ÇEVRİM DIŞILIĞIN

MÜMKÜNLÜĞÜ



Salih ERAYABAKAN



Sait Faik Abasıyanık bir hikâyesinde döneminin en güçlü kitle iletişim aracı olan radyodan şikâyet eder. Radyonun muhayyileyi bloke ettiğini, hayal gücünün yaratıcı taraflarını budadığını söyler. Uzak kıtaların, ülkelerin bilgisi kulağı doldurdukça düşlerin iktidarının sarsılmasından dem vurur. Bu metni okuduğumda tuhaf duygulara kapılmıştım. 1954’te vefat eden Sait Faik’in ömrü biraz daha uzun olsaydı acaba neler düşünürdü? Muhtemelen televizyonun tek kanallı yıllarına da tanıklık ederdi. Yine büyük ihtimalle, sesin yanına görüntüyü de ekleyen bu aygıt karşısında rahatsızlığının dozu artardı. Hele bugünkü durumu anlamlandırmakta daha da zorlanacağını düşünüyorum. Özellikle 2000’li yıllardan sonra yaşanan internet devrimiyle birlikte görüntünün tahakkümü büyük mevziler kazandı. Mobil iletişim araçlarındaki dönüşüm, bu süreci daha da pekiştirdi.

Ağa bağlanma özelliği olmayan tuşlu telefon döneminden, kademe kademe “akıllı telefon” çağına geçilmesi bu değişimin yönünü belirledi; hızını ise hiç umulmadık ölçüde artırdı. Tuşlu telefonların yaygın olduğu yıllarda, ekrana düşen bir çağrı ya da kısa mesajdan (SMS) başka bir bildirimle karşılaşmayan kullanıcılar, bugün ardı arkası gelmeyen bir bildirim yağmuruna maruz kalıyor. Daha sonra gelen kuşaklarsa gözlerini, enformasyon bombardımanı altındaki bir dünyaya açtı. Artık evden çıkarken telefonu unutma lüksüne pek sahip değiliz. Yeri geldiğinde para cüzdanı dahi unutulabilir ama söz konusu akıllı telefon olduğunda iş o kadar kolay değil. Yön bulma uygulamalarından mobil bankacılığa, ödeme işlemlerinden kurumsal yazışmalara, sohbet gruplarından gündelik haberlere kadar pek çok unsuruyla akıllı telefonun yokluğu, günümüz insanı için neredeyse hayatın durmasıyla eş değer. İnsanın yapay zekâya muhabbeti arttıkça -platonik de olsa- bu bağlanmanın daha da katmerlenmesi kaçınılmaz görünüyor. Yapay zekânın hayatın her alanındaki etkisi gün geçtikçe artıyor.

Çevrim dışı olmayı güçleştiren bir başka etken ise yalnızlaşan bireyin sohbet ve eğlence ihtiyacını sanal gruplar üzerinden karşılaması. Pandemi sonrası iyice zayıflayan komşuluk ilişkileri ve değişen alışveriş alışkanlıkları da bu tabloyu tamamlıyor. Hisse senetlerinin, marka indirimlerinin, hikâye (story) paylaşımlarına gelen beğenilerin anlık olarak takip edildiği bir vasatta derin düşüncelere, uzun soluklu hayallere yer açacak bir iç boşluk kalmış mıdır? Bir sunum için hazırlık yaparken karşılaştığım veriler bu soruya pek umutlu bir cevap vermiyor. Yapılan bir araştırmaya göre parmaklarımız günde ortalama 2617 kez ekrana dokunuyor. Bunun yalnızca bir ortalama olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Byung-Chul Han, Anlatının Krizi adlı eserinde, kadim anlatıların yerini giderek bir veri yığınına bıraktığından söz eder. Aynı bağlamda “ellerin atrofisi” kavramına dikkat çeker. Atrofi, bir organın işlevini yerine getirme yetisini yitirmesi anlamına gelir. Han, bu durumu şu sözlerle açıklar: “Geleceğin ‘parmağıyla kurcalayan elsiz insanı’ homo digitalis, eyleme geçmez. Ellerdeki atrofi, onun eylem becerisini elinden alır. Eylem her zaman bir direnci şart koşar; ötekini ve yeniyi hâkim olanın karşısına koyar.” (Byung-Chul Han, Sürünün İçinde: Dijital Dünyaya Bakışlar, Ketebe Yay.) Han’a göre geleceğin toplumunda ellerin yerini parmaklar alacak, kullanılmayan eller ise işlevsizleşecektir.

Dijital ağın hâkim paradigmasına göre var olmanın şartı görünmektir. Yapılan iş ne kadar kıymetli olursa olsun dolaşıma sokulmadığında, gösterilmediğinde hükmünü yitirir. Bu nedenle insan sürekli “görünmek ve göstermek” baskısı altında yaşar. Uzmanlık bilgisine gerek kalmadan, bitimsiz dopamin açlığı döngüsünü kendi hayatlarımızdan okuyabiliriz. Peki bu kısır döngünün sonu olabilir mi? Dijital çağın insanı kendinde böyle bir irade bulabilir mi? Hiç değilse günün belli dilimlerinde çevrim dışı kalmayı, bilinçli bir duraklama olarak planlayamaz mı? Elbette bu kolay değil fakat imkânsız da sayılmaz. Birkaç yıl önce Amerika’daki başkanlık seçimleri sırasında bir yurttaşın yaptığı kadar “çılgın” olmayı da gerektirmiyor. Kulaklığıyla dış dünyanın sesini kesen o adamın göğsünde büyük harflerle yazılmış bir not vardı: “Seçim sonuçlarını bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Lütfen bana söylemeyiniz.”

Dijital ağın kafesinde yaşamanın açtığı tahribat giderek insanı köşeye sıkıştırıyor. Yoğun kaygılar, uykusuzluk, kendi benliğiyle barışamama, uzun süre bir işe odaklanamama, bunlardan sadece bazıları... Hepsinin toplamı olan dikkat krizleri ise insanın manevi dünyasını her geçen gün daha da yavanlaştırıyor. Nicolas Malebranche’ın dikkati “ruhun doğal duası” olarak tanımlaması, yeniden düşünülmeyi hak ediyor. Tefekkürün ön koşulu dikkat edebilmek, dikkatinki ise durabilmektir. Dijital çağın hız ve gürültüsüne karşı yavaşlamaya, durabilmeye çalışmak gerekir. Bu nedenle, çevrim içi zaruretleri göz ardı etmeden, çevrim dışılığın mümkünlüğünü masaya yatırmalıyız.