İLİM SOFRASI


Fatma BALCI


“Önce yazı vardı.” diye açılan bir sofra, ilk lokması “Oku!”. Ruhun acıktığı, gözün doyurduğu sofranın duası “Rabbim ilmimi artır!”. Kâinatı dürüp dürüp de sofraya koymuşlar, nice sırları sarıp sarmalamışlar her çiğneyişte daha da acıktıran, açgözlülüğün mübah olduğu tek sofraya. Yerden gökten gelen nice rızka doyulmayan, mideyi yormayan sofra her talep edene indirilir, bu sebeple sofranın başında kimi zaman bir acuze kimi zaman bir yeni yetme delikanlı görünür. Kemikleri zayıflamış, saçları ağarmış nice ihtiyar bu sofradan çocuk neşesi, genç şevki ile kalkar, yeni rızıklar için yola koyulur, merak ve gayret heybelerinin iki gözünde, dikkat ve rikkat iki yanında yoldaşı olur. Ayakla değil elle kıtalar dolaşan, denizleri aşan bir göz şöleni. Dil dudak deprenmeden sözünü işitenlerin sofrasında kelimeler ziyan edilmez, bir kırıntı bile düşse hemen öpüp başa konur. Yıllarca dağ tepe izini sürmüş, açlıktan bitap düşmüşlerin lal sofrasında yitik nimetlerine kavuşur her talip. Semanın her katında hayretten hayrete çıkaran, bir önceki kattaki cehaletinden nedamet getirecek ziyafetin en kıymetlisi billur bir kâsede ak pak süttür. O’nun adıyla, O’nun lütfu ve nimetleriyle sofra sofra açılan bir hakikat, oturduğu yerde yol kat eden bir marifet, halktan Hakk’a vuslattır ilim erbabına.

İlim sofrasına pişmemiş nimetler yazılır. Herkes kendi hararetiyle pişirir aşını. Kiminin közü yetmez, kiminin ömrü. İlim sofrası yaprak yaprak açılır, bazen kitap olur bazen kâinat. Seyredene, okuyana, dokunana ayrı ayrı sevaplar bahşedilir. Bu sofra göze, söze, öze şifadır. Faydası daimîdir. Zararlı bir şey de bu sofrada bulunmaz zaten. Bazı talebeler çıkınlarında olanları koymak ister sofraya. Yolun kiri tozu, ruhun çamuru bulaşmış necisleri de dâhil etmek ister o mukaddes, muazzez ve mutahhar sofraya. Bir anda bütün faydalı yiyecekler de kaybolur o zararlılarla. Bir daha gök sofrası inmez o başa. İlme nankörlük edenin de, ilmiyle amel etmeyenin de sonu hüsrandır. Yedi kat sema yarılsa rahmetten, ilim kapıları ardına kadar açılsa bir damla nasibi yoktur artık bu sofrada. Faydasız ilimden Allah’a sığınan Habib-i Zişan’ın duasını eksik etmemeli ilim eşrafı.

İlim sofrasının nimetleri irfan ehli hocaların sözleri, hikmet ehlinin yazıları, kitaplar da bu nimetlerin tabaklarıdır. Önümüze çarşaf çarşaf açılır, renk cümbüşü ile önce gözlere sonra gönle esenlik bağışlar, zihni vesveseden temizler, güzel fikirlerle paklar. Mehmet Kaplan “Okumak, zekânın gıdasıdır.”, Cemil Meriç “Zihin arı, kitap çiçek, dış dünya kovan.” derken ballar balını bulan Yunus Emre de

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin bilmektir

Sen kendini bilmezsin

Ya nice okumaktır” satırlarıyla bir kez daha okumanın hüviyetini, hududunu resmetmiştir.

Amel defterlerinin açık kalan sadaka-i cariyesidir faydalı ilim. İlmin hamalı da, bu ağır yükü omuzlayanlar da kitaplardır. Okumaktan önce yazmaktır mesele. İlmi yazmak, ilmi süslemek, ilmi yaymaktır aslında. Günümüzde malumattan bilgiye, bilgiden veriye dönüşen kolay ulaşılan, kolay tüketilen, kaynağı bilinmeyen, araştırılmaya bile gerek duyulmayan, yolda bulunsa eline alınmayan, defalarca basılan, ezilen bir metaya dönüştü. Dünya tarihi kurşun hurufattan dijital kitaplara evrilen serüveni anlatadursun suhuflardan, mushaftan bahsetmek lazım. Deve derisine işlenen ayetler, satırdan sadra yazılan hadisleri anlatmak, ilmin nuruyla çağını ve sonrasını nasıl aydınlattığını aktarmak gerekir. Kitapların ve kütüphanelerin yakıldığı zamanlar karanlıktı. İslam’ın ilmi hangi bedeni hangi beldeyi ışıttıysa orası nura gark oldu, kimine garp kimine şark oldu. Doğu da batı da Allah’ındır düsturuyla yola çıkanlar nereye giderlerse gitsinler her yer Allah’ın mülkünü, nereye dönerlerse dönsünler her yön Allah’ın veçhini gösterir. Yeter ki “kalemle yazmayı öğreten”in adıyla başlasın ilim yolu, O’nun rızası için eğilsin başlar, bükülsün beller. İşte o an Cemil Meriç’in ifadeleriyle kitap kâinata açılan kapı, tılsımlı saray, metruk kervansaray, istikbale yollanan mektup olur. Hem okur hem de yazar için muazzam bir şey değil mi zaman ve mekân sınırını aşmak, bedenin dar hududundan çıkıp ruhun sonsuzluğunda gezinmek! Bu sırrı erken yaşta keşfeden, ilim denizinde kelimeleri yüzdüren Şeyh Galip “İnsanın gayesine ulaşabilmesi için bilgi ve hüner lazımdır. Bunun için de başını eğip okumak ister. Bu baş eğme, insana altın taçtır.”der. Bu baş eğiş Hatemü’l-Enbiya’nınmuştusu ile cennete giden yola baş koymaktır. Âlimler ki peygamberlerin varisleri bunun için eline aldı hokkayı, kalemi, mürekkeple buluşturdu kâğıdı. Kâh kalem ağladı kâh müellifin gönlü kanadı da damla damla düştü yapraklara. “Ol!” nidası kalbi titretir de dal dal dökülmez mi kelimeler, ab-ı hayat misali çağlamaz mı sesler! Tuba ağacının gölgesinde, Havz-ı Kevser’in serinliğinde tahayyül eder, ümitle bekler, harcadığı gençlik sadakasıyla taksiratlarının affını diler. Gençliğinden tasadduk eder ilim talibi, can suyu, yüzsuyu döker kitaba. Malayaniden geçer, nefsinden geçer, bir ayeti yaşamak içindir bunca meşakkat. O meşakkatin sonu Alîm ve Azîm olana kavuşmak içindir, ne güzel yol, ne güzel rahmettir. Sıcak kumları serinleten yağmur, çorak topraklara pınar, cehalet dehlizlerine fener, seyyal yüreklere durak olur. İlme susayan dimağlara bazen iftar sofrası bazen de Zekeriya sofrası olur. “İkra!” nuruyla müzeyyen sofra talebenin dilini lal eder, evvela sükût orucu tutturur. O sekine ile ilim satır satır sadrını doyurur. Gökten yağan rahmet gibi kitaplar, kütüphanelerde, kitaplıklarda nasiplerini bekler. Suyun susuzu arzuladığı gibi onlar da kimin rızkıyız diye bekleşir dururlar. Bu sofranın rızıklarından bolca nasiplenen Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye kulak kesilmek gerekir: “Hayatımda kitap gibi, kucakta taşınabilen bir bahçe; ölülerle konuşan ve dirileri konuşturan bir şahıs görmedim. Ancak seninle birlikte yatıp kalkan ve sadece senin hoşlandığın şeyleri konuşan, sır sahibinden daha fazla sır saklayan, emanet sahibinden fazla da emaneti muhafaza eden uysal bir dost başkaca var mıdır? Onun kadar iyiliksever bir komşu, insaflı bir dost, itaatli bir arkadaş, mütevazı bir haldaş, bıktırıp usandırmayan, kötülük yapmaya imkân vermeyen, kavgadan uzak tutan ve kıtalden alıkoyan birisini tanımıyorum.”