AKILLI İNSAN İNANIR
Prof. Dr. Temel YEŞİLYURT
Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
İnsanın varlık serüveni, akıl ve imanın birbirini tamamlayan eşsiz uyumuyla anlam kazanır. Yüce dinimize göre bu iki kavram, birbirini nakzeden ya da birbiriyle çatışan iki rakip değil aynı hakikate doğru kanat çırpan, bir elmanın iki yarısı gibi birbirini bütünleyen unsurlardır. İnsan, kendi iç dünyasında ve evrende keşfe çıkarken aklı karanlığı dağıtan bir kandil, imanı ise o kandilin aydınlattığı sonsuz ufuk çizgisi olarak görür. Bu bağlamda iman, sanıldığı gibi aklın bittiği yerde başlayan, karanlığa bilinmeze doğru atılan şuursuz bir adım değildir. Aksine o, şuurun en yüksek uyanışı, varoluşun kaostan kurtarılıp bir anlama büründürülmesidir. Bu mukaddes yolculuğun başlangıç noktasında ise her zaman akıl yer alır; zira ilahi hitabın yegâne muhatabı, düşünme ve muhakeme yetisiyle donatılmış olan insandır. Akıl devre dışı kaldığında ne sorumluluktan söz edilebilir ne de tercihin ahlaki bir değerinden.
Kur’an-ı Kerim’in sayfaları arasında yankılanan “Hâlâ akletmez misiniz?” sorusu, sadece bir uyarı değil aynı zamanda iman toprağının akıl sabanıyla sürülmesi gerektiğine dair ilahi bir davettir. Kalbin huzur ve itminan bulması, ancak düşünce süzgecinden süzülen, akıl terazisinde tartılan bir hakikatle mümkündür. İslam geleneğinde imanın merkezine yerleştirilen “tasdik” kavramı, bu sebeple rastgele bir kabulü değil yüksek düzeyde bir zihinsel/akli faaliyeti ifade eder. Tasdik, hakikatin sadece dilde yankı bulması değil zihnin o gerçeği tartması, doğruluğuna dair bir hükme varması ve insanın bu hükme teslimiyetle boyun eğmesidir. Akıl, imanın bizzat kendisi olmasa da o gizemli ve görkemli sarayın kapısını açacak anahtardır. İnsan bu anahtarı kullanarak kâinattaki muazzam nizamı gözlemler, sebep sonuç ilişkisinden hareketle o sebeplerin arkasındaki asıl müsebbibe ulaşır ve neden var olduğuna dair sorunun cevabını arar. Dolayısıyla mümin, zihinsel boşluğa düşmüş biri değil aksine ikna sürecini tamamlamış, hakikati aklıyla kuşatmış ve sonra o hakikate gönüllüce teslim olmuş onurlu bir bireydir.
Bununla birlikte, beşer aklının da bir idrak ufku, bir kuşatma sınırı vardır. Nasıl ki gözün görebildiği belli bir mesafe, kulağın duyabildiği belirli bir frekans aralığı varsa akıl da doğası gereği sınırlıdır. Akıl, bizi uçsuz bucaksız bir denizin kıyısına kadar getiren en güvenilir rehberdir. Fakat hakikatleri kavramak için de vahyin ışığına ve imanın kanatlarına ihtiyaç duyulur. İslam düşüncesinde olgun bir iman, aklın terk edildiği bir durum değil aklı da yanına alarak sonsuzluğa doğru yürüyen bir hicrettir. Bu yolculukta tasdik, aklın hakikati selamlaması; iman ise o selamın kalpte emniyete ve dingin bir huzura dönüşmesidir. Bu süreç, bilgi temeli üzerinde yükselir, ahlaki bir yaşamla hayatın her alanına sirayet eder ve sonunda erdemli bireylerin şahsında meyve verir.
Günümüz dünyasının sığ sularında debelenen insan, aklı her şeyin merkezine yerleştirirken onu çoğu zaman gerçek bağlamından koparmaktadır. “Akıllı insanlar inanmaz.” şeklindeki meşhur ama bir o kadar da temelsiz iddia, modernitenin oluşturduğu büyük bir yanılsamadan ibarettir. Hakikatin derinliklerine inildiğinde bu ön yargının hiçbir tutarlı karşılığı olmadığı açıkça görülür. İslam inancında iman, aklın karşıtı değildir. Bir insanın dinî sorumluluğa muhatap olabilmesi için ilk şartın “akıl ” olması, yani akli melekelerinin olgunluğa erişmesidir. Bu temel kaide, imanın karanlık bir dehlize gözü kapalı atlamak değil bilinçli bir tercih olduğunu en sarih şekilde ilan eder.
Varlığın muazzam nizamını, atomun içindeki kusursuz mizanı ve galaksilerin akıllara durgunluk veren görkemini müşahede eden bir zihin için “tesadüf” kavramı, sadece bir kavram değil analitik bir iflasın ve entelektüel bir çöküşün itirafıdır. İslam, insanı sadece bakmaya değil bakışını derinleştirerek “görmeye” çağırır. Kur’an’ın pek çok ayetinde tekrarlanan tefekkür çağrıları, imanın rasyonel bir temele dayandığının ilahi onayıdır. İnanmak, zihinsel bir yetersizliğin sığınağı veya açıklanamayan fenomenlerin arkasına gizlendiği bir perde değil aksine sebep-sonuç ilişkisini evrenin maddi sınırlarının ötesine taşıyabilen, görünenin ardındaki görünmeyeni sezen yüksek bir kavrayışın meyvesidir. Akıllı insan, elindeki sanat eserinin bir sanatçısı, okuduğu kitabın bir yazarı olması gerektiğini bilir ve bu nedensellik ilkesini evrenin bütününe teşmil eder. İman, işte bu aklın kendi sınırlarını fark edip, o sınırların ötesindeki sonsuz kudreti ve hikmeti idrak etme eylemidir.
Maddeci yaklaşımın bugün “akıllılık” olarak sunduğu durum, aslında aklın sadece teknik, araçsal bir alana hapsedilmesidir. Oysa İslam’ın talep ettiği akıl, sadece “nasıl” sorusuna cevap arayan mekanik bir zekâdan çok daha fazlasıdır. O, varoluşun en temel sorusu olan “neden” sorusunun peşine düşen hikmetli bir kavrayıştır. Bir insanın teknik bir alanda dâhi olması, onun varoluşsal bir körlük içinde bulunmasına engel teşkil etmez. Burada asıl kritik soru, aklın hangi düzlemde ve hangi gaye ile kullanıldığıdır. İslam’a göre akıl, geçici olandan kalıcı olana ulaşan kâinattaki karmaşanın ardındaki gizli uyumu duyabilen ve kendisini var eden kudretle bağ kurabilen akıldır. Bunu kullanmayanlar, Kur’an’ın ifadesiyle “akletmeyenler” sınıfına dahil edilir ve hakikatin uzağında kalırlar. Dolayısıyla inanmamak bir entelektüel üstünlüğün sonucu değil aksine aklın bütüncül kapasitesini kullanmamanın veya onu sadece duyular dünyasının dar kalıplarına hapsetmenin bir neticesidir.
Sonuç olarak inanmak, aklı tatile çıkarmak veya dondurmak değil bilakis onu en yüksek verimle kullanmaktır. İman, delilden ve mantıktan kopuk bir dogmalar yığını değil varlığın ayetlerini doğru okuyan, eşyanın hakikatine nüfuz eden bir zihnin ulaştığı en tutarlı sentezdir. Akıl, vahiyle çatışan bir düşman değil vahyin rehberliğinde kendi yetkinliğine ve gerçek özgürlüğüne kavuşan pusuladır. Bu bakımdan, “akıllı insan inanmaz” tezi, İslam’ın inşa ettiği “düşünen insan” tasavvuru karşısında bütünüyle hükümsüz ve anlamsızdır. İnanmak, aklın bir zaafı değildir. Bununla insan, yaratılış gayesiyle buluşur ve gerçek kimliğine kavuşur.