düşümüdür. Belki de sabır, bu labirentten çıkmanın tek yoludur. Çünkü sabır, durmayı öğretir. Belki de sanat, sabrın başka bir biçimidir: Bir duyguyu hemen değil işleyerek, bekleyerek, dönüştürerek anlatmak...
Paul Cézanne’ın, “Bir elmayı resmetmek için ömrüm yetmeyecek.” demesi bundandır. O, sabrın ressamıdır; kaygıyı forma dönüştürür. Sabır, sanatta derinliği, felsefede hikmeti, dinde huzuru doğurur. Her biri insanın “olma” çabasının farklı dilleridir.
İbn Arabi kaygıyı ontolojik bir işaret olarak okur. İnsan, kaygı anlarında varlığının sınırlılığını fark eder; bu fark edişse hakikate açılan bir kapıdır. Bu anlamda kaygı, bastırılması gereken bir zayıflıktansa doğru işlendiğinde insanı derinliğe ve teslimiyete çağıran bir uyarıdır. İbn Arabi’nin diliyle söylersek her sahici kaygı, aynı zamanda bir yöneliş imkânı. Belki de en büyük ilerleme, kaygıdan kaçmak değil onu anlamaktır. Çünkü kaygı, insanın Yaradan’ı özlemesidir. Ve insan ancak bekleyebildiğinde; sabırla, rızayla, sükûnetle kendine döner.